Kapitalizm-Sömürü

    Batı dünyası; Asya ve Afrika'nın kaynaklarını Avrupa'ya taşıması sonucu, İngiltere'nin öncülüğünde gerçekleştirdiği sanayi devrimiyle, geçmişte benzeri görülmedik bir bolluğa kavuştu. Batı ülkelerinin zenginliği artık doruk noktasına ulaşmıştır. Batılı insanın her türlü maddi ihtiyacı fazlasıyla karşılanmaktadır.

    Batılı insan, herkesin gözlerini kamaştıran en son, en yeni endüstriyel ürünlerle donanmıştır. Batılının istediği önünde istemediği ardındadır. Ancak Batılı korkuyor. Batılı derken, anlatmak istediğim Amerikalısıyla, Rusyalısıyla ve Avrupalısıyla bir uçtan diğerine bütün Batılılardır. Gerçekten Batılı korkuyor. Söz konusu korku; Camus, Faulkner ya da Malraux' un sözünü ettiği cinsten bir korku değildir. Batılı, ulaştığı benzeri görülmedik zenginliği tehlikeye düşürecek, Müslüman Ülkelerde kendi kültürlerine dönme yolundaki her türlü kıpırdanmadan korkuyor.

    Batılı, başkalarının kaynaklarına el koyarak büyüttüğü zenginliğin ne denli çürük bir temele dayandığını görmenin cinnetini yaşıyor. Artık dünyanın kaynaklarını yok pahasına elde edemeyeceğinden korkuyor. Müslümanların kendileri gibi yaşamadıklarını, kendileri gibi yemediklerini, kendileri gibi giyinmediklerini, kendileri gibi içmediklerini ve kendileri gibi düşünmediklerini gördükçe, Batılıların korkusu bir kat daha artıyor.
   
    Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz

 
 



 

    Yazının devamı

    Batılı, ulaştığı zenginliğin yok olup gitmesinden, mevcut üretim ve tüketim düzeyini düşürmekten korkuyor. Batılı değişik biçimlerde bulandırdığı siyasal yapının, Müslüman Ül­keler tarafından arındırılmasından dehşete düşüyor. Elbette kaybedecek şeyleri çok olan, özellikle zenginliklerini, başkalarının yoksulluklarına borçlu olanlar en çok korkacaklardır.

    Müslüman Ülkelerin kendi değerlerine sahip çıkma ve kendi kaynaklarına el atma yolundaki her kıpırdanışı, Batılıları ürkütüyor. Kıpırdanmaları bastırmak ve yönlendirmek için Batılılar ve onların Müslüman Ülkelerdeki sözcüleri durmadan çağdaşlaşmadan, uygarlaşmadan modernleşmeden, sekülerizasyondan ve pozitivizmden söz etmektedirler. Kültürel dirilmeyi, yine kültürle boğmak istiyorlar. Çünkü bir kültür ancak başka kültürle yıkılabilir.

    Nedir, bu çağdaşlaşma, modernleşme ya da uygarlaşma? Bu kavramlarla anlatılmak istenen nedir ki, Müslümanlar bunlara karşı çıkıyorlar. Batının korkusunun kaynağını keşfetmek için, bu kavramlarla kabul ettirmek istenenin ne olduğunu iyi kavramak gerekir. Aslında çağdaşlaşma, modernleşme ve sekülerizasyon adı altında Müslüman Ülkelere, Batı'nın dünyacı zihniyeti, Batı hayat tarzı ve Batı'nın değerleri yerleştirilmeye çalışılıyor. Çünkü aksi halde Batı zenginliğinin kaynağı kuruyacak ve Batının çöküntüsü kaçınılmaz olacaktır.

    Ersin Nazif GÜRDOĞAN’ nın “Kirlenmenin Boyutları” adlı kitabından alınmıştır.

 
 



 
 
İslam Medeniyetin ‘in İstediği…
  Modernitenin Dayattığı…
 
     Seküler dünyada tek çeşit muvaffakiyet (başarı) biliyoruz. Peki, muvaffakiyet dediğimiz şey nedir?

     İnsanların o gün revaçta olan kıymet hükümlerine göre... Skalaya, mânialara (engellere) göre...

     O gün revaçta olan usul ve adaba göre...

     Çözdünüz, üzerinden atladınız veya by-pass ettiniz.

     Ve unvan kazandınız, para kazandınız.

     Bu bir muvaffakiyet sayılıyor!

     Bu, çağdaş dünyada pragmatist kapitalizmin değer yargılarına göre bir başarıdır.

     Peki, bir başka medeniyet tasavvuruna göre acaba bu, muvaffakiyet midir ve sizden beklenen de bu mudur?
Şöyle söyleyelim isterseniz...

     Mesela bir talebe, bir öğrenci bir dersten başarı gösterdi. Ne yaptı?

    Sınavı geçti. Eğer bir vazifesi varsa bir tez, bir ödev hazırlayacaksa onu hazırladı, sunumunu yaptı. Diyelim ki sonuç fevkalade başarılı.

     O halde, sizden istenen bir şeyler var.

     Bunu pragmatist kapitalizm de istiyor.

     Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz
 
 



 

      Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz

      İslâm da istiyor. Peki, bunlar örtüşüyor mu? İşte büyük problem orada çıkıyor.

    Çok kısa söyleyelim: “İslâm’ın istediği, insan olmanızdır...” Nasıl insan olmak?

       İslam Medeniyetinin tarif ettiği türde bir insan olmak... Yani vahyin istediği, Resûlullah’ın bizzat yaşayarak gösterdiği türde...

     Burada ‘İslâm’ dediğim zaman modernitenin anladığı ve tanımladığı ‘din’i kastetmiyorum.

     Modernitenin büyük şemsiyesi altında bulunan tarihsel süreçler; Rönesans, zihinsel aydınlanma süreci, ticaret devrimi. Sanayi Devrimi ve tüketim toplumu ile postmodernitedir. Modernitenin birtakım kriterleri vardır.

     O bir medeniyet tasavvurudur...

     Onun yanında, din dediğimiz olgunun da bunun içinde bir yeri var. Ancak orada dominant olan, belirleyici olan dinin medeniyet tasavvuru değildir. O dinin adını da koyalım. Ortaçağ’da geçerli olan Katolik düşünce ve duygu sistemi 1000 sene Avrupa’yı yönetmiş. Bunun görünür erki kilise, kilisenin de başı Papa...

     Müthiş bir dinamizm ve müthiş bir sistematik yapılanma. Sonra modernite uzun bir hikâye...

     Dini sürekli geriletiyor, insanların hayatlarının içinde bir boşluk oluşmasına neden oluyor...

     Dini toplumdan çıkarıp katedrallere ve manastırlara geri yolluyor, boşalan hayata kendi lojik sistemini getiriyor, ‘değerler hiyerarşisini’ hâkim kılıyor. Din Batı’da böyle anlaşılıyor. Yani seküler, rasyonalist sistemin içinde bir unsur, bir öge. Dinin kendisi bir sistem değil, sisteme tâbi bir eleman.

     Türkiye’de de birçok insan tarafından din şu anda böyle anlaşılıyor, çünkü her şeyimizle Batıya döndük.Halbuki ben Batılı düşünürlerden, mesela Fernand Braudel’den çok net söyleyebilirim, Samuel Huntington’dan alıntılayarak söyleyebilirim ki:

     Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz
 
 



 

     Yazının devamı

     “Din, bir medeniyet kurucu paradigmadır.”

     Yani din hayatın her safhası hakkında önü ve sonu hakkında, insanın evrensel problemleri hakkında ve kâinat hakkında, kâinatta ve evrende bireyin fonksiyonu ve yeri hakkında bir sistematik getirir orta yere. Aynı zamanda toplumdaki bireysel farklılıkları kanalize ederek bir sinerji doğurur. Böyle bir sistematik kurar. Bunu bütün dinler kurmuştur. İslam da bunu böyle kurmuştur. Şimdi onun muvaffakiyeti bir başka noktada...

    Çok kısa ve kesin: “Sen önce kendine bak ve İslâmî hakikatin sana söylediği istikamette kendini beze.” Buradaki “beze” kendini bezemek, süslemek manasında. “Tezyin eyle.” diyor. Bunun da çok pratik, çok net bir kriteri var: Eski tabirle: “Fiilinle kavlin (sözün) bir olsun.”Yani, “Yapmayacağın şeyi söyleme, söylemediğin şeyi de yapma.” Yapman gerekenleri de sünnetten ve sünnet yolunda gidenlerden öğren.

      Ben dini nasıl tecrübe ettim?

    Aile efradı ne söylüyorlarsa aynen yapıyorlardı. Söyledikleri gibi davranıyorlar, yapmadıkları şeyi söylemiyorlardı.

     Dindarlık; hakkında sürekli konuşulan değil, yaşanan bir şey olarak vardı, varmış. Hayatımızdaydı da bunu mu kaybettik, bilemem...

    Esasında evet; din, yaşanan bir şeydir...Ne kadar yaşanıyorsa o kadardır...

    Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz

 



 

       Yazının Devamı

    İçinde yaşadığım muhiti, yani çocukluğumun geçtiği, gençliğimin geçtiği muhiti mükemmel, kusursuz bir muhit olarak nitelendirmiyorum.

    Ama burada mühim olan...Bir sistem vardı, bir inanç sistemi.Bu gündemdeydi, insanlar bunu biliyorlardı, bu sisteme uymaya çalışıyorlardı. Uyarlarken de hayatı normal akışı içinde yaşıyorlardı.

    Söylemediğini yapmıyor, yapmadığını da söylemiyordu.O zaman zaten çok fazla konuşmaya, hatta konuşmaya bile hiç gerek yok. O akıyor...  Ne konuşuyor?

    Efaliniz; davranışlarınız, mimikleriniz konuşuyor, hatta susuculuğunuz bile konuşuyor böyle yetiştiğiniz zaman...

    İnsanlar söyledikleri gibi davranırlar, yapmadıkları şeyi söylemezlerdi. Hayatı da normal akışı içinde yaşarlardı.

    Dindarlık; hakkında sürekli konuşulan değil, yaşanan bir şey olarak vardı hayatımızdaydı... Böyle yetiştiğiniz zaman efaliniz; davranışlarınız, mimikleriniz konuşur, hatta susuculuğunuz bile konuşur...

    Kendi varlığınızı düzene geçirmek için tüketim toplumunun size sunduğu spektrum içerisinde yapabildiğiniz kadar yapın.

    Varlığınızı onun sunduğu maddi ürünler üzerine inşa etmeyin.

    Bir insan olarak bu materyale teslim olmayın!
 
    Saadettin “Ökten’in Fincanımda Cola Var” adlı kitabından alıntıdır.
 
 



 

   Kaybolan Denge ve Çağdaş İnsan

   Modern, çağdaş, Doğulu veya Batılı, erkek ya da dişi olmak, insana sonradan giydirilen vasıflardır. Bir kurgu olarak var olan bu "çağdaş" insandan gayri bir insan daha var: Mekân ve zamanın farklılaştıramadığı, ihtiyaçlarda buluşan ve benzeşen insan... Onun Doğulu veya Batılı, erkek veya dişi, zenci veya beyaz olması fark etmiyor. İnsan; ölüm, aşk gibi konularda benzer hâller yaşıyor. Yeryüzünün hepsinde, aşk ve ölüm aynı duygularla karşılanıyor. Bu, insan olmanın müşterek muhayyilesine, ortak imgelem dünyasına işarettir. "İnsanın özü" dediğimiz bir hakikatin göstergesi her zaman ve zeminde sâri. Bu "öz"ün ihtiyaçlarının belirlenmesi konusu ise zaman ve zemine göre değişiyor.
   Daha çok maddilikle kurulmuş modern insan kalbinden sürgün insandır; kalp gözü olmayan... Madde ile mana arasında makası açan modernizm, insanı tek kanatlı bir varlık kılmış. Modern insan şimdi daha çok robotik biridir; vicdanın, müteal duyguların kendisine oturmadığı bir makina... Tabiata daha çok hükmetmeye kilitlenen; çıkarı, başarıyı tek hedef bilen; ölüm dahi olsa hedefe giden her yolu mübah gören... Günümüzün manşetlerinden düşmeyen ekolojik facialar; kimyasal silahlar gerçeği; savaşın içinde kırılan ülke ve insanlar... Tamam, şiddet ve öldürme Kabil'den beri var, ama bugün böylesi öldürücülüğün, modernizmin "değer"sizliğiyle ilgili olduğu da bir gerçek...
   Mesela Çin'de barutun keşfi, havai fişeklerle sonuçlanmış, dinî günlerde şenlik olsun diye. Şimdi bunu, "Kitlesel imha silahına dönüştürmeyi bilemediler" diyerek mi açıklamamız lazım, yoksa Taocu hayat tasavvuruna işaret ederek mi?
İnsanın ruhi ve maddi olmak üzere iki tarihi var. Ruhi gelişimine dikey, maddi gelişimine ise yatay tarih denir. Dikey tarih veyahut enfüsi tarih, insanın manevi olarak tekâmülüne işaret eder; yatay tarih veyahut afaki tarih ise onun bu tecrübeyi yaşayacağı doğum ve ölüm arasında verdiği vesikalık fotoğrafı gösterir.
   Geleneğin inşa etmiş olduğu toplum ve tarihlerde insanın maneviliği merkez alınmış, maddiliği buna bağlı olarak belirlenmiş. Üstelik insanın dikey tarihi, hamlıktan olgunluğa doğru seyretmekle salt kendisinde sınırlı bir eylem olarak kalmamış. Bu öyle bir şey ki sonuçları sadece seyri yaşayanda görülmez. "İçte ne varsa dışa o sızar" denilmiştir. İnsanın içinde gerçekleşen dönüşüm ve olgunlaşma, doğal olarak davranışlarına ve ortaya çıkardığı şeylere akseder. Fiillerin iyi olması failin iyi olmasına bağlı... Bu sebeple Ananevi anlayış, kişinin dikey tarihinin olmasını merkeze almış ve buna göre insanın "iç"ten eğitilmesini esas almıştır

   Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz.
 
 



 

   Yazının devamı

   Okullarda verilen formel eğitim ve kantitatif bilgi, insanın dikey tarihine bir katkı vazifesini gördüğünde her parça yerine oturuyor. Ama böyle olmazsa hedef sapması oluşuyor. Anaokulu, ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite eğitimi ve bunlara ilaveten bir de yakın tarihlerde yükselişe geçen iletişim teknolojilerinin sunduğu bilgi bombardımanı için aynı şeyi söyleyebiliriz. Bunlar önemsiz değildir tabii ki, fakat can alıcı soru şudur: Bunlar, insanı kendini tanımaya götürecek vesileleri sunabilmekte midir?

   Rönesans ve Aydınlanma düşüncesiyle başlatılan modern süreç, Ananevi olanın tersine, insanın dikey tarihinden ziyade yatay tarihine önem vererek insanın maddiliğini merkezileştirmiş, maneviliğini çok önemsememiştir. Öyle yapmış, çünkü ilerlemeci tarih anlayışı özelde insanın, genelde insanlığın hep iyiye doğru bir tarihsel gelişim izlediğine inanmıştır: Geçmiş "ilkel" dir, bugün gelince “ modernlik” ise gelişmişliği gösterir. Aydınlanma düşüncesiyle modern insana bir "değer" biçilir. Bu değer, tıpkı bir madenin gerçek değerini bilemeyip ona düşük ayar takdir eden sahte ve ehliyetsiz sarrafın değer biçmesi benzeridir.

   Çağdaş insanın ayırıcı özelliği nedir?

   Araçlara daha çok sahip olmak! Modern insan, maddi imkânlar üzerinden kendini var hisseder; ne kadar güçlü ise, ne kadar şeye sahipse o kadar vardır. "Sahip olduğun kadar varsın!" denmiştir kendisine, o da sahip olmaya çalışmıştır sadece. En sonunda da üretimden düştükleri için değersizleşen, bakıma muhtaç oldukları için de hayatın dışına itilen yaşlı bir nüfus, posa...

   Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz




 
  
   Yazının devamı

   Dengeyi bulmak, bütünlüklü eğitimle mümkün; insanın maddi ve manevi tarafını esas alan bir eğitimle... Tasavvuf geleneğinde bu, mürşitlerin rehberliğinde gerçekleşir. Rehberlik eden mürşit, kişi ile Allah arasına giren ve münasebetin ruhuna halel getiren perde değildir. Varlığın tümü Allah ile kul arasında duruyor. Sahici ve hakikatli nazarla bakıldığında, mevcudat anlamında varlığın, Allah'ı örten değil, gösteren olduğu anlaşılır. Varlığın her cüzü bir ayet, bir işarettir. Ancak nazar kirlenip hakikatinden uzaklaştığında bu vasıtalar karanlık ve kesif bir perde olurlar. Varlığın bizzat kendisinde değil, ona yönelen nazarın sahibinde karanlık vardır. Tasavvuf geleneği ve bu geleneğin pirleri insana hakikatli bir nazar hediye eder. Kişi aldığı eğitimle bir nazar edinir ve bu nazarla bakar. Varlığın hakikatini, bütünlüğünü görür böylelikle. Baktığı şeyin bir kendine, bir de Rabbine bakan yüzünün olduğunu bilir. Çünkü varlık kendi başına var (lizatihi) bir şey değildir, Rabbini gösteren işaretlerdir (ligayrihi).
   Maddiliğe gömülmüş insan öldürücü silah hükmündedir. Savaşın büyüğünü dışında, dışarıda yapıyor. Doğduğu evreni yabancı görüyor kendine; yenilmesi gereken bir düşman... Ve kendinden olmayan herkesi bir rakip, bir tehlike, bir düşman... Yenmek, öldürmek üzere "başkası"na gidiyor.

M. Erol Kılıç’ın “Hayatın Satır Araları” adlı kitabından alıntıdır.
 
 



 

   Satılık Sırça Köşk!

   Aradığı her şeyi, herhangi bir arama motorunda rahatlıkla bulabilen zihinlerin merakı işgal altındadır!

   Kaybetmekten korktuğumuz her şey, onu korumak için gösterdiğimiz çaba üzerinden bizi kendine esir ediyor.

   Şu fani dünyada, sahip olmak duygusu insan için sadece bir vehim; biz şimdi bir ömrü hiç düşünmeden o vehme feda ediyoruz.

   “Bunca çalış çabala, ne kaldı elinde?” diye sordu biri yanındakine. “Kaybettiklerim!” diyebildi sadece yanındaki.

   Kaybetmeye mahkûmuz; çünkü insanlığımızı özgürlüğüne kavuşturacak olanı aramaya çıkmak için hiç vaktimiz yok!

  “Çehrenden o azgın maskeyi dök/ O evleri kedere boğ/ Nasıl olsa her kucaklandığın dalgada/ Bir gemi kadavrası gibi ikiyüz yıl parçalandın» diyor rahmetli Cahit Zarifoğlu, kabri pürnûr olsun.

   Hep uzaktan bize doğru gelmesini umduğumuz bir devrimi bekledik; çünkü her şey bir anda değişsin ve o akıntıyla bizi de önüne katıp sürüklesin, bizi olamadığımız şeyle değiştirsin istiyorduk. Bu, 'biz bir insan inşa etmenin sancısını hiç göze almayalım” demenin havalı bir ifadesiydi çoğumuz için...

   Doğrularımızı başkalarına hep kitaplardan altını çizdiğimiz satırlarla göstermeye çalıştık. Oysa, yanlışın yerine doğruyu koyabilmek için, en mütevazı haliyle bile olsa, doğrunun birer yaşayan numunesi olmamız gerekiyordu bizim. Başaramadığımız şey yazık ki tam olarak budur.

   Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz

 
 



 

   Yazının Devamı

   Dünyaya nizam verecek çok sayıda iddialı cümle kurmayı başardığımızın elbette farkındayım. Nasıl farkında olmam; zihinlerimizin dayanaksız kalarak her an altında ezilmekte olduğu
o taşınmaz ağırlığın sebebi bu değil mi?

    İddialarımızın boyumuzu aşmasını dert etmiyorsak; o iddialara hiçbir zaman erişemeyeceğimizi de peşinen kabul etmiş oluyoruz.

   -Hayallerin nerede? -Suya düştü! -Su nerede? -Sinek içti! -Sinek nerede?  -Çağa kaçtı! -Çağ nerede? -Yandı bitti, kül oldu!

   Hayır için bir bina kurmak istiyorsak, taş üstüne taş koyarak sabırla o binayı yükseltmemiz lazım, hazır betonla işte bu kadar oluyor!

   “Dilinde olanı kalbin desteklemedikçe, Hakk'a doğru bir adım atamazsın” buyuruyor Abdulkadir Geylani Hazretleri (k.s.)...

   Kusurlarını bul, ipe diz, sabah akşam aczini tesbih et!

   Şimdi kusursuzluk hayaliyle imkansızın peşine düştüğü için yolunu kaybediyor insanlar, oysa kemal sahipleri kusurlarını bilmekle yol alırlardı.

   “Haddini bil!” diye öfkeyle bağırdı biri. Susup kaldı ve ömrünün kalan kısmını buna cevap verememekle geçirdi diğeri.

   Başına gelebilecek her şeye o kadar hazırdı ki, çoğu zaman kuru bir yaprak gibi içinde sürüklenmekte olduğu fırtınaların farkında bile olmuyordu.

   İçtiği bir damla suyun şükründe bir ömür boyu bıkıp usanmadan kulaç atan insanlar da var.

   “Bir söğüt gölgesinin farkında ol” dedi meczup, “iki cihanda sana o serinlik yeter!”

 



 
     Muhafazakarlar ve Modernistler
 
    İnsanı sadece terbiye etmekle kalmayan aynı zamanda dünyaya nizam verme yeteneği olan İslam’a kendi kabulleri doğrultusunda, İslami yenilenme fikrine, her zaman iki tip insan tarafından karşı çıkılmaktadır: Muhafazakarlar eski reçeteleri, modernistler ise başkasına ait (yabancı) reçeteleri istemektedirler. Birinciler İslam’ı geçmişe çekmekte, ikinciler ise ona yabancı bir gelecek hazırlamaktadırlar.

    Aralarında mevcut olan büyük farklılıklara rağmen bu iki grup insanın ortak tarafları vardır. Her ikisi de Avrupalıların anladığı manada İslam’ı sadece din (religion) olarak görmektedirler. Mantık ve Dil inceliklerine yönelik belli eksikleri ve İslam’ın özü, onu tarihteki ve dünyadaki rolü hakkında anlama kabiliyetsizliği, bir sebepten dolayı tamamen yanlış olarak, onların İslam dinini religion olarak tercüme etmelerini sağlamaktadırlar.

    İnsanın varlığı ve görevi hakkında temel gerçeklerin tekrarlanması manasına geliyorsa da, İslamın bir şey hakkında yaklaşımı tamamen yenidir. Din ve ilmin, ahlak ve siyasetin, emel (ideal) ve çıkarların ittifakının sağlanmasındaki talebidir. Zahiri ve Batıni dünyanın varlığını tanıyarak İslam, bu iki dünya arasında bulunan uçurumun köprü vazifesini, insanın yaptığını göstermektedir. Bu ittifak ve birlik olmadan religion geriliğe (her türlü verimli hayatın reddedilmesi), ilim ise ateizme doğru çekmektedir.

   İslam sadece religion’dur noktasından hareketle muhafazakarlar, İslam’ın dış dünyaya nizam vermemesi gerektiğini, ilericiler ise bunu yapamayacağını düşünmektedirler. Pratikte sonuç aynıdır.

    Müslüman dünyasında muhafazakar düşüncesinin, tek olmasa da en büyük temsilcileri şeyh ve hocaların kesimidir. Onlar İslam’ın “İslam’da ruhbaniyet yoktur”, şeklindeki açık düsturuna rağmen, kendilerini ayrı bir sınıf gibi organize ettiler ve İslamın yorumlanmasını tekellerine alarak kendilerini Kur’an-ı Kerim ile insanlar arasında aracı olarak konumlandırdılar. Din adamı olarak onlar ilahiyatçıdırlar, ilahiyatçı olarak onlar doğmatiktirler  ve din bir defa ve edebi olarak verildiğine göre, onların düşüncesine göre aynı din bir kere ve ebedi olarak yorumlanmıştır. Bu sebeple de en iyisi her şeyi bin küsur sene öncesinde tarif edildiği gibi bırakmaktır. Statükocuların bu kaçınılmaz mantığına göre, ilahiyatçılar her yeni şeyin amansız düşmanıdırlar. Dünya gelişimi içinde ortaya çıkan yeni durumların düzenlenmesi ve Kur’an-ı Kerim’in hükümlerini hayata geçirmek amacıyla şeriatın yeniden ve tekrar yapılanması, dinin bütünlüğüne yönelik saldırı olarak tanımlanmaktadır. Belki burada İslam’a karşı bir sevgi duygusu vardır, ancak bu patolojik, gerici ve dar ufka sahip insanların sevgisidir ve henüz canlı olan İslam düşüncesini boğan bu gibi insanların sarılışından başka bir şey değildir.

    Ancak İslam’ın ilahiyatçıların elinde kapalı bir kitap olarak kaldığını düşünmek yanlıştır. Hâlâ bilime karşı çok kapalı ve tasavvufa (mistisizm) karşı ise çok açık olan ilahiyat, , bu kitabın (İslam) içine İslam ilmine çok sayıda irrasyonel ve hatta boş inançların girmesine izin vermiştir. İlahiyatın (teoloji) doğasını iyi bilenler onun mistisizme neden direnemediğini, hatta bu şekilde burada neden dini düşüncesinin zenginleştiğinin sanıldığını iyi anlarlar. Tarih boyunca, dinler arasında en temiz ve en mükemmel olan Kur’an’ın monoteizmi, tedricen Kompromite (sulandırılmış) edilmiş, pratikte ise dini ticaretin iğrenç şekilleri ortaya çıkmıştır. Kendilerini din koruyucusu ve yorumcusu sanan kimseler, her hâlükârda çok güzel ve karlı olarak, dinden meslek yaptılar ve hiçbir vicdani rahatsızlık duymadan dinin hayata geçirilmeyişini kabul ettiler.

   Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz.



 
    Yazının devamı
   
     Böylece ilahiyatçılar yanlış yerde yanlış insan oldular. Ve İslam dünyasının uyanış emarelerini gösterdiği şu günlerde bu kesim, bu alemin her türlü sert ve karanlık göstergelerinin temsilcileri oldu. Bu kesim, İslam dünyasına baskı yapan sıkıntılarla başa çıkılması için herhangi bir yapıcı adım atma hususunda yetenek gösterememiştir. Sözde ilericiler, batıcılar, modernistler ve kendilerini daha nasıl adlandıran kimseler, onlar bütün İslam dünyasında tam bir felaketi temsil etmektedirler, zira çok sayıdadırlar ve özellikle hükümet, eğitim ve kamu hayatının tümünde çok etkilidirler. İslam’ı hocalar ve muhafazakarlarda görerek –başkalarını da buna inandırarak-modernistler bu düşünceyi temsil eden her şeye cephe almaktadırlar. Bu kendi kendini reformist ilan eden kimseleri, genelde utanmaları gereken şeylerle gurur duyduklarından tanırsınız. Genelde onlar ; “babasının oğlu”, Avrupa’da eğitim görmüş ve oradan zengin Batı’ya karşı büyük eziklik, ait oldukları geri kalmış ve fakir ortama karşı ise çarpıcı üstünlük (kibirli) duygularıyla dönmüşlerdir. İslami terbiye almadıkları, halkla ahlaki ve manevi bağ kuramadıkları için onlar çok hızlı bir şekilde temel ölçütleri kaybederler ve yerli kanaatlerinin,  adet ve inançlarının tahrip edilmesi, yerlerine ise yabancılara ait olanların ikame edilmesiyle, topraklarında bir gecede, aşırı hayranlık duydukları Amerika’yı yaratacaklarını sanmaktadırlar. Standart yerine onlar standart kültürünü getirirler, bu dünyanın imkanlarını geliştirmek yerine hevâ ve heveslerini geliştirirler ve böylece rüşvetin, ilkelliğin ve ahlaki kaosun (kargaşa) yolunu açarlar. Onlar, batının gücünün, nasıl yaşadığında değil, nasıl çalıştığında bulunduğunu anlayamamaktadırlar. Batının gücü modada, allahsızlıkta, gece kulüplerinde ve ahlaksız gençlikte değil, batılı insanların hayranlık bırakan çalışkanlık, ısrarlı gayretleri ve sorumlularında yatmaktadır.
Bizim en büyük felaketimiz batıcılarımızın kullandığı yabancı reçeteleri kullanmalarında değil, bu reçeteleri nasıl kullanacaklarını bilmediklerinde –daha doğrusu- bu esnada iyiye yönelik yeterince güçlü duygu geliştiremediklerinde yatmaktadır. Onlar faydalı mamul yerine, aksine medeni sürecin zararlı ve boğucu yarı mamullerini aldılar.

    Bizim batıcıların evlerine getirdikleri değer bakımından şüpheli aksesuarlar arasında, genelde çeşitli “revulusyonel” (devrim gibi) fikirler, programlar, reformlar ve “bütün sorunları çözen” benzer “ kurtarıcı doktrinler” bulunur.Bu “reformlar” arasında  inanılmaz ufuksuzluk ve uydurma örnekler vardır.

    Bir asırdan fazladır ki batı medeniyeti dışında bulunan birçok halk için, söz konusu medeniyetle tespit edilecek ilişkilerin sorunu ortada durmaktadır. Bu karşılaşma esnasında tamamen red tavrını mı koymalı, dikkatli uyum sağlama veya bu medeniyetin bütün unsurlarını sorgulamaksızın ve seçmeksizin kabul etmeli mi? Birçok milletin zafer veya trajedisi, onların bu kader sorusuna nasıl cevap verdiklerinde yatmaktadır.

    Öyle reformlar vardır ki içinden bir milletin bilgeliği ortaya çıkarken, diğer taraftan ihanetlerin en büyüğünü barındıranlar da vardır. Yakın tarihimizde Japonya ve Türkiye örnekleri bu hususta klasik durum arz ederler.

    XIX. asrın sonu ve XX. Asrın başında bu iki ülke benzer ve kıyaslanabilir durum arz ediyorlardı. İkisi de eski imparatorluk, kendine ait yapıları ve tarih içinde kendi yerleri belli olan ülkelerdi. İkisi de gelişmişlik bakımından birbirine yakın ve hem imtiyaz hem de yük olabilecek muhteşem tarihe sahip idiler. Tek kelime ile bu ikili gelecek için hemen hemen aynı fırsatlara sahipti.

    Ondan sonra iki ülkede de bilinen reformlar gerçekleşti. Başkasının değil, kendi hayatını yaşamak için Japonya ilerlemeyi ve geleneği birleştirmeye çalıştı. Türkiye ile alakalı olarak, onun modernistleri tam tersi bir yol seçmişlerdi. Bugün Türkiye üçüncü sınıf bir ülke, Japonya ise dünya milletlerin zirvesine çıkmıştır.

     Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz.



 



 
    Yazının devamı   

    Yazı meselesine Japon ve Türk reformistlerin gösterdikleri tavırdaki anlayış farkı, başka konulara nazaran, belki en açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Basitliği ve sadece 28 harfli olan arap yazısı ( Osmanlıca) bu özellikleri sebebiyle dünyanın en mükemmel ve yaygın yazısıdır, Japonya kendi Latinlerin ( Romalılar) teklifini reddeder. O bütün reformlardan sonra ancak 46 işaret yanında 880 Çin ideogram (anlamı belirten işaret) olarak tespit edilen ve karmaşık (komplike) olan kendi yazısını korur. Bugün Japonya’da okuma-yazması olmayan bulunmamaktadır, Türkiye’de ise -harf inkılabından 40 sene sonra- nüfusun yarısından fazlası ümmidir. Bu durum bir sonuçtur ve bu konuda âmâ olanlar dahi görmeye başlamalıdır.

    Sadece bu değil. Çok kısa bir süre sonra, yalnızca basit tescil aracı olan yazının sorun olmadığı anlaşıldı. Gerçek sebepler ,sonra da sonuçlar , hakikatte çok daha derin ve önemli idi. Bütün medeniyetlerin özü ve ilerlemesi, yok edilmesi ve inkar edilmesine değil, devam ettirilmesine bağlıdır. Yazı, milletin tarihteki devamını sağlar ve “akılda tutma” şeklidir. Arap harflerinin kaldırılmasıyla Türkiye için, yazıda korunan geçmişin bütün nimeti kaybolmuş oldu. Birçok diğer “paralel” reformlarla beraber, yeni Türk nesli kendini manevi dayanaktan yoksun ve adeta bir çeşit manevi boşluk (vakum) içinde buldu. Türkiye kendi “hafızasını”, geçmişini kaybetti. Bu durum kime gerekli idi?

    Demek ki İslam dünyasının reform taraftarları, yeni değişmiş şartlarda ve yeniden eski ideal ve değerleri gerçekleştirmeyi bilen, akıllı ve bilge halk temsilcileri olamadılar. Onlar değerlerin bizzat kendilerine karşı ayaklandılar ve sık sık soğuk alayla ve şok edici basiretsizlikle halkın kutsallarını çiğneyip yerine sahtesini yerleştirebilmek için hakiki hayatı yok ettiler. Türkiye ve başka ülkelerde bu vahşiliğin sonucu olarak hasta millet yarattılar veya yaratmak üzeredirler. Kendilerine benzemeyen ve kendi yolunu hissedemeyen, manevi açıdan kafası karışmış ülkeler. Hakiki güç ve heyecandan yoksun, tıpkı onların Avrupalılaşmış şehirlerin sahte parlaklığı gibi onlarda var olan her şey sunidir ve otantik değildir. Ne olduğunu ve köklerinin nereden geldiğini bilmeyen bir ülke, nereye gideceğini ve yüzünü nereye doğru çevirmesini gerektiğini bilebilir mi? Batılıların istediği sözü edilen reformlar, onların İslam dünyasına olan bakış açılarını ve o dünyayı nasıl “tamir” etmek istediklerini açıkça göstermektedir. Bu, her zaman yabancılaşma, gerçek sorunlardan ve halkın ahlaki ve bilimsel kalkınması için zorlu çalışmadan kaçınma ve dış, basit şeylere yönelmek olmuştur.

    Kamu idaresini bu tip insanların elinde bulunduran Müslüman bir ülkenin bağımsızlığı ne manaya geliyordu? O özgürlüğü onlar nasıl kullandılar?

    Yabancı örnekleri kabul etmek ve siyasi destek aramakla Batılı ve ya doğulu olsun fark etmez –yöneticileri sayesinde bu ülkenin hepsi yeni bir işgal hareketini uygun gördüler. İçinde başkasına ait felsefe, hayat tarzı, yardım, sermaye ve başkasına ait destek olan bir çeşit maddi ve manevi bağımlılık ortaya çıktı. Bu ülkeler hakiki değil, sahte bağımsızlık elde ettiler çünkü gerçek bağımsızlık her şeyden evvel manevi bağımsızlıktır. İlk evvela manevi bağımsızlığı için mücadele edip kazanmayan halkın bağımsızlığı kısa bir süre sonra sadece milli marş ve bayrağa indirgenir ki bu iki şey hakiki bağımsızlık için çok yetersizdir.
Müslüman halkların gerçek bağımsızlığı için mücadele, her yerde ve yeniden başlamalıdır.
 
      *Aliya İZZETBEGOVİC/ İslam Deklarasyonu kitabından alıntı yapılmıştır.
 
 



 


     Bir Ömre Bedel Kadir Gecesi
 
     Önce başlığı izahla başlayalım yazımıza. Allah Teala Kur'an'da bin aydan hayırlı olduğunu bildiriyor Kadir gecesinin. Bin ay yaklaşık seksen yıl, seksen yıl ise bir ömürdür. Bunun için Kadir gecesinde yapılan ibadet ve taatler seksen yıllık bir ömür boyunca yapılanlara bedeldir. Gün olarak hesaplarsak 30.000 güne bedeldir. Kesretten kinaye olduğunu düşünsek bile bu geceyi hakkıyla değerlendirebilen en az 30.000 geceyi değerlendirmiş sayılabilmektedir. Büyük bir umut kapısı aralanıyor umutsuzluğa kapılmak üzere olanlara, Allah'ın rahmetinin bolluğu, genişliği hatırlatılıyor.

     Önemli bir ayrıcalıktır bu durum Kadir gecesi için. Zira ne Kur'an'da ne Sünnet'te diğer mübarek gün ve gecelerle ilgili böyle bir tanımlama yapılmamaktadır. Hatta İslam'ın dışındaki inançlarda da fazilet ve kıymeti bu kadar büyük, derecesi bu kadar yüksek bir zaman diliminden bahsedilmez. Bu ne muhteşem bir fırsattır ve bu fırsatı değerlendirebilenler için ne büyük bir müjdedir. Sûre, konu bütünlüğü açısından da ilginçtir, farklı konulara geçmeden sadece Kadir gecesini ve onun özelliklerini anlatmaktadır. Nedir bu gecenin kadr u kıymetini yücelten, Kur'an penceresinden bakarak izah etmeye çalışalım:

     Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz

 
 



 

     Yazının devamı

     “Şüphesiz Biz onu (Kur'ân'ı) kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bileceksin? Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede Rablerinin izniyle her türlü iş için iner de iner. O gece, tanyerinin ağarmasına kadar bir esenliktir” (Kadr, 1-5).

     Bakara 185. ayetten hareketle Kadir gecesinin ramazan içerisinde bir gece olduğu kesindir, ancak ramazanın hangi gecesine rastladığı Kur'an'da bildirilmemektedir. Yani Kur'an'ın Peygamberimizin kalbine indirilmeye başlandığı gecedir ki, ilk geldiği rivayet edilen Alak suresinin ilk ayetleriyle bu gecede inmeye başlamıştır Kur'an. Kimi rivayetlerde Ramazan'ın son on gününde aranması tavsiye edilir, kimi rivayetlerde ramazanın 21. gecesi olduğu belirtilir, belki de rivayetlerin en kuvvetlisi ramazanın 27. gecesine işaret ettiği için İslam dünyasında asırlardan beri 27. gece Kadir gecesi olarak idrak edilmektedir.

     “Kadir, kelime olarak planlama, idare etme, değer ve makam anlamlarına gelmekedir. Yani kulların hayatlarında yüce Allah'ın planlamasını ve iradesini bundan daha iyi gösteren bir başka olay yoktur. Bu gece, Kur'an'ın inanç sistemini ve yeryüzüne ve vicdanlara yaydığı terbiyeyi içermesi bakımından büyük bir gecedir. Zalimler, firavunlar, nemrutlar, Karunlar, hamanlar ve nesilleri tarafından dengesi bozulmuş dünyanın dengesini yeniden kurmak ve insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için gönderilen yüce Kur'an'ın indirilmeye başlamasından daha önemli bir olay düşünmek mümkün mü? İşte bunun için bu gece kadr u kıymeti, değeri yüksek bir gecedir, bu yüzden bin aydan hayırlıdır.

     Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz




 

     Yazının devamı

     İşte bu yüzden ma'sûmiyetin sembol varlıkları melekler bile bu geceyi değerlendirerek feyiz ve bereketinden yararlanmak istiyorlar. Hem de nasıl değerlendirmek! “Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede Rablerinin izniyle her türlü iş için iner de iner” ayetiyle muhteşem bir manzarayı gözler önüne seriyor Kur'an. Allah Rasulü (sav) bir gün ashabı ile birlikte iken onlara “benim işittiğimi işitiyor musunuz?” diye sordu. Ashab, “bir şey işitmiyoruz” dediler. Bunun üzerine Allah Rasulü (sav) “ben göğün sesini işitiyorum, o göğün içinde hiçbir karış yer yoktur ki, orada secde eden ve kıyamda bulunan bir melek bulunmasın” dedi (Tirmizî, Zühd, 9). İşte secdeleriyle, rükularıyla, tesbih ve el-Beytü'l-Ma'mûr'u tavaflarıyla semaları ibadet yurdu haline getiren melekler (bkz., Ali Erbaş, Melekler Alemi, s. 207) Kadir gecesinde yeryüzünü de selam ve selamet yurdu yapmak için iniyor da iniyor. Esasında Kur'an burada insanlara, “meleklerle beraber olup ibadet, dua, tevbe ve istiğfarla günahlarınızdan arınarak melekler gibi tertemiz olmanız için bir fırsat var, gelin bu geceyi değerlendirin” diye çağrıda bulunuyor.

     Bütün bunları dikkate alarak bin aydan hayırlı ve bir ömre bedel Kadir gecesinde ibadet, dua, tefekkür, tedebbür, tezekkür dolu saatler geçirmeliyiz. Mademki Kur'an bütün insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için bu gecede inmeye başladı, biz de onun ayetlerini öğrenerek, okuyarak, anlamaya çalışarak ve yaşantımızı Kur'an ve Sünnet merkezli yaşantı haline getirerek ruhlarımızı cilalamalıyız bu gece. Madem ki melekler kainatı selam ve selamete gark etmek için sabaha kadar iner ve inmeye devam ederler, bizler de masumiyetin sembol varlıkları melekler gibi kendimizi kötülüklerden arındırmak için bir fırsat bilelim bu geceyi. Kendimizi, çocuklarımızı, ailemizi, komşularımızı, çevremizi Kadir gecesinin kadr u kıymetini bilmeleri noktasında uyaralım. Birbirimize ma'rûfu emir ve münkerden men etmek suretiyle toplumsal ikaz görevimizi yapalım.

     Sûrenin son ayeti şöyle bitiyor: “O gece tan yerinin ağarmasına kadar bir selamdır, esenliktir, kurtuluştur”. Mademki Kadir gecesi bir ömre bedeldir, öyleyse son nefesimize kadar selamı, esenliği, vicdan huzurunu, aile mutluluğunu, toplumsal barışı, kurtuluşu, ibadet ve güzel ahlakla bezenmiş bir hayatı vs. kendisinde barındıran bir ömre sahip olabilmenin provasını yapalım bu gece. Her Kadir gecesinde de kendimizi bu ölçülere göre test ederek Kur'an ve Sünnet merkezli bir hayata uyup uymadığı noktasında Müslümanlığımızın sağlamasını yapalım. Kadir gecenizi tebrik ediyorum.




 


    Ramazanda Eğlence!

    Ramazan geldi, geçiyor bile…

    Başka şehirleri bilmem ama İstanbul’da ramazan bu yıl çok rahat geçti. Üstelik yılın en uzun günleri olmasına rağmen…

    İstanbul ramazanda bir başka güzel... Şehir, ramazanın manevi atmosferine bürünüyor ve yaşıyor âdeta… Sosyal faaliyetler, kitap fuarları, ramazan sohbetleri, Hırka-ı Şerif, Eyüp Sultan,Sultanahmet Camii, türbe ve kabir ziyaretleri, akşamları halka açık iftar sofraları…

    Dedim ya, şehir de insanlar kadar ramazanı yaşıyor. Ayrı bir manevi dünya oluşuyor.

    Yıllar öncesinden gazetemizin binası Cağaloğlu’nda idi. Evim Fatih’te olduğundan ara sıra iftar saatine yakın otobüsü beklemeden yürüyerek eve giderdim. Bazen yolda iken ezan okunurdu. Ortalık birden sakinleşir, insanlar sanki anlaşmışlar gibi sokaklar boşalırdı. Tenha sokaklarda yürürken, evlerden sadece çatal kaşık sesleri duyulurdu. Herkesin aynı anda aynı şeyi yaptığı iftar sofralarından, sokaktan sokağa şehri dolaşan çatal kaşık seslerinin muazzam ritmi…

    Beyazıt civarında gördüğüm bir grup turistin, ortalığın birdenbire boşalıp, esnafların ise sözleşmişler gibi dükkânlarında aynı anda iftar sofralarına oturmalarını şakın şaşkın izlediklerini, “Ne oluyor?” der gibi etraflarına bakındıklarını unutmuyorum. Kendi ülkelerinde, bütün şehrin aynı anda yemek sofralarında olduğu, böyle bir kültürlerinin olduğunu sanmıyorum. İlk defa gördükleri bu durum, eminim ki gezi hatıralarında yer almıştır...
 
    O günden bugüne aradan 30 yıla yakın bir zaman geçti. Fakat o sakin sokaklar yok artık. Gürültüden ve kalabalıktan çatal kaşık sesleri duyulmuyor. Turistler de şaşkın şaşkın bakmıyorlar. Son yıllarda ülkemize o kadar çok turist geldi ki, "yeni Türkiye"yi öğrendiler, artık yabancılık çekmiyorlar.
 
    Yeni Türkiye Osmanlı’nın küllerinden yeniden doğdu. Her şey değişti. Fakat bir husus ders alınmamış gibi devam ediyor. Çok abartılan bir uygulama var. Ramazan ayını âdeta eğlenceye boğan etkinlikler yapılıyor. Arada teravih namazı kaynayıp gidiyor.
 
    Özellikle belediyeler, yaptıkları kültürel etkinliklerle birbirleriyle yarış hâlindeler. Programları oldukça yoğun... Bu yarışa AVM’ler, televizyon kanalları da katılmış. Tıpkı Osmanlı’nın son yıllarında yapılmak istendiği, gibi bugün de ramazanda oruç ve ibadet, eğlence kültürünün gölgesinde bırakılmaya çalışılıyor. Osmanlı’nın son döneminde, maksadı belli güçler ve onlara bağlı çalışan yerli işbirlikçiler özellikle, insanların dini bağlarını zayıflatmak, ahlaki değerlerini çökertmek için masum görünüşlü çeşitli eğlence faaliyetleri ile toplumun manevi yapısına büyük zararlar verdiler.-
Öyle reklamlar, tanıtımlar yapıyorlar ki, sanki ramazan ibadet ayı değil de eğlence ayıymış gibi algılanıyor! Çocukların zihninde ramazan dediğiniz zaman ibadeti değil de eğlenceyi hatırlatacak bir algı oluşturuluyor.

    Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz

 
 



 
   
   Yazının devamı

     Buyrun bazı ilanlara yer ve kurum belirtmeden bir göz atalım.

    Unutulmaz Ramazan Eğlenceleri …….. AVM’de ziyaretçilerine keyifli bir ramazan yaşatacak. İftar ve sahur sofraları, konserler ve tiyatro gösterileri ile ramazan eğlencesinin tadını çıkaracaklar.
 
    AVM ziyaretçileri eğlenceli bir sürpriz ile, hafta içi her gün alışveriş merkezi içinde Yeniçeri ve Padişah, İstanbul Hanımefendisi ve Beyefendisi, Çığırtkan, Beberuhi, Vezir, Ramazan Davulcusu, Manidar, Arap Bacı, Tuzsuz Deli Bekir, Keloğlan ve Nasrettin Hoca ile karşılaşabilecekler.

    Ramazan eğlenceleri kapsamında Türk Pop Müziği’nin sevilen sanatçısı …..,  sevilen şarkılarını …… için seslendirecek. …… Korosu bu akşam …….’nde Türk Sanat Müziği eserlerinin seslendirileceği muhteşem bir konser verecek

    …….. Alışveriş Merkezi ramazan etkinlikleri kapsamında; her hafta sonu Karagöz-Hacivat, Aşuk ile Maşuk, İbiş ve müzikal kukla gösterileri, sihirbaz, tahta bacak, akrobat şov, kanto gösterileri ve ramazanın nostaljik ruhunu(!) yansıtan fasıl dinletileri gerçekleştirecek.
 
    AVM içinde birbirinden eğlenceli dakikalar yaşatmayı ve geleneksel ramazan eğlencesini günümüze taşımayı amaçlayan ramazan kortejine trompet, davul, trambon ve saksafondan oluşan özel bir bando eşlik edecek.

    …… halkı, tam bir ay boyunca dolu dolu geçen ramazan akşamları yaşayacak. Mahallelerde geleneksel gösteriler, konserler, tiyatro ve çeşitli yarışmalar gerçekleşecek. Renkli ramazan eğlenceleri, konserler, türkü geceleri, fasıl geceleri…
Bunlar uzayıp gidiyor. Osmanlılar zamanında karşımızda son derece hazırlıklı bilinçli, bir düşman vardı. Ya şimdi! Biz nasıl bir gaflet içindeyiz? Yoksa aynı düşman hâlâ içimizde yaşıyor da biz mi farkında değiliz? Ne oluyoruz? Biraz çok abartmıyor muyuz? Yine çok iyi niyetlerle, masum düşüncelerle aynı zararları veriyoruz. Bu işin bir ölçüsü yok mu? On bir ay istediğiniz eğlenceyi, istediğiniz şekilde yapın. Ama ramazanla özdeşleştirmeyin! Ramazanla eğlenceyi yan yana getirmeyin! Ramazanın manevi havasını bozmayın. Ramazanın nostaljik ruhu eğlence değildir, huşu içinde ibadettir.

     Her ne kadar sürç-i lisan ettikse affola...

 
 



 

   Gösterişsiz Ama Görünür Oruçlar

 

     Tuhaf bir Ramazan güzellemesi hakim genel atmosfere.

   Gündelik alışkanlıklarımızı biyolojik ve fiziksel olarak değiştirdiği halde hayattan kopuk Ramazan övgüleri. Bedenen yapılan bir ibadetin fiziki etkisinin, bir o kadar da maddi tezahürlerinin, sorumluluklarının toplumsal karşılığının öne çıkması beklenir. Oysa daha içe dönük mistik ve manevi haz etrafında dönüp dolaşıyor yazılıp çizilenler.

   Televizyon programları iyice magazinleştirdi. Camilerdeki vaazlar son derece mekanikleşti.

   Bir ibadet elbette her şeyden önce manevidir; maneviyatın kazanıldığı yer de bu dünya ve maddi zemindir.

   Ramazan'ı yaşamak, köşe yazılarında, televizyon ekranlarında nasıl bir manevi hazzın duyumsandığına dair bitmez tükenmez tecrübelerin uluorta paylaşılması, anlatılması olmasa gerek.

   Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz

 



 

   Yazının devamı
  
   Başka bir cihetle, Ramazan edebiyatı önemli bir zenginlik ve birikimdir. Ramazan'a dair yazılanlara bakıldığında ise geleneksel Ramazan edebiyatını bugüne taşındığı söylenemez. Zaten bunu beklemek de beyhude olur. Ama ana izlek etrafında yenilenmiş bir dil, üslup geliştirilmesi beklenir.. Modern zamanların Ramazan ve oruç ufku Sezai Karakoç'u aşamamış görünüyor. Günümüz Türkçesinin imkânlarıyla, Ramazan iklimine dair onun kavram ve çağrışımları henüz aşılamamış; farklı tekrarları gibi duruyor.

   Ramazan'a dair bunca söz ve etkinlik; muhtevası gittikçe boşalan, gerçekliğe dokunmayan, hayattan kopuk, dile getirilmesi, fark edilmesi gerekeni öncelemeyen bir Ramazan güzellemesine dönüşüyor.

   Orucun ve Ramazan'ın fazileti, kıymeti, manevi değeri bir yana ibadetin, kulluğun bireysel boyutu, manen arınma hedefi tek tek nefs muhasebesiyle gerçekleşir. Bu iç yolculuk, derinlik dillendirilip ifşa edilmeden bizzat yaşanır. Bunu besleyecek olan da cemaattir, İslam toplumudur.

   Oysa Ramazan'ın hatırlatması gerekenleri görmezden gelerek manevi haz edebiyatı, gerçek manevi sorumluluktan kaçışa dönüşmüyor mu?

   Ramazan'ın görünürlülüğü, hayatı kuşatıyor oluşu, rahmeti bizim onu nasıl karşıladığımızdan bağımsız değil.

   Her tarafta yoğun bir Ramazan güzellemesi yapılırken toplumsal hayat, şehirlerimiz gittikçe bu iklimden uzaklaşıyor. Tıpkı Ramazan'ı içe kıvrık bir ibadete indirgeyen söylem gibi oruçlu olma hali de toplumsal planda hayatın kıyısına itiliyor. Şaşaalı Ramazan programları Ramazan'ın ruhunu boşaltıyor.

   Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz




 

   Yazının devamı

   Gösteriş toplumunun dini görüntüsüne dönüşüyor. Gösteri toplumunu sadece Ramazan'daki gösterişe indirgediğinizde zaten hayatı sekülerleştirmiş oluyorsunuz. Çocukluğumda alışveriş için kullanılan fileler vardı. Bizim evde bu fileler pek kullanılmazdı. Zira eve ne aldığınız görülür, alamayanların hakkı geçerdi. Bu inceliği düşünenlerin Ramazan'dan nasıl haz alınacağına dair bir edebiyata ihtiyaçları yoktu ve bu tür Ramazan anmalarına da ihtiyaçları olmuyordu elbette. Normal vakitlerde bile lokantaların içinin dışarıdan görülmesinin hoş karşılanmadığı kültürün ruhu kavranmadan orucun neden hayattan sürülmüş olduğu anlaşılamaz.

   Sadece Ramazan'da açıktan oruç yemekten değil toplum içinde oruçluluğunu izhar etmenin 'suçluluk' sayılmasından da şikâyetçi olanlar, önce 'pazar filesinde bile gösterişten sakınan anlayışla yüzleşmeliler. Hayatın dinle ilişkisini sorgulamayan ve tüm kurum ve ilişkileriyle sekülerleşenlerin Ramazanlarda oruçluya saygıyı talep etme hakları kalmıyor. Oruç hayattan çekilirken Ramazan etkinlikleri toplumsallaşıyor.

   AVM kültürü hayatı kuşatırken iftarlar belli sınıflar arasında gösteriye dönüşüyor. Bu iki göstergenin temsil ettiği yapısal meseleler görmezden gelindikçe oruç hayattan sürülmeye devam edecek demektir. Muhafazakâr modernleşmenin kapitalist ilişki biçimleri sorgulanmazsa cevşenli kapitalizm ile karşı karşıya kalırız. 'Paradigmaya kafa tutan simitçinin din anlayışının hayattaki karşılığının ne tür bir sorumluluk ve eylemi gerektirdiği kavranmadan yapılan etkinlikler Ramazan güzellemesinden ibarettir.

   Adaletsizliklerin görmezden gelindiği bir Ramazan ikliminin manevi hazzından bahsetmek ancak samimiyetinin sorgulanması gereken bir dindarlaşmadır. Oysa Müslümanlık bir hesaplaşmadır. Kendi nefsinle derinliğine, toplumdaki olumsuzluklarla genişlemesine etkin bir hesaplaşma, yüzleşme...




 


   Yine Yeni Bir Ramazan
 
 
   Yeni bir ramazan geldi. Yine geldi. Çünkü hayattayız. Çünkü 11 ay doyurduğumuz bedenimizin içinde mahpus yaşayan ruhumuz, katık istiyor.
 
   Her şeyi unutup sadece bir kul olarak; Kul olmayı, kısacık gün içinde yudum  yudum ruhta tadarak hissetmemiz için,
 
   Yeni bir ramazan. Yeni bir ramazan nefsin imtihana çekilmesi için. Yeni bir ramazan Allah’ta kendini unutup bütün bağlardan azat olmak için.
 
   İçimiz şükür ile dolmazsa yaşadıklarımızın tanığı sabır olmazsa, gelen ramazanlar bize değildir. Bize değildir, çünkü ruhumuz cilasızdır. Cilasızdır ruh, kötülüğü kendinden bilmeyince, Kâinattaki her kusur için kendinde mesuliyet hissetmeyince, ne kötü ne bulanıktır, cilasız ruha düşen resimler.
 
   Geçmiş zaman velilerinin dilinde ve gönlünde kaldıysa, ruhuna derman için bedenine dert arayanlar, Bize değildir gelen ramazanlar! Yeni bir ramazan geldiyse ve yine geldiyse Şükür ki belleğimiz yerinde olduğu içindir. Ve yalnız hatırlayarak ve hatırda tutarak insan kalacağımız içindir.
 
   Dünü unutmayız, çünkü adımız insan. Yarından umut kesmeyiz, çünkü adımız insan.
 
   Biliriz şükrümüzün edası yoktur.
 
   Yine bir ramazan, yeni bir ramazan.
 
  Fatma Karabıyık Barbarosoğlu’nun “Ramazanname” adlı kitabından alıntıdır.
 
 



 

    İdrak Mevsimi

    Eşiğindeyiz yine... Defalarca kabahat işleyen bir çocuğun her seferinde sığındığı anne kucağı gibi dayandık kapısına. Biliyoruz, biz ne kadar layık olamasak da, sonsuz bir şefkat ve merhametin diriltici affediciliği ile her seferinde bekletmeden açan var, kapıda bırakılmıyor en mücrimimiz bile.

    Çağın en sinsi hastalıklarından biri sanırım telaş. Bir acelecilik, koşturmaca ve hız cenderesinde her geçen gün daha da sıkıştırıp, nefes alacak deliklerimizi birer birer kapatıyoruz. İşte bu hafi belanın tabii rehabilite dönemi olarak Ramazan bulunmaz bir imkân, şahane bir fırsat.

    Sabırsızlık, insanoğlunun en büyük defolarından biri. “İnsan, yaradılışça çok acelecidir” buyuruyor Kitab-ı Mübin. Hızlı ulaşım, hızlı iletişim, hızlı tüketim makbul sayılıyor çağımızda. Buz devrinden daha erdemli sayılıyor hız devri. İşte rahmet ayı hızdan naza, süratten niyaza, telaştan sükunete doğru bir yöneliş koridoru açıyor idrakinde olanlar için.

    Oruç mevsimi yavaşlama ve sükunet mevsimi. Ruhen ve bedenen… Hız virüsüne karşı insana bahşedilen muazzam bir antikor bu kutsal dönem.

    Çağın insanına “ayağını gaz pedalından çek” diye sesleniyor Ramazan. Meseleye bu perspektifle bakınca, günün uzunluğu, yazın sıcağı, işin zorluğu bir anda anlamsızlaşmıyor şüphesiz, tersine avantaja dönüşüyor rahmet kapısına sinelerini yaslayanlar için. Dünya hayatı hakiki manada yerli yerine oturuyor. İnsan, aklı ve zaaflarıyla inşa ettiği sentetik benliğinden asli olana yönelmek için önemli bir fırsatı daha yakalamanın neş'e ve mutluluğunu idrak ediyor. Sadece ruhta açılan yaraları, zamanın manevi defolarını birer birer açıp tedavi etmekle kalmıyor, derman-ı hakiki için bir vesile de kılıyor.

    Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz




 

    Yazının devamı

    Daha önce bir vesile ile tekrar paylaşmıştım. Hazreti Mevlânâ buyuruyor: “Yavaşlık, Allah ışığıdır; çabukluk ise Şeytan'ın dürtmesinden meydana gelir… Ay, geceye, yavaş olma konusunda ders verir; sıkıntının yavaş yavaş aşılacağını işaret eder ve şöyle der: ‘Ey ham, aceleci kişi! Dama dayanan merdivenden basamak basamak çıkılır. Ey tencere yavaş yavaş, ustaca kayna! Delice kaynayan yemek, lezzetli olmaz.'”

    Bu yönüyle bir fırsattan daha ziyade ihtiyaç, külli ve mutlak olanın sonsuz rahmetinden bir hediye de aynı zamanda. Ve en önemlisi, sahip olduklarımızın şuuruna varabilme fırsatı… Bahşedileni, hoyratça kullanılanı tekrar fark edip nimetlerin kıymetiyle tekrar tekrar hayretler içinde kalma sezonu.

    İnsanoğlunun varlığı ile tabiat arasında ters bir orantının mevcudiyetini söyler durur bilim. İnsan, sonu görünmez bir hırs ve hızla tüketiyor, hasar veriyor, eksiltiyor verileni. İşin manevi buudunu ıskalayanlar için ne fena bir yarın olur her zaman. Kaynaklar tükeniyor, cennetten cehenneme doğru bir dönüşüm yaşıyor kainat. Ve insan bir yönüyle uzaklara gitmeyi marifet sanırken, kendi içinin derinliklerine yönelmeyi ıskalıyor, ihmal ediyor. Ramazan, bu yönüyle bir uzaklaşma değil, yaklaşma mevsimi. Kendi içimizde derinleşmek için İlahi ikazlar ile yöneliş.

    Tekrar keşif sezonu açıldı dostlar. Hazine-i rahmetten sağanak sağanak iniyor nimetler. Doğrusu ne güzel bir ikram sofrası şuur için. Boşalan ruh havzalarımız için bir yağış dönemi. Dolsun istiyor her şeyin gerçek sahibi, dolsun ve taşsın

    “Cennette Reyyân denilen bir kapı vardır. Oradan sadece oruçlular girer” buyuruyor hadis-i şerif. Böyle bir kapının eşiğinden hızla geçip giden bahtsızlardan olmayalım duasıyla…

 



 

    Kayıp Gençlik

    Bir arkadaşımla sohbet ederken konu gençlerden açıldı. Oğlunun meziyetlerinden, başarılarından, bilgisayar kullanımındaki maharetlerinden bahsetti. Oğlu iki yıl önce üniversiteyi bitirmiş. İyi bir İngilizcesi varmış. Anlattığı meziyetlerle genç gözümde o kadar büyüdü ki, yahu dedim. Ne muhteşem gençler var. Şimdi okul da bittiğine göre, bu meziyetlerle iyi bir iş bulmuştur kendine diye düşündüm.Merak ettim sordum. Bir işe girdi mi? Yok! Evde… Dedi arkadaşım. 2 senedir çalışmıyor. İş mi yok? Dedim. Var bulduk. Fakat bir ay çalıştı bıraktı diye cevap verdi. Peki, şimdi ne yapıyor? Hâlâ çalışmıyor mu? Diye sordum. Yok! Dedi. İçine kapanık biri oldu çıktı. Bir işin ucundan bile tutmuyor. Sosyal hayatı yok. Gece sabaha kadar bilgisayarda oyun oynuyor. Sabah da akşama kadar yatıyor. Çocuk iş bulamadığı için strese girdi, herhâlde ondan…
Yok! Ondan değil diyorum. İçimden tabii. Neticede arkadaşım. Alınmasın diye!

    Maalesef sadece senin oğlun bu durumda değil! Deyip susuyorum.

    Halbuki onda iş kapasitesi olsa çoktan ekmeğini taştan çıkarmıştı. İş bulmak için önce işe talip olmak gerekir. İş, hayatın gerçeklerinden bir meşgaledir. Gözü ekrandan başka bir şey algılamayan sanallaşmış hayatların, gerçekleri bulması, görmesi çok zordur. Bu sebeple sanal kişiliklerin gerçek bir işi bulmaları da çok zordur.

    Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz.

 
 



 


    Yazının devamı

    O, bilgisayarın hayal dünyasına kendini kaptırmış bir kere. Hayatı sanal zannediyor. Elektrik parası, su parası, kira parası, ekmek parasının gerçek olduğunun farkında değil. Bir ödeyen var çünkü. Onun bütün dünyası ekran kadar. Hayata bakışı ekranın ötesine geçemiyor. Bilgisayar oyunlarının girdabına düşen sömürülmüş beyinlerden olmuş. Çünkü böylelerinin gerçek hayatla ilgili hiçbir planları, hedefleri olmaz. Kişilikleri tamamen bilgisayar oyunları tarafından kodlanır. Şekle sokulur. Bunlar toplumun kaybedilmiş beyinleridir. Toplum içinde fert olarak vardırlar, fakat icraat olarak yokturlar.

    Hani derler ya “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” diye… Atalarımız ne güzel söylemiş. Onlar boşa söylemezler. İnsanlar kendilerini nereye koyarlarsa koysunlar, değerleri yaptıkları icraatları ile anlaşılır. Faydalı icraatlardan uzak, günlerini oyunla ve yatmakla geçiren, ailesinden, çevresinden hatta kendinden bile kopuk bir insanın, topluma ne katkısı olabilir ki değeri olsun. En başta kendisine faydası yok.

    Bilgisayar oyunları gençlerimizi sömürüyor. Onları elimizden alıyor. Kendi kültürünü, ailesini, beğenmeyen, anne babasına isyan eden, hasta kişilikler oluşuyor. Üretgen olmayan, amaçsız, hedefsiz, sanallaşmış beyinler yarınlarımızı tehdit ediyor. Hayatlarının en önemli dönemlerini, gerçek hayattan kopuk, uyurgezer bir hâlde, hiçbir faydası olmayan boş bir meşgale ile geçiriyorlar. Dünya gençliğini sömürüp posaya çeviren bu karanlık sanal çarkın dişlilerinden gençlerimizi kurtaracak bir şeyler yapmamız lazım.

    Yoksa gerçek hayatın çarkında telef olup gidecekler.




 

    Delikanlı Çağımızdaki Cevher

    Gençlik, insan ömrünün baharına benzetilir hep. Bu benzerlik, tazelik ve canlılık yönüyle kurulmuş olmalı. Çünkü in­san ömrünün en canlı ve en taze olduğu çağ, gençlik çağıdır.

    Çocuklar, hayatın anlamını kavramaktan uzaktırlar. Onların bü­tün varlığı ve sermayesi, oyuncaklarıdır. Onları yok ettiğiniz zaman, çocuğun dünyasını yıkmış olursunuz. Onun için gençlik, çocukluk çağından daha canlı ve daha taze durur.

    “Bir milletin geleceği hakkında kehanette bulunmak isteyenler, o milletin gençliğine baksalar, kararlarında yüzde yüz isabet etmiş olurlar.” sözü, önemli bir gerçeğin ifadesidir. Çünkü gençlik, bir mil­letin geleceği demektir.

    Gençlik, potansiyeldir. Ondan yararlanabilmek, bazı önlemle­rin alınmasına bağlıdır. Önlem almadan, gençlerden yararlanmak çok zordur. Gençlik kendi hâline bırakılırsa, sel gibi olur. O zaman, birçok yönden yararlanabileceğimiz o potansiyel, bentleri yıkmaya, çevreye zarar vermeye başlar.

    Gençlerden şikâyet etme, özellikle yaşlı kimselerin olağan tepki­lerinden biridir. Oysa yaşlıların böyle bir hakkı olmadığını düşünü­yorum. Çünkü gençleri yönetenler ve yönlendirenler, yetişkinlerdir. Onların gençlerden şikâyetçi olması, kendilerinden şikâyetçi olma­ları anlamına gelir. Gençlerin beğenilmeyen yönleri, yaşlıların ku­surlarıdır. Montesquieu; “Milletin genç unsurları bozuk olmaz. O, ancak yetişkin adamlar bozulduğu zaman bozulur.” der. Bu söz, bir gerçeğin itirafıdır aslında. Yaşlılar, gençlerden en son şikâyetçi olma­sı gerekenlerdir. Çünkü onların gençleri beğenmemesi, kendilerini beğenmemeleri anlamına gelir. Çünkü gençler, yaşlılardan aldıkları­nı ortaya koyarlar.

    Gençler, hayatı yeni öğreniyor olmanın heyecanıyla, çoğu kere bir yerlere toslarlar. Her genç, bu gerçekle yüzleşir. Gençlik heyeca­nıyla, hata yapmayan insan bulmak mümkün değil gibidir.

    Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz
 
 



 

    Yazının Devamı

    Gençler, bulundukları çağın gereği olarak en akıllı kendilerini görürler. O çağda, onların gözünde, anne babadan tutun da devleti idare edenlere kadar herkes cahil ve idraksizdir. Bu dönemde gençler, günde birkaç kez devlet kurar, devlet yıkarlar. Dünya siyasetini ve dünyada adaletin nasıl sağlanacağını yine onlar kadar bilen yoktur. George Chapman; “Gençler, yaşlıların idraksiz olduğunu sanır; yaşlılar ise gençlerin idraksiz olduğunu bilir.” der. İşte, gençle yaşlı arasındaki en önemli farklardan biri budur. Gençler, sadece sanır, yani zanneder. Ama yaşlılar bilir, yani emindirler.

    “Gençliğini yaşamaya bak!” sözü, bana göre yaşlıların, farkına varmadan gençlere yapabilecekleri en zararlı tavsiyelerden biridir. Bence gençlik korunur; ihtiyarlık yaşanır. İnsanlığın ve dünyanın başına bela olan gençler, gençliğini yaşamak isteyen kimselerdir. Gençliğini korumak isteyen bir insanın kendisine ve çevresine za­rarlı olması düşünülemez. Gençlere, hayatı yaşama yerine, koruma gibi olur; kolay kolay silinmez. Ama burada sözünü ettiğim, sadece öğrenmedir. Anlamaya ve kavramaya gelince, o zaman işin rengi ve çağı değişir. Anlamanın ve kavramanın çağı, yaşlılıktır. “İnsan, genç­liğinde öğrenir; yaşlılığında anlar.” der Eschenbach.

    Gençlik damarı, akıldan ziyade duyguları dinler. İnsanın duygu­larına esir olduğu çağ, bu çağdır. Akıl, bu çağda duyguları kumanda ederken çoğu kere zorlanır. Duygular, hemen hemen her zaman ön­dedir. Duyguların en heyecanlı olduğu dönem, bu dönemdir. Aklın verimli bir şekilde kullanılması, bu dönemin atlatılmasından sonra­dır.

    Gençlik geçecek. Eğer iyi ve güzel bir yolda geçmişse, o gençlik; yaşlılıkta çok lezzetli meyveler verebilir. Gençliğinde zararlı gıdalar almış ve kirli hava teneffüs etmiş kimseler; gençliğini koruyamadığı gibi, yaşlılığını da yaşayamayacaklardır. Thomes Beachem; “Gençlik, hayatın sonunda olmalıydı; ondan ancak o zaman yararlanırdık.” der. Ne kadar doğru!
 
    Şeref Yılmaz’ın “Erguvan Hasreti” adlı kitabından alıntıdır.
 
 



 


   Nasıl Bir Gençlik?
 
   İlâhî Şiar'larla yoğrulan, Nebevî Şuur'la donanan, Hakikat Ağacı'nı Beşerî Şiire durdurmak için Yola koyulan bir gençlik...

   Rahmet Elçisi'nin yolunu yolu bilecek, başka bütün yolları elinin tersiyle iterek hakikatin izini sürecek bir gençlik...

   Nasıl bir gençlik?

   Hz. Ebûbekir olacak; bütün varlığa, insanlığa kol kanat gerecek, “cehennemi öyle daralt ki Ya Rab, başka kimseyi almasın” diyecek yürek ülkesinin çocuğu yüce gönüllü bir gençlik...

   Hz. Ömer olacak; zifirî karanlıkta kapkaranlık bir kayada haksızlığa uğrayan kara bir karıncanın hakkını arayacak bir gençlik...

   Hz. Osman olacak; iki yanından nûr akacak, hayası insanlara insanlığını hatırlatacak numûne-i imtisal olacak bir gençlik...

   Hz. Ali olacak; müşriklerin öldürmek için karar verdikleri Efendimiz'in yatağına girecek kadar Peygamber sevgisi sınır tanımayan bir gençlik...

   Nasıl bir gençlik?

   Nâr'ın da, nûr'un da ateş olduğunu bilen, nûr'un aydınlığının bütün nâr'ları söndüreceği idrakiyle Hakk ateşinde yanan, pişen ve olgunlaşan bir gençlik..

   Dünyanın ayartıcı nimetlerini elinin tersiyle iten, hayatını, hakikate gebe insanlığın “susuzluğu”nu giderecek gürül sürül akan “ırmakları” akıtmaya vakfeden bir gençlik...

   Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz
 



 

   Yazının devamı

   Nasıl bir gençlik?


   Bu dünyaya var olmaya, konmaya değil, Hak ateşinde yanmaya, kor olmaya geldiğinin şuuruyla nefes alıp veren bir gençlik...

   Zihni “Ey Hakikat!” diye zonklayan, Kalbi “Ya Hakk!” diye atan, aşk ateşiyle yoğrulan ve doğrulan, yol'unu bulan, yol'a koyulan ve nihayetinde “yol olan” bir gençlik.

   Bir eline güneşi, bir eline dünyayı verseler, davasından, iddiasından ve hakikatten aslâ vazgeçmeyecek şuurda bir gençlik!

   Varoluş alanını bu daracık dünyayla sınırlamayacak, gemisinde bütün insanlığa yer açacak, kucak açacak, Ötelerin ötesine kanat çırpacak bir gençlik.

   Nasıl bir gençlik?
   İnsanlığın sorunlarını mesele edinen, hakikatten süt emen, fikir, oluş ve varoluş çilesi çeken bir gençlik!

   Kendisi için ve bu dünya için değil, ilke'leri için, ilke'lerinin ülkü'lere dönüşmesi için, ülkü'lerinin ülke'sini bulması, dünyasını kurması için yaşayan bir gençlik.

  İnsanlığın sorunlarıyla hemderd olan, Müslümanların sorunlarıyla hemdost olan, Ülkesinin sorunlarıyla hemhâl olan bir gençlik.

   Nasıl bir gençlik?

   Çağrı'sının Çağ'ını kurmasını, Hakikat Ağacı'nın gölgesinde herkesin serinlemesini, sükûn bulmasını sağlayacak, çağlaya çağlaya akacak, Çağlayan olacak bir gençlik.

   Çağ'ın ağ'larını ve bağ'larını aşarak, insanın önündeki bütün putları kırarak ümmîleşecek / arınacak, insanca, hakça, kardeşçe dünya kuracak bir gençlik...

   Yusuf KAPLAN
 
 
 



 

   Kaybedilmiş Eski Bir Savaş

   Neye inanıyorsak, o bizi bir kalıba döker, şekillendirir; biz onu istediğimiz kalıba döküp şekillendiremeyiz. Aksi halde buna inanmak denemez.

   Bugünün inananları, inandıkları değerlerle bağdaşmayan nice şeyleri kendileriyle rahatlıkla bağdaştırır hale geldiler.

   Günahını bilmek başka bir şeydir, güncel bahanelerle günahın tarifini değiştirmeye çalışmak başka bir şeydir.

   Kusursuz olmak elimizde değil, ama 'kusur'u bilmek elimizde...

   İhtiyaçların birer tüketim enstrümanına dönüştüğü yerde had aşılmış olur.

   Bugün hemen her şeyi bize bir 'ayrıcalık' olarak satmaya çalışıyorlar, sonra o 'ayrıcalık'ları yarıştırmaya başlıyorlar ve nihayetinde hepimiz bu girdabın içinde kayboluyoruz.

   Bu kadar çok yanlışın olduğu bir dünyada kendimizi yabancı hissettiğimiz yerlerin bu kadar az olması düşündürücü...

   İnsan aldığı bazı yaraların ancak yıllar geçtikten sonra farkına varabiliyor.

   Herkesin geçip gittiği ama senin takılıp kaldığın yerleri de olacak hayatın.

   “Seninle ilk karşılaştığımız anı hatırlıyor musun?” dedi romantik olan.

    “Nasıl unutayım ki, daha üç saat bile olmadı!” dedi rasyonel olan.

   Eskiden hayat renkliydi, televizyonlar siyah beyaz... Şimdi televizyonlar renkli, hayat siyah beyaz...

   “Onun adını bile anmıyorsun” dediler. “O benim için kaybedilmiş eski bir savaş” dedi.

   İlkokuldan başlayıp emekliliğe kadar süren bitmek tükenmek bilmez bir kariyer planlaması... Yine de hiçbirimiz o kazığı dünyaya çakamıyoruz.

   Artık kaskatı bir insan olarak yaşayabilir ve fakat istediğiniz anda kendinize duygusallık satın alabilirsiniz.

   Çocuklarımızı süper kahramanlar, fantastik karakterlerle büyütüyor, sonra anne babalarını çok sıradan ve sıkıcı bulduklarında buna çok şaşırıyoruz.

   Her şeyin anlamına dair saatlerce konuşuyoruz, sonra herkes kendi gündelik anlamsızlığına dönüyor.

   “Hayatlarımız oradan oraya çekiştirilerek geçiyor. Ancak gecenin karanlığında her şeyin bittiği, telefonun çalmadığı, televizyonun kapandığı, şehrin sustuğu anda benliğinizin temel sorusunu duyarsınız: 'Gerçekten mutlu muyum?' Eğer bu soruyu gözardı etmek isterseniz elinize tekrar telefonu alıp oyun oynamaya devam edebilirsiniz” diyor bir röportajında Muhyiddin Şekur.

   Sırf bizi oyalasın diye bir sürü şey icat edip hayatımıza kattılar. Peki biz neden oyalanmaya bu kadar gönüllüyüz?

   “Hayat kısa” dediler, “Hayır, gaflet uzun!” diye itiraz etti.

    Bir sözün ucunu bir sonraki söze bağlarken ibrişim kullanan insanlar da var.

  “Yağmur gibi yağmayacaksan” dedi meczup “bulut gibi kararma!”

   Gökhan Özcan

 
 



 

Merhamet  

Psikiyatrist Kemal Sayar’ın (Merhamet) üzerine yaptığı konuşmalardan notlar.. 

* Türkiye, insanın insana karşı zalimleştiği, insanın insanı görmediği dinlemediği, hikâyelerine karşı kulaklarını kapattığı kasvetli bir iklime yol alıyor. İşte böyle bir noktada merhametin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Yani bir başkasının acısını hissetmenin bir başkasını insan yerine koymanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. 

* Dünya bizi türlü zalimliklere zorluyor, ancak zalimleşirsek ayakta kalabileceğimizi düşünüyoruz. Ben de diyorum ki zalimliğin, kaba gücün, hodbinliğin, bencilliğin aksine merhamet, dostluk, yarenlik, diğerkâmlık... Yani fıtrata dönüş, kalbe dönüş. 

* Kurban olmamak için zalim olmayı seçiyor insanlar. En ufak fırsatta dişini geçirebildiğine efendilik taslayabiliyor. Şişmiş egolar her yerde karşımıza çıkıyor. Kim kendini abartıyorsa o incinmekten korkuyordur. Kim erkekliğini abartıyorsa onun bu konuda kuşkuları vardır. Çağımız insanı bin bir suratlı; ruhunun yaralarını maskelerle örteceğini sanıyor. 

* İnsan kendi kabilesinden olmayan kişi için de dertleniyorsa merhamet sahibidir. Bütün çocukları seviyorsa, kendisine değmeyen insanların acılarıyla da hemdert oluyorsa merhametlidir. 

* İnsan kendi ölümü üzerine düşünebilen bir varlık. Ölümlü olmasaydık sevemezdik. 

* Sürekli şikâyetçi pozisyonundayız. Türkiye’de böyle bir ruh iklimi var. Şikâyet kültürü yaygınlaşmış. Herkes şikâyet ederek var oluyor. Bu çok yıkıcı bir şey. İnsanların enerjilerinin önemli bir kısmını, birbirlerinin hakkındaki dedikodular, kendi ortamlarından şikâyetler, gelecekle ilgili karamsar beklentiler alıp götürüyor. Ben daha ziyade ortaya bir şey koymayan insanların şikâyetçi olduklarını görüyorum.

....




 

Makalenin devamı

İnsanların hep karşı tarafı suçlamalarının sebebi bireysel sorumluluklarını üstlenmemiş olması. Bizim toplumumuzda hâlâ çocuksuluk hüküm sürüyor. Bizim psikolojik olgunluğu çok geç elde ettiğimiz ve hatta çoğu insanın elde etmeden vefat ettiğini düşünüyorum. Sorumluluk duygusu şunu diyebilmeyi gerektirir; “ben şurada hata yapıyorum. Bu işin şu kısmı bana ait hatalardan oluşuyor, benim bunu düzeltmem gerekiyor” Fakat biz bunun yerine o sorumluluğu üzerimizden başka insanların üzerine atıyoruz. Kendi kusurumuzu yansıtıyoruz.
 

Herkes birbirini suçluyor. Ama ortada hiçbir zaman gerçek suçlu yok. İnsanlar yanlış giden şeylerde kendi paylarını görebiliyorlarsa hayatta daha başarılı oluyorlar. 

Türk'ün çorbasına tükürmek

Fransa’daki Uluslararası Yönetim Enstitüsü’nün Başkanı, “Diğer milletlerin Türkiye’ye olumsuz katkıları nedir?” sorusuna şu cevabı vermişti:

Türk gazetelerine baktığınız zaman sanki yabancıların başka işleri yokmuş ve bütün gün Türkiye’yi düşünüp onun çorbasına tükürüyorlarmış gibi bir hava seziyorum. 

Ancak Türkiye sanılan sıklıkta düşünülmüyor.

Ahmet Sağırlı




 

    Şehir ve Kent
 
    İkisi de aynı şey mi diye, Mehmet Doğan'ın Büyük Türkçe Sözlüğüne bakıyorum. Sözlük pek bir şey söylemiyor, kısaca "aynı" diyor.

    Bana kalırsa, şehir ile kent arasında hatırı sayılır bir fark var. Bu fark, öyle nesil ile kuşak arasındaki fark gibi bir şey de­ğil. Kelime oyunu hiç değil.

    Şehirde ruh vardır, gelenek ve kök vardır. Kentte ise son­radan görmelik, ukalalık, kendini beğenmişlik ve sıkıcılık vardır.

    Misal; İstanbul şehirdir, Ankara kent.

    Dikkat edin; İstanbul'dan bahsederken "bu şehr-i İstanbul ki..." şeklinde girilir cümlelere. Ankara'ya ise başşehrimiz de­ğil, başkentimiz deriz.

    Ahmet Hamdi Tanpınar, "şehir inşa eder, kent ise imha" der. (Ankara'ya gönderilen mebusların iki günde nasıl değiştiği­ni, yıllardır savundukları değerleri bir kalemde nasıl sildiklerini bir düşünün.)

    Bir İstanbul'a bakıyorum, bir Ankara'ya. İstanbul'un köklü semtleri, camileri, yerlileri, çarşıları, meydanları, eski mezarlık­ları, kıraathaneleri ve bunlara benzer yüzlerce şeyi var. Peki Ankara'nın nesi var?

    Zemin katlarına sıkıştırılmış mescitleri, takım elbise ya da üniformadan başka bir şey giymeyen binaları, bulvarları, içinde insandan gayrisi olan suni yeşil alanları var.

    İstanbul'dan yüzlerce çeşit hatıra eşyası alırsınız da, Anka­ra'da paranızla rezil olur, bir tırnak makası ya da çakı bıçağıyla çıkar gelirsiniz.

    Memuriyetleri Ankara'da geçenler, diğer memurlara naza­ran işlerini daha az severler. (Arkadaşlarımdan biliyorum.)

    Askerliklerini Ankara'da yapanlar, teskereyi aldıktan sonra anlatacak pek bir şey bulamazlar. (Eniştemden biliyorum.)

    Şehir ve kent.

    Şehir sivildir, kent resmi.

    Şehir posta puludur, kent damga pulu.

    İstanbul ve Ankara arasındaki fark ne kadar büyükse, şehir ile kent arasındaki fark da o derece büyüktür.

    Şair boşuna, "Ankara'nın nesini seviyorsunuz?' sorusuna,   "İstanbul'a dönüşünü seviyorum" cevabını vermemiştir.

    Çünkü Ankara, yerleşim birimidir...
 
    İbrahim Tenekeci’nin “Son Düzlük” adlı kitabından alıntıdır.
 
 



 


       O Lüks Evlerde Her Şey Var, Kitap Hariç!
 
      Geçen hafta “Kütüphanecilik haftası” idi. Savcı Mehmet Selim Kiraz'ın teröristlerce şehit edilmesi ve ulusal elektrik kesintisi bütün haftayı derinden yarıp geçtiği için “faaliyet gündemi” pek yerini bulmadı. Dolayısıyla Çağdaş Kütüphaneden yoksun Türkiye gerçeğini “Kütüphane Haftası” vesilesiyle bir kez daha haykırma imkanı bulamadık geçen hafta. Bulabilseydik ne olurdu? Şu cevapları alacağımızı peşinen biliyorum. “Kütüphane mi? Kim kitap okuyor ki?” “Kütüphane mi artık kitap elektronik ortamda okunuyor. Devletimiz verdi çocukların eline birer ipad (ayped). Kitap ve eğitim işini kökten çözümledi. Matbu kitaplar ihtiyaç bile değil artık!” “Kitap okuyan entel insanlara ihtiyacımız yok bizim. Bize eylem insanı lazım eylem.”
 
      Kütüphane haftası üzerinden kitap ile ilişkimizi tasvir ederken, tasvirin bir yüzü kütüphanesiz şehirlerimiz gerçeğine dayanıyorsa bir yüzü de kötü kitapların iyi kitapları edebi kamudan kovması gerçeğine bakmalı. Kötü kitaplar iyi kitapları piyasadan nasıl kovdu? Artık hepimizde bir çokluk tutkusu var. Rakamlarla mutlu olma, rakamlarla avunma halinde kilitli kaldık. Çok ev, çok araba, çok kitap... “Çok kitap “ anlayışı hayatımıza nasıl girdi? Orhan Pamuk'un “Yeni Hayat” kitabı için yapılmış olan kampanya ile. Orhan Pamuk'un “Yeni Hayat” kitabı üzerinden yapmış olduğu kampanyanın en çok İslami kesimi vurmuş olması şaşırtıcı değil mi? Orhan Pamuk kitabını çok satmaya uğraşıyor lakin kendi çizgisinden edebi anlayışından, romanındaki işçilikten hiç vazgeçmeden.
 
      İslami kesimdeki “çok satan “ kitaplar için aynı işçilikten, kurgu bütünlüğünden kolaylıkla bahsetmemiz mümkün mü? Kitabın üslubu, felsefesi ve kurgusunun dışında her şeyini konuşmaya hazırız. En çok da kaç bastığını, kaç sattığını ve kaç sayfa olduğunu konuşmayı seviyoruz. Böylece kitap okuma özürlüler kitap hakkında bol bol ahkâm kesme imkânına kavuşmuş oluyor. Her yayınevinin birbirinden güzel kitaplı sloganı var. Güzel; lakin yayınevlerinde kitaptan anlayan editörlerin ve yayın yönetmenlerinin sayısı gittikçe azalıyor. Yayınevleri ekseri, öteki yayınevinde “çok satan” yazarı kendi yayınevine transfer etme gayreti içinde. Neden, çünkü o çok satıyor.

      Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz
 
 



 

      Yazının devamı
 
      Yanlış anlaşılmasın yayınevlerinin para kazanması gerçeğini inkâr ediyor değilim. Üstelik İslami kesimdeki edebi kamu kısırlığının bütün yükünü yayınevlerine yüklemek acımasızlık olur. Ayakta durmak için elbette kitaplarını satmak zorundalar. Beyaz Saray, merdiven altı yayıncılığı günlerine geri dönelim demiyorum; lakin en muhafazakâr geçinen yayınevlerinin, kitap satış bürolarının bunlar çok satılıyor diye bırakın içeriğinin okunmasını, kapağını bile çocukların görmemesi gereken kitaplar için raf düzenliyor olmasını anlamakta zorlanıyorum. İçimi koyu bir umutsuzluk kaplıyor. AVM' lerde şık kitapçıların sayısı artıyor, marketlerde ekmek alırken çok satan “kampanya kitap”ı alma imkânı da buluyorsunuz, tamam.
 
      Fakat ey okuyucu neredeyse her gazete kitap eki verirken, bütün gazetelerde “küresel kampanya kitaplar”ının dışında kitaplara ulaşmak gittikçe zorlaşıyorsa ve kalbinize değecek bir kitabın varlığından haberdar olma ihtimaliniz gittikçe imkânsızın bahçesine doğru yol alıyorsa, burada bir sorun yok mu?
 
      Sevgili Çiçek Derman Hocamız, nihayet dergiyi çok beğendiğini söyledikten sonra derginizin sayfalarında kütüphaneli evler diye bir bölüm yapsanız diye tavsiyede bulundu. İnsanların evinde artık kitap göremez olduk diyerek kaygısını paylaştı. Nereden nereye doğru yol aldığımızı görmek için 1970'lerin sonunda oturma odalarımıza giren kütüphaneli kanepeleri hatırlamamız gerekiyor. Şimdi lüks evlerin bilmem kaç metre kare alanında kütüphane için ayrılmış bir mekana rastlamak mümkün değil.
 
      Ey okuyucu, seçim sathı mahalline girdiğimiz şu günlerde, mahallen için, ilçen için bir kütüphane, bir kültür merkezi talep etmeyi düşünüyor musun? Yoksa sana dayatılan magazinsel kodların ışığında birilerini sevmeye, birilerini asla sevmemeye devam mı edeceksin?

      Kütüphanesiz ülke gerçeği.
      Kütüphanesiz şehir gerçeği.
      Kütüphanesiz okul gerçeği.
      Ve kitapsız ev gerçeği.
 
      Oysa o kadar çok kitap basılıyor ki. Yayınevleri basılacak kitapları koyacak stand bulamıyor.

      Eee bir tuhaflık yok mu bu gidişatta!
 
      Fatma Barbarosoğlu



 

       Örf ve Adet Kavgası
 
      Değişen Cemiyetlerde dünle bugün arasındaki en önemli farklardan biri de örfler ve adetlerdeki değişmelerdir.  Şimdi yaşlılar ve orta yaşlılar zamandan şikâyet ederlerken en çok örfler ve adetler üzerinde duruyor, kendi zamanlarından bu yana insan münasebetlerinin ne kadar değiştiğini belirtiyorlar. Eskiden ailenin işlerini aile reisi olan erkek idare ederdi;  küçükler büyüklere yer verirlerdi. Kadınlar cenazenin peşine takılıp kabristana kadar gitmezlerdi, ailenin rızası olmadan evlenilmez ve ailenin yaşlıları ölünceye kadar çocuklarının veya yakın akrabalarının bakımı altında yaşarlardı. Bayram ziyaretinde misafirlere içki ikram edilmezdi, ilh.  Yeni nesiller bu örf ve adetleri ya reddediyorlar ya onları hiç bilmiyorlar. Bu değişme, gerek nesillerin birbiri ile münasebetleri gerekse yeni nesillerin intibakı bakımından önemli neticeler doğurmaktadır. Modernleşme dediğimiz hadise örf ve adet değişmelerini çok hızlandırdığı için yeni Türkiye’nin geçmişten intikal eden bu inanç ve uygulamalara karşı tavrı üzerinde durmamız gerekiyor. Bunu yapabilmek için her şeyden önce örf ve adet meselesini sosyolojik açıdan kısaca ortaya koymakta fayda görüyoruz.

      Basit birkaç tarifle işe başlayalım. Örfler ve adetler insan cemiyetini düzenleyici kaideler sisteminin bir kısmını teşkil ederler. Biz bu düzenleyici kaidelere genel bir isimle “norm” diyoruz. Bir sosyal norm, bir cemiyette yaşayan insanların neyi, ne zaman ve nasıl yapmaları gerektiğini bildiren bir kaidedir. Hepimizin hayatı sabahtan akşama kadar hep bu normlara uygun davranışlarla doludur: Uykudan kalkınca yüzümüzü yıkamamız, tıraş olmamız, yemeğe otururken, yerken ve kalkarken belli şeylere dikkat etmemiz (döküp-saçmamak, ağzı kapalı çiğnemek, misafir bitirmeden bitirmemek vs.) hep normlara uygun davranışlardır. Niçin bu kaidelere uyarız? Her kültür kendi cemiyetini birlik ve beraberlik halinde ayakta tutmak için insan davranışlarını düzenlemek zorundadır. Normlar böylece bizim için birer davranış rehberi olur; her defasında bir davranış tarzı icat edeceğimiz yerde, çoğunlukla kabul edilen hazır kaideleri kullanırız (dil bunun en tipik örneğidir). İşte örfler ve âdetler bu türlü sosyal kaidelerdir. Adetler günlük hayatımızdaki davranışlarımıza alışılagelmiş ve cemiyetin uygun saydığı şekillerin uygulanmasından ibarettir: Resmî toplantılara takım elbise ile gitmek, sabahları hafif yemek, yemekte bıçağı sağ elle tutmak gibi. Örfler ise mutlaka uyulması gereken ideal normlardır: Adam öldürmemek, kan akrabalarıyla evlenmemek, ırza tecavüz etmemek, muhtaç anne-babaya bakmak gibi. Âdetlere aykırı davranılınca bunu yapan şahıs alaya alınır, küçümsenir, antipatik olur: Örflerin çiğnenmesi ise daha ağır tepkilerle karşılanır. Örfler genellikle o cemiyetteki hukuk sisteminin bir kısmını teşkil eder; yani örflerin çiğnenmesi, kanunların çiğnenmesi manasına gelir ve cemiyetin teşkilâtı güçlerinin müdahalesine yol açar. Zaten kanunların pek çoğu hepsi değil örflerden çıkarılmıştır; örflere devletin müeyyide gücü eklenerek bunlar kanun haline getirilmiştir. Bazen hukuk sistemi özellikle inkılâp geçiren ülkelerde örflere dayanmadığı için, bu durumlarda kanunun özüyle çatışan örfler zaten kalkmış olur, böyle olmayanlar ise yine bir hukuk kaynağı olarak devam eder.


      Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz
 
 



 

      Yazının devamı

      Türkiye’de örfler ve âdetler iki bakımdan sosyal problem olmaktadır. Birincisi, Türkiye birbiri ardından reformlar ve inkılâplar geçirmiş (sadece Cumhuriyet’te değil, ondan önce de), böylece reform kanunlarıyla örfler arasında birtakım çatışmalar ortaya çıkmıştır. İkinci ve belki daha önemli olan nokta ise, Türkiye’nin çok hızlı bir sosyal ve kültürel değişme içinde bulunması, böylece birtakım örf ve âdetlerin kaybolmasının yansıra, bütün geleneksel değerlerle birlikte örf ve âdetlere karşı da menfî bir tavrın aydınlar arasında kuvvet kazanmasıdır. Bu tavır bütünüyle bizim ülkemize mahsus değildir. Modern sanayi cemiyetinin getirdiği hayat tarzı ve onunla birlikte yayılma istidâdı gösteren rasyonalist-pozitivist düşünce tarzının örf ve âdetlere karşı çıkışa zemin hazırladığı görülüyor. Türkiye tam modern sanayi cemiyeti olmak üzere bir bünye değişikliğine girerken örf ve âdet aleyhtarlığının şiddetlenmesi bu genel manzaranın içinde özel ve çok önemli bir durum meydana getirmektedir.

      Örf ve âdetlere yapılan itirazlar onların eskiliği, çok defa akla uygun olmayışları ve sosyal baskı ile kabul edilmeleri gibi başlıca üç noktada toplanmaktadır. Şimdi bu eskilik, akla uygun olmama ve sosyal baskı ile kabul etme kavramlarının sosyolojik açıklamasını yaptıktan sonra, bu noktalarda yapılan itirazların ne derece geçerli olduğunu görelim.

      Örf ve âdetlerin eskiliği onların başlıca kuvvet kaynaklarından birini teşkil eder. Bu davranış alışkanlığının veya standardının “çok eskiden” kalmış olması veya biz kendimizi bildik bileli hep böyle olması, onun geçerliliği için yeter sebep olarak görülebilir. Bu bakımdan örf veya âdet ne kadar eski, yani çıkış yeri ve zamanı ne derece “meçhul” ise, onun sosyal geçerliliği o derecede kuvvetli sayılır. Eskilikle geçerlilik arasındaki bu münasebeti çok kimse, özellikle örflere itiraz edenler iyi bilir. Ama pek çoğumuzun gözden kaçırdığı bir önemli nokta daha vardır: Örf ve âdetlerin eskiliği onların savunulmasını önemli ölçüde güçleştirir; bu güçlüğün onların geçersizliğinden doğmuş olması da gerekmez. Çok eski alışkanlıkların ilk sebebini ve çıkış yerini bilmeyiz; hatta onlar o kadar hayatımızın bir parçası olmuştur ki, kimse bunların niçin ve nasıl çıktığını sormayı da aklından geçirmez. İnançlarımızın pek çoğu da bu şekilde benliğimize işlediği ölçüde şuurlu bilgi konusu olmaktan çıkar. İnsanlar niçin selâmlaşır? Niçin büyüklere saygı gösterilir? Kan akrabalarının evlenmesi niçin yasaktır? Cinsî sapıklığın niçin aleyhinde bulunuruz? Doğup büyüdüğümüz yer (vatan) bizim için neden kutsaldır? Niçin ibâdet ederiz? Bunlar ve benzeri sorular pek az sorulur; hattâ küçük ve kapalı cemiyetlerde hiç sorulmaz. İnsanlar çok köklü inanç ve uygulamaları âdetâ tabiatın bir parçası imiş gibi kuvvetle benimsemişlerdir. Nasıl yemek yiyorsak, su içiyorsak, tanıdıklarımızla da selâmlaşırız, Tanrı’ya inanırız, vatanımızı sever ve koruruz, büyüklerimizi sayar, küçüklere şefkat gösteririz.

      Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz

 



 

      Yazının devamı

      Bir örf veya âdet ne kadar tabiatımızın bir parçası gibi görülür hâle gelmişse, onun üzerinde münakaşa ve müzâkere de o kadar az yapılıyor demektir. Başka bir ifade ile, biz bu türlü inanç ve uygulamalarımızı kafamızda hiç doğru-yanlış testine tâbi tutmamışızdır. Şu halde bunlar his değil de akıl yoluyla yapılacak herhangi bir hücum karşısında hiç bir savunma hazırlığına sahip değildir. Bir gün birtakım insanların bunları yanlış bulacakları hiç aklımıza gelmediği için, onların neden doğru olduklarını pek düşünmemişizdir. Yıkıcı propaganda adı verilen ve doğrudan doğruya sosyal değerlere hücum eden propagandanın “yıkıcılığı” işte bu noktadan ileri gelmektedir. Örf ve âdetler hakkında böyle rasyonel sorular sorulduğu veya onların aklî bakımdan bir mânâ ifade etmediği söylendiği zaman, pek çok kimse kendini çok zayıf bir durumda bulur. İnandığı şeyleri nasıl savunacaktır? Onları böyle bir tartışma veya hesaplı düşünce sonunda benimsemiş olsaydı, o zaman her birine niçin inandığını veya uyguladığını aklî deliller göstererek anlatabilirdi. Fakat biz örf ve âdetleri bu yoldan edinmiyoruz. Gerçekten, onların asıl edinilme şekli daha önceki nesilden aktarma yoluyladır. Bununla birlikte örfler ve âdetler refleks gibi otomatik tepkiler değildir; şahıs için daima bir mânâ ifade eden şeylerdir, ki bu noktaya biraz sonra döneceğiz.

      Akla uygun olup olmama konusuna gelince, burada her şeyden önce aklî veya akılcı (rasyonel) tâbirine verilecek mânâ önemlidir. Acaba örf ve âdetlerin akla uymadığını söyleyenler gerçekten akla uygun mu düşünmektedirler? Aklın insan davranışındaki yeri ve önemi nedir? Örf ve âdetler hangi noktada akla uygun görünmez?

      Türkiye’de pek çok yazar ve aydın, rasyonel deyince bundan bazen müşahhas (somut), bazen ampirik, bazen objektif, bazen pozitif manasını kastetmektedirler, ki hepsi de yanlıştır. Akıl tâbiri felsefede uzun zaman tartışmalara yol açmış, değişik şekillerde anlaşılmış bulunuyor. Bugün zihin psikolojisinde bu tâbir pek az kullanılır. Fakat akıl, aklî, akılcı gibi kelimeler günlük hayatımızın lügâtçesinde iyice yer etmiş ve belli mânâlara gelen şeylerdir. Biz aklı daha çok duygunun zıddı olarak kullanıyoruz. İnsan bir meselede heyecana kapılmadan, duygularına esir olmadan, enine-boyuna düşünüp karar verirse akılcı davranmış olur. Acaba akılcı davranışın açık seçik ölçüleri bulunabilir mi? Biz hangi davranışın hissî, hangisinin akılcı olduğunu anlamak için şu iki noktaya bakıyoruz: 1- Yapılan davranış mantık bağlantılarına uygun olup, duygulara yer vermemelidir; 2- Gözetilen hedefin elde edilmesine yaramalıdır. Şimdi bu iki kriter bakımından örf ve âdetlerin durumunu gözden geçirelim.

      Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz

 



 

      Yazının devamı

      Davranışlarımızın duygu unsuru taşımayışının herhangi bir İlmî mânâsı yoktur; bu iddia bizim sadece günlük hayatta öfke, gazap, şiddetli tutkunluk vs. gibi sebeplerle intibaksız davranış yapmamız ihtimaline karşı tedbirli olmamızı belirten pratik bir uyarıdan ibarettir: Hissî davranma, mantıklı ol. Hakikatte hissî olmakla mantıklı olmak birbirinin mutlaka zıddı şeyler değildir. Bir insan hem çok duygulu, hem çok mantıklı olabilir. Fakat işin bundan daha önemli tarafı, insan hayatında duyguların oynadığı müspet rolün anlaşılmayışıdır. Biz hissî olmayı intibaksız bir davranış sayarken, çok uygun saydığımız nice davranışın duygulardan kuvvet aldığını, duygular olmasa onların da olmayacağını âdetâ unutuyoruz. Bizim mantık dediğimiz şey, kendi başına davranış sebebi değildir; mantık hiçbir davranış normu da ihtiva etmez. Öfke, gazap, intikam hırsı gibi şeyler birer duygu (heyecan)dur, ama sevgi, korku, pişmanlık, estetik heyecan gibi şeyler de duygudur. Sadece mantıktan ibaret bir insan yaratmak mümkün olsaydı, bu insan şimdiki elektronik beyin makinelerinin bir çeşidi olurdu. Elektronik beyinler birer mantık şemasından ibarettir, o şemaya dışarıdan neyi yerleştirirseniz ona göre çalışır. Elektronik beyin kimseden nefret etmez, ama kimseyi sevmez de. Ne başarı kazanmak için bir heves duyar, ne başarısından dolayı sevinir, ne başarısızlığına yerinir.

      Bizim hayatımızda duygularımızın önemini belirtmek bakımından bir tek misâl yetecektir: Vicdan dediğimiz ve bizim bütün ahlâkî hayatımızı idare eden mekanizma duygularla çalışır. Eğer bizi huzursuz eden duygularımız olmasaydı, iyilik ve kötülük karşısında tavrımız değişmez, o anda canımızın çektiği işi (imkân bulduğumuz ölçüde) yapardık.

      Rasyonel davranış hakkındaki ikinci kritere gelince, bizi hedefe götüren davranışın rasyonel olduğu söylense bile, bu mânâda rasyonel olan her şeyin iyi ve doğru olması gerekmez. Eğer hedefimiz hoşlanmadığımız bir kimseyi ortadan kaldırmaksa, uzun uzun düşünüp taşınarak mükemmel bir cinayet plânı hazırlar ve uygulayabiliriz. Hem düşmanımızı öldürmek, hem cezadan kurtulmak tamamen rasyonel bir harekettir. Herhalde bu türlü rasyonelliği akılcılık taraftarları da tasvip etmeyeceklerdir; rasyonel davranışın iyi yöndeki hedefler için söz konusu olduğunu söyleyeceklerdir. İşte bu noktada, “rasyonel” olmadıkları için hücum gören örf ve âdetler karşımıza çıkar ve bize kendilerini kabul ettirirler. Bizi cinayetten alıkoyan, yani cinayet işlemenin “kötü” olduğunu söyleyen bir örftür; bu örf rasyonel düşünceye dayanan bir kanun şeklinde de kendini gösterebilir; ama cinayeti engelleyen bir örf yoksa herkesin arkasına bir polis koymak gerekir.

      Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz




 

      Yazının devamı

      Örf ve âdetler, insanda tabiatın eksiğini kapatmak gibi son derecede önemli bir fonksiyona sahiptir. Biz kendimizi hayvanlardan üstün görürüz, gerçek de böyledir. Ama hayvanların intibak mekanizması insanlarınkinden daha sağlam bir şekilde kurulmuştur. Hayvanların doğuştan gelen, yani sabit olan insiyaklarla hareket ettiğini, buna karşılık insanın intibak hususunda çok büyük bir esnekliğe sahip bulunduğunu hepimiz biliyoruz. Bu esneklik bizim üstünlüğümüzü sağladığı gibi, birçok felâketlerimizin de temelinde yatmaktadır. Hiçbir hayvan topluluğunda bütün intibak düzenini alt-üst edecek bir nüfus artışına rastlanmaz; hayvanlar kendi nüfusları ile çevre arasındaki dengeyi doğum kontrol hapları vs.ye ihtiyaç duymaksızın koruyabilirler. Hayvanların kendi soylarını ortadan kaldırabilecek nükleer silâhlar icat ettikleri de görülmemiştir. İnsan âdetâ üstünlüğünün bedelini öder gibi, kendini koruyacak pek çok otomatik mekanizmalardan mahrum bulunmaktadır. Biz daha doğuşumuzdan itibaren uzun süre beslenip büyütülmeye muhtaç durumdayız. Başkalarının ihtimamına muhtaç olmak, sosyal bîr hayat yaşamaya muhtaç olmak demektir. İnsanın asıl özelliği işte buradan geliyor: Doğuştan getirmediklerini sonradan yaşadığı cemiyet hayatı içinde bulmak ve geliştirmek. Hayvanların standart davranışları onların bünyesine yerleştirilmiş birer mekanizma halinde doğuştan gelmektedir; insanların standart davranışları ise cemiyetin onlara verdiği normlar, yani örfler, âdetler, inançlar, kıymetler, tutumlardır.
Bu söylediklerimizden mantıkî olarak çıkarılacak netice şudur: İnsiyaklar (içgüdüler) nasıl intibak ettirici bir fonksiyona sahip ise, örf ve âdetler de aynı şekilde insan intibakını bağlamak gibi bir fonksiyona sahiptir. Örf ve âdetlerin insanları cemiyet halinde yaşatmaya yaramak üzere ortaya çıkmış birer “sosyal kreasyon” oldukları muhakkaktır. Bizim bilemediğimiz şey, hangi örf ve âdetin kesinlikle hangi fonksiyonu gördüğüdür; bu türlü bir bilgiye bazı örf ve âdetler bakımından sahibiz, ama bazılarında bunu bilmiyoruz. Bazılarının da neye yaradığı açıkça belli olduğu halde bunların başlangıçta gerçekten o maksadı elde etmek için doğup doğmadığını kesinlikle söyleyemiyoruz. Meselâ yakın akraba ile evlenmenin niçin yasak olduğunu veya olması gerektiğini bugün iyice biliyoruz, ama binlerce yıl önce de bu örfü uygulayan insanların gerçekten bu türlü evliliklerin doğurduğu biyolojik ve anatomik kusurları bilip bilmedikleri belli değildir. Yukarıda misâl verdiğimiz domuz eti meselesi de böyledir. Belki bu bilgi eksikliği yüzündendir ki, bazı kimseler örf ve âdetlerin bugün açıkça ispat edilebilen faydalı bir fonksiyonu tespit edilemediği takdirde bunlardan vazgeçilmesi gerektiğini söylüyorlar, bugün için bir fonksiyonu görülmeyen örf ve âdetlerin cemiyeti geri bıraktığını iddia ediyorlar.

      Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz

 



 

      Yazının devamı

      Bu noktada örf ve âdetlerin değişmesi meselesine giriyoruz. Eğer bunlar cemiyetin ihtiyaçlarına cevâp vermek üzere birer vasıta olarak ortaya çıkmışsa, ihtiyaçların değişmesiyle veya cemiyetteki umumî sosyal değişme ile birlikte birtakım örf ve âdetlerin de değişmesi beklenir. Ancak bu değişme umumiyetle kültür değişmesi dediğimiz olayın bir parçasını teşkil ediyor ve çözümü pek güç birtakım problemler taşıyor. Bu çözüm güçlüğüdür ki, örf ve âdetler konusunda birbirini hiç tutmayan ve çok defa hiçbir sosyolojik kıymeti bulunmayan fikirler, en azından ciddî ve doğru fikirler kadar taraftar bulabilmektedir.

      Örf ve âdet değişmeleri günümüzde sadece Türkiye’yi değil, bütün dünyayı ilgilendiren önemli bir meseledir. Çok basit bir ifade ile söylersek, bugün dünya teknolojik gelişme ile paralel ve aynı hızda bir sosyal değişmeyi başaramadığı için büyük bir buhran içinde bulunmaktadır. Dünyanın maddî çehresi büyük bir hızla ve büyük ölçülerde değişiyor, ama bizim manevi değerlerimiz ya bu değişmenin gerisinde kalıyor veya teknolojik değişme birtakım sun’î, sahte değerlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlıyor. Biz şimdi bu geniş çaplı hâdisenin tahlilini yapacak değiliz; kitabın birinci kısmında bu meseleye dokunulmuştur. Şu kadarını söyleyelim ki, örf ve âdetler de yeni hayata intibak meselesiyle karşı karşıyadır ve bu intibakı henüz başarmış oldukları söylenemez. Geçmiş zamanlarda örf ve âdetler bugünkü kadar şiddetli bir imtihanla karşılaşmış değillerdi. Bilindiği gibi, hayvanlarda esas intibak mekanizması olan içgüdüler binlerce yıl süren tekâmül devreleri içinde yavaş yavaş değişmektedir; insan cemiyetinde de yakın zamana kadar teknolojik ve sosyal değişmenin hızı cemiyetin büyük sarsıntılar geçirmeden yeni şartlara uymasına imkân verecek kadar yavaş gidiyordu. Ancak on dokuzuncu yüzyıldan beri insanlık tarihinde hiç görülmemiş derecede baş döndürücü bir değişme olmaktadır ve bu değişme hem örf ve âdetlerin kıymet ve itibarını kaybetmesine yol açmakta, hem onların yerine yenilerini koyma imkânı vermemektedir. Yeni sosyal değişmenin örf ve âdetler bakımından ortaya çıkardığı manzarayı ana hatlarıyla özetleyecek olursak durum şudur:

      1.Modern cemiyette insanların pek büyük bir kısmı büyük şehir hayatı yaşamaya başlıyor. Bu hayat insanları sınırları çok kesin bir şekilde belli olan eski sosyal ve coğrafî mevkilerinden çıkararak onları anonimleştiriyor. Meselâ “Hacılar köyünden Demirci Hasan’ın oğlu Ahmet” yerine herhangi bir adam getiriyor. Bu ise onların eski örf ve âdetlerin kontrol sahandan dışarı çıkmaları mâniasına gelmektedir.
      2.Büyük şehir hayatında kültür alternatifleri alabildiğine artmaktadır; yani bir insanın karşısında eski tekdüze hayat yerine meslek, sanat, inanç, arkadaşlık grubu, akrabalık münasebeti gibi hususlarla birlikte örf ve âdet konusunda da değişik alternatifler veren bir hayat vardır. Bu da örf ve âdetleri gitgide daha nisbî ve izafî birer standart haline getiriyor, onların eski mutlak gücünü büyük ölçüde zayıflatıyor.

      Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz
 
 



 

      Yazının devamı

      3.Modern hayat, örf ve âdetlerin öğrenilmesini ve öğretilmesini âdetâ imkânsız hale getirmektedir. Örf ve âdetler insan münasebetlerini düzenleyen ve insanlar arası münasebetlerde “tatbik” edilen kaidelerdir. Bunlar yaşanarak, tatbik edilerek öğrenilir. Hâlbuki modern şehir hayatında insanların öğrenme kaynakları da gitgide anonimleşiyor, yani şahıstan şahısa bir olay olmaktan çıkıyor. Bugün sosyal öğrenmede bir usta çırak, hoca-şâkird münasebeti kalmamıştır. Biz öğrendiklerimizin büyük bir çoğunluğunu kitaplardan, gazetelerden veya radyo, televizyon gibi vasıtalardan alıyoruz. Bazen doğrudan doğruya şahıslardan bir şeyler öğrendiğimiz zaman da bu şahıslar bizimle karşılıklı münasebet içinde olan kimseler yerine büyük bir kalabalığa hitap eden birer konferansçı durumunda oluyor. Günümüzün aile hayatı da yine örf ve âdet eğitimini vermekte yetersiz kalmaktadır.
      4-Modernleşmenin önemli bir özelliği de ilme verilen değerin artması yanında, ilmî düşüncenin küçük bir âlimler grubu yerine büyük çoğunluk tarafından paylaşılan bir zihniyet haline gelmiş olmasıdır. Çoğunluğun ilim anlayışı, ilim adamlarının anlayışından çok uzak, hatta çoğunlukla ona ters olmakla birlikte, şimdi hemen herkesin bir meseleyi ilme uygun olmak veya olmamak açısından tartıştığı gözden kaçmıyor. Bu arada geçen yüzyılda âdetâ moda haline gelmiş olan materyalist ilim anlayışının şimdilerde vülger (avami) bir materyalizm ve pozitivizm halinde yaygınlaştığı görülmektedir. Yeni nesiller sosyal hayatı idare eden güçlerin tartışmaya fazla tahammül edemediğini görünce, hemen onlardan yüz çeviriyorlar. Din, örf ve âdetler gibi bütün geleneksel unsurlar, onların kendi akılcı ölçülerine uymaz göründüğü için hücum konusudur. Ampirik gerçekliği bulunmayan her şey hurafe veya bâtıl itikat sayılmaktadır.

      Bu sonuncu düşünce ilmin büyük bir refah ve saadete yol açabileceği gibi büyük felâketler için de pekâlâ kullanılabileceğine işaret etmektedir. Bugün sosyal değerleri o anki ampirik faydalarına göre ölçen ilim adamı hemen hemen kalmamıştır, ama ilmin büyük prestijine kapılan ve ondan faydalanmak isteyen nice insan vardır ki, İlmî bilginin ahlâkî (moral) normlar vermediğini, veremeyeceğini hiç düşünemiyor. İlmî bilgi birçok geleneksel inancın ve uygulamanın yanlış olduğunu ortaya çıkarabilir, ama bunların yerine aynı fonksiyonu görecek yenilerini koyduğu görülmemiştir.

      Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz
 
 



 

      Yazının devamı

      Şu halde örf ve âdetler üzerinde reform yapmak isteyenlerin ilmi kullanmaya kalkmaları cemiyette sadece yıkıma sebep olur, hiçbir yapıcı çare getirmez. Hayvanlar âleminde intibaksızlalar tabiî eleme yoluyla giderilmektedir; insanlar ise aynı şeyi akıllarıyla yapmaya çalıştıkları zaman, pek büyük hatalara düşüyorlar. Örf ve âdetler başlangıçta akıl yoluyla, plânlanarak ortaya konmuş olsaydı, akıl yoluyla ve plânla kaldırılmaları mümkün olabilirdi. Hâlbuki bunlar bizim şahsî irademizin değil, cemiyetin eseridir; yani hiç kimse belli bir plâna göre oturup bir örf veya âdet koymuş değildir. O halde bir insan kendi eseri olmayan bir şeyin neden ve nasıl konduğunu elbette tam olarak bilemeyecektir (dünya niçin yaratıldı diye de sormuyoruz, çünkü bu soru İlmî değildir). Aslını bilmediğimiz şeyler sadece örf ve âdetler de değildir; birçok sosyal müesseselerin kökünü bilmeyiz. Bu türlü bilgi eksikliği onların kaldırılmaları için elbette gerekçe olamazdı. Meselâ kalabalık şehirlerde ulaşım vs. güçlükleri yüzünden bayram ziyaretlerinin gereksiz olduğunu düşünür ve bu ziyaretleri kaldırırsak, gerçekten ulaşım güçlüklerinden ve misafir ağırlama külfetinden kurtulmuş oluruz; ama bayram ziyaretinin cemiyetteki fonksiyonunu tebrik kartı göndermekle yerine getirdiğimizi söyleyebilir miyiz? Her şeyden önce, bu ziyaretin bütün fonksiyonlarının cemiyetin öbür fonksiyonlarıyla olan ilgisini biliyor muyuz? Bunları yeterince bilmiyorsak, bayram ziyaretini kaldırmakla daha neleri kaldırmış olduğumuzu nasıl biliriz?

      Bu söylediklerimize bakarak, örf ve âdetlerin mutlak surette muhafaza edilmesi fikrinde olduğumuz anlaşılmamalıdır. Şuursuz bir yıkım gibi, körü körüne bir saplanma da bizim zararımıza olur. Asıl anlatmak istediğimiz şey, bunların değişmemesi değil, değişme-lerinin nelere bağlı olduğudur. Burada değişmenin yollarını aramaktan ziyade değişmenin doğurabileceği kötü sonuçlar üzerinde şu sebepten duruyoruz: Sosyal normlara ve kıymetlere yapılacak müdahale zararlı sonuçlar verdiği takdirde bunlardan dönüş imkânı kalmaz; tekrar başladığımız noktaya dönemezsiniz. Kül-türde kesiklik yaratmak insan hayatında kesiklik yaratmak gibidir. Tecrübe olsun diye bir insanı öldüremezsiniz; bu denemenin sonu apaçık bellidir ve dönüşü yoktur. Kültür değişmesi ile uğraşanlar kültürün ne kadar girift, dallı-budaklı bir yapı olduğunu bilirler; bu yapıdan tek başına beğenilmediği için sökülecek bir taşın en umulmadık yerlerde nasıl çöküntülere yol açacağına dair pek çok ibretli misâl görmüşlerdir.

      Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz

 



 

      Yazının devamı

      Bugünkü dünyanın en büyük meselelerinden biri bu türlü kültür kesikliklerine engel olmaktır. Şüphesiz, dünyanın her tarafında tepeden inme radikal tedbirlerle örf ve âdetlerin ortadan kaldırılması bahis konusu değildir, ama demokrasi ile idare edilen ülkelerde de modem hayat tarzının baskısıyla meydana gelen kesikliklere rastlanmaktadır. Bu ülkelerde örf ve âdetlerin yeni nesillere aktarılması ve onların benimsetilmesi günden güne zorlaşıyor. Bu zorluğun başlıca sebeplerini yukarıda anlattık. Bugünün nesilleri sosyal hayatın kaidelerini hissî bağlarla bağlı bulundukları şahıslardan (anne, baba, hoca vs.) ziyade, kitap vesaire gibi gayrişahsî kaynaklardan veya şahsen münasebette olmadıkları kimselerden öğreniyorlar. Kendilerine bir bilgi veya emir konusu olarak sunulan şeyleri akıl kriterine göre değerlendiriyorlar.2 Bu durumda eskilerin büyük bir saygı ile bağlandıkları pek çok örf ve âdetler onlar için mânâsız birer kaide, hatta sınırlayıcı bir bağ yığınından ibaret oluyor. İtirazlarının bir kısmında pekâlâ haklı olabilirler; çünkü cemiyetin bazen hiçbir kıymeti bulunmayan birtakım sosyal normları müesseseleştirdiği, onları birer bâtıl itikat halinde devam ettirdiği zaman zaman görülen bir hadisedir. Fakat bunlara emir ve kumanda yoluyla, yasaklamalarla karşı çıkmanın doğru olmadığını delikanlı insanlara anlatması ne kadar güç olduğunu biliyoruz. Bazen açıkça manasız görünen şeylerin son derece önemli ve faydalı
bir sembolik fonksiyon ifade ettikleri ise, delikanlılık çağını çoktan geride bırakmış olanlara bile anlatılamıyor.

      Örf ve âdetlerin cemiyetin doğrudan veya dolaylı baskısı altında benimsenmiş olması da bunlara karşı şüpheli gözle bakılmasında önemli bir faktör olmaktadır. Hepimiz biliriz ki, biz doğduğumuz zaman cemiyet daha önceden teşekkül etmiş pek çok örflere ve âdetlere sahip bulunmaktadır; özellikle bizim erken yaşlarda bunları kritik bir gözle ele almamız düşünülemez. Bu yüzden bazı kimseler örf ve âdetlerin kabul edilmesini “körü körüne bir inanış” sayarlar; herkes öyle inandığı için biz de inanıyoruz, derler.

      Başkalarının inanmaları bizim de inanmamız için çok kuvvetli bir sebeptir; fakat bir şeyi başkalarıyla birlikte ortak kabul etmemiz onun saçma veya asılsız olduğunu göstermez. Bizim sadece inançlarımızın değil, bilgilerimizin pek çoğu da bu cinstendir: Herkes dünyanın yuvarlak olduğuna inandığı için biz de inanırız, herkes aya gidildiğine inandığı için, herkes Süleymaniye Camiini Sinan’ın yaptığını söylediği için biz de öyle biliriz. Diyelim ki, dünyanın yuvarlak olduğuna dair inancın herkese makul gelecek delilleri vardır, ispat imkânı vardır; yani insanlar bunu gözü kapalı kabul etmezler. Fakat insanların örf ve âdetleri gözü kapalı kabul ettiklerini nasıl söyleyebiliriz? Acaba insan onları kabul eder ve uygularken bunlarda kendine göre hiçbir mantıkî taraf, hiçbir fonksiyonel değer ilh. görmez mi?

      Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz

 



 

      Yazının devamı

      Bu meselenin tartışması psikologlar için hiç de yabancı bir konu değildir. Psikolojide bugün eski önemini kaybetmiş veya en azından kendini büyük ölçüde
değiştirmiş bulunan bir “davranışçı psikoloji” ekolü (behaviorism) vardır. Bu ekolün kurucuları ve taraftarları hayvan davranışı ile insan davranışı arasında bir devamlılık görmelerinin yansıra, her iki türün davranışlarını da “ceza veya mükâfat yoluyla pekiştirme ”ye dayanan bir öğrenme olayı halinde görürler. Basitçe söylersek, bir hareketi yaptığımız zaman bunun sonunda bize haz verecek bir durum hâsıl olursa, o hareketi tekrar etmemiz ihtimali artar; aynı hareketin sonunda ceza görmemiz (herhangi bir şekilde acı veya elem duymamız, zarar etmemiz) ise bu tekrar ihtimalini azaltır veya sıfıra indirir. Yanan sobaya elini yaklaştıran ve dokunan çocuğun, eli yanınca bir daha aynı şeyi yapma ihtimali azalır, belki birkaç defa daha aynı hâl başına gelince artık ateşten kaçmayı öğrenir. Derslerinden yüksek not alan bir öğrenci, bunun sonunda, gerek öğretmenlerinden, gerek anne-babasından maddî ve manevî mükâfat gördükçe çalışkanlığını devam ettirir. Alışkanlıklarımız bu şekilde gelişir. Sonra bu alışkanlıklar sosyal ihtiyaçlara cevap verdikleri anlaşıldığı zaman bütün cemiyete mal olur, yani örf ve âdet hâlini alır.

      Bu türlü bir örf ve âdet teorisinin tipik örneği W. Graham Sumner’in “Folkways” (1940) adlı eserindeki açıklamalardır. Sumner, örf ve âdetlerin doğuşunda esas motifin ihtiyaçlar olduğunu söylüyor. İnsan ihtiyaçlarını karşılamak üzere çeşitli yolları denerken bunlardan bazılarını ihtiyaç karşılamaya daha uygun görür ve onları müesseseleştirir, yani cemiyete maleder. Bir cemiyette yaşayan insanlar hep aynı ihtiyaçlar ve aynı çözüm imkânlarıyla karşı karşıya bulundukları için, ferdî alışkanlıklar yaygınlaşır ve cemiyetin ortak malı olur. Sonraki nesillerin bunları öğrenmesi ise “telkin” ve “taklit” yoluyladır; yahut otorite durumun da olanlar öyle istediği için örf ve âdete göre davranılır.

      Dikkat edilirse, gerek telkin, gerekse taklit ve zorlama (otorite baskısı) yollarının hiçbiri de “rasyonel” değildir, yani insanlar kendi cemiyetlerindeki örf ve âdetleri herhangi bir akıl ölçüsüne vurmadan öğrenirler ve benimserler. Rasyonel bir öğrenme söz konusu olmadığı için, anlamak faktörü de yoktur. Doğru olan şey örf ve âdetlere uygun olan şeydir, yanlış olan da onlara uymayan.

      Bu görüş ilk bakışta çok makul görünüyor; özellikle ayrı ayrı kültürlerde birbirinden farklı normlara rastlamamız bu şekilde kolayca izah edilebiliyor. İnsanların kültürü onların ihtiyaçlarıyla çevrenin imkânları arasında kurulan bir denge olduğuna ve her çevrede insanların hayat tecrübeleri birbirinden farklı olduğuna göre, bunlar ayrı kültürler geliştirirler. Kimi ihtiyar anne ve babasını ölünceye kadar sırtında taşır, kimi huzur evine bırakır, kimi de onları bir yaşa geldikleri zaman öldürür. Kısacası, aynı durumlarda her cemiyet farklı tepkiler geliştirir. Biz bunları babalarımızdan gördüğümüz veya diğer otoritelerin empoze ettiği şekilde kabul eder, o yolda gideriz.

      Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz

 



 

      Yazının devamı

      Burada iki önemli teşhis hatâsına rastlıyoruz. Birincisi, insanların karşılaştıkları durumlarda bir normu (örf, âdet, kıymet) uygularken, bu durumu otomatik bir şekilde idrak etmeleridir. Aslında biz böyle yapmıyoruz; biz örf ve âdet uyguladığımız halleri kendi başına değil, genel bir çerçeve içinde değerlendiriyoruz. Bir defa, her davranış, her inanç, kültürün bir parçasıdır ve kültürün öbür özellikleriyle bağlantı halindedir. Kısacası, her normatif davranışın bir “mânâsı” vardır. Üstelik her davranış onun yapıldığı ortam ile sıkı sıkıya bağlantı halindedir: Nikâhsız yaşayan çiftleri her zaman ve her yerde ahlâksızlıkla suçlamıyoruz; hırsızlık yapan herkese her durumda aynı tepkiyi yapmıyoruz; birini öldüren herkese aynı şiddetle katil veya cani sıfatını yakıştırmıyoruz. Telkin ve baskı yoluyla yerleşen davranışlarda bu türlü bir esneklik görülmez. Yukarıda bahsedilen türde bir öğrenme ise, anlama faktörünü hiç hesaba katmıyor, insanları psikoloji laboratuvarındaki tecrübelerde kullanılan fare veya köpek mahiyetinde bir organizma olarak görüyor. Biz davranışlarımızda, yanlış da olsa, daima bir sebep-netice münasebeti arar ve buluruz, bu türlü münasebetler görürüz. Sumner’in mantığını takip edecek olursak, yem borusu ile yem arasında doğrudan doğruya bir sebep-netice münasebeti bulunduğunu zanneden atlardan farkımız yok demektir. Halbuki insanlar aldatmak maksadıyla bu işin yapılabileceğini bilirler üstelik bu aldatmacayı kendileri yaparlar.’

      İkinci hatâ ise, her kültürün aynı durumlarda birbirinden çok farklı tepki örnekleri geliştirdiği fikridir. Bunun en çarpıcı örneği olarak da, bir yakını ölen Japon’un gülmesi, aynı durumdaki Türk’ün ve İranlı’nın ağlaması gösterilir. Biz ölüye şöyle davranıyoruz, onlar şöyle davranıyorlar; biz çocuklara şunu yapıyoruz, onlar bunu yapıyorlar ilh. deriz. Bütün bu farklılık iddiaları, değişik kültürlerin aynı durumlar karşısında değişik davranış tipleri geliştirdiği fikrine dayanır. Fakat, farklı tipte görünen davranışların “aynı” durumlar karşısında yapıldığını nasıl söyleyebiliriz? Başka bir ülkede insanların altı aylık çocukları rahatlıkla öldürdüklerini işittiğimiz zaman tüylerimiz ürperir, insanın öz evlâdını nasıl öldürdüğünü anlayamayız. Aynı şekil de, bazı Amerika yerlilerinin yaşlı anne ve babalarını öldürmeleri de bize göre anlaşılır şey değildir. İnsan çocuğunu nasıl öldürür, anne-babasını nasıl öldürür? 
      
      Biraz düşünecek olursak, bizim de pekâlâ çocuklarımızı çocuklarımızı öldürdüğümüz görülür. Bizim kültürümüzde çocuk düşürme oldukça sık rastlanan bir olaydır. Karındaki çocuğu düşürmekle doğmuş yavruyu öldürmenin aynı şey olmadığım söyleyebilirsiniz, çünkü ana karnındaki cenin bizim için henüz çocuk sayılmaz. İşte küçük yavruları öldürebilenler için de o yavrular henüz “çocuk” veya “insan” sıfatını kazanamamışlardır; bu yüzden ana-baba bizim ve kendilerinin anladığımız mânâda “çocuklarını öldürmüş” olmazlar. Nitekim yaşlanan anne ve babalarını öldüren kabileler tıpkı bizim anne ve babalarımıza yaptığımız gibi onlara iyilik etmektedirler; onlarda ölen insanın öbür dünyada veya bu dünyada tıpkı öldüğü zamanki gibi dirileceği inancı vardır ve hiç kimse hayata bir bunak veya canlı cenaze halinde dönmek istemez. Bu yüzden anne ve baba oğullarından bu “iyiliği” beklemektedirler.

      Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz

 



 

      Yazının devamı

      Görülüyor ki örf ve âdetler hiçbir temeli bulunmayan, körükörüne, otomatik olarak yapılan davranışlar değildir. Bunları aynı durum karşısında yapılan farklı davranışlar diye görmek de doğru olmaz. Aslında aynı durumlarda her kültür birbirine çok benzeyen davranışlar yapmaktadır. Yaşlı anne-babayı öldürenler de insan hayatına bizim kadar değer veren, cinayeti şiddetle reddeden kimselerdir. Şimdiye kadar edindiğimiz bütün bilgiler, insan tabiatının dünyanın her yerinde ortak vasıflar taşıdığını ve bu vasıfların' sadece yemek, içmek gibi fizyolojik motiflerden ibaret bulunmadığını göstermektedir.

      Fakat anne-babasına iyilik olsun diye onları öldürenlerle, yaşlı anne-babaya ölünceye kadar ihtimam gösterenler arasında, daha doğrusu onların yaptıkları bu iki tip davranış arasında hiç fark yok mudur? Bunlardan biri de öbürü kadar makul, işe yarar, tercih edilir bir şey midir? Ağaç kabuğu kemirmek veya köstebek eti yemekle buğday ekmeği ve sığır eti yemek arasında sadece bir görünüş veya çeşni fark mı vardır? Bunlar elbette farklı şeylerdir; en azından biz bugünkü halimizi bırakıp da o ilkelliğe dönmeyi katiyen istemeyiz. İstemeyişimizin bütün sebebi de şimdiki örf ve âdetlerimize çok sıkı bir şekilde bağlı ve alışkın olmamız değildir. Bir zamanlar Avrupa’da delileri vücutlarına şeytan girdiği sanıldığı için zincire bağlayıp hapsederlerdi; bizim ülkemizde ise delilerin çoğunun manevî bir cezbeye kapılmış insanlar olduğu düşünülürdü. Şimdi bu insanları tıpkı kalp veya mide hastalan gibi hastanelerde tedavi etmemizin sebebi, akıl hastalığı hakkındaki bilgilerimizin değişmiş ve gelişmiş olmasıdır. Yiyecek maddelerinin gıda değeri hakkında bilgisi olan bir insan karnını boş şeylerle doldurmaz; insanların aynı zihin kalitelerine sahip bulunduğunu bilen bir insan köleliği ve ırkçılığı reddeder.

      Şu halde birtakım örf ve âdetleri asılsız saymak gibi, hepsinin aynı değerde olduğunu söylemek de doğru değildir. Bilgimiz geliştikçe, benimsediğimiz örf ve âdetler bizi hayata daha iyi intibak ettirecek bir mahiyet kazanmaktadır. Bilgimizin gelişmesi sayesinde, örf ve âdetleri çok dar ampirik kalıplar içinde değerlendirme hatasından da kurtulmuş oluyoruz.

      Erol Güngör

 



 
     

        İnsan
 
     İnsan dediğimiz varlık, fizyolojik yani fiziksel bir yapıdadır. Diğer canlılarda da bu beden dediğimiz fizyolojik yapı olmasına rağmen insanın birçok tinsel üstünlüğe sahip olduğunu fark ederiz. Tinsel yani manevi yapı, fizyolojik yapıyla yakından alakalıdır. Fizyolojik yapıyı hemen görüyoruz çünkü o bir dış yapıdır. Tinsel yapıyı ise göremiyoruz çünkü o bir içyapı. Göremediğimiz için içgüdü, akıl ve duygu hayatımızda içyapıya dâhildir. Bu üç donanım, insanın içyapısında yani manevi yapısında olmasına rağmen fizyolojisinde bunların yeri ve nerede oldukları belli değildir. Beslenmemizi sağlayan organımızın, kalbimizin, beynimizin fizyolojik olarak yeri ve fonksiyonu bellidir.
 
      ‘Kalpsiz'  dediğimizde neyi ve nereyi kastediyoruz peki? Peki, biz neyle seviyor veya neyle nefret ediyoruz? Neyle korkuyoruz?
 
     Psikoloji, bunlara bilimsel adlar vererek  'duygu merkezi, düşünce merkezi'  diyor... İçgüdülerimizi de vücudumuzun bir yerine refere ediyorlar (kaynak gösteriyorlar). Fakat bu üç donanım, insan için yaşamak için yeterli değil. Yeterli değil,  çünkü insanın birtakım evrensel sorunları var. İçgüdü, akıl ve duygu donanımları insanın bu sorunlarına cevap bulması ve bu cevapla tatmin olması için yeterli değil. İnsanın bir de  'seçme ve değiştirme kabiliyeti'  mevcut. Olasılıkları değerlendirip aralarından birisini seçerek kendisini ve çevresini değiştirebiliyor.  İsterse yeni olasılıklar oluşturuyor. Seçme ve değiştirme kabiliyeti insandan başka hiçbir canlıda yok. Burada hemen İslami bir söyleme girelim isterseniz : ''İnsan mükelleftir! Çünkü seçebiliyor ve değiştirebiliyor.'' Diğer yaratılmışların ise seçme ve değiştirme kabiliyeti yok...
 
     Bitkilere bakarsak... Mesela bahar geldiğinde bütün ağaçlar çiçek açıyor. Çiçek açmayan ağaca 'kurumuş'  deniyor. Hiçbir ağaç da demiyor ki ' Ben bu bahar çiçek açmayacağım, bu yazı çiçeksiz geçireceği! ''  veya leylekler  ''  Ben bu yaz gelmeyeceğim. Libya’da havalar çok iyi! '' demiyorlar...
 
     Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz.
 
 
 



 
    

      Yazının devamı
 
Hamsi balıklarının '' Boğaz’dan göç etmeyeceğiz, Karadeniz’deyiz bu kış! '' dediği yok, hepsi göç ediyor. Kısacası, düşünmüyorlar!
 
     İnsan böyle değil... Bu 'seçme ve değiştirme' kabiliyeti sadece insanda var veya insana verilmiş. '' Var! '' derseniz seküler bir ifade ve yaklaşımdır bu, Tanrı’yı bu işe karıştırmazsınız. '' Verilmiş '' derseniz,'' Kim vermiş?'' diye bir soru gelebilir. '' Allah vermiş '' derseniz buda dini söylem oluyor! İçgüdü, akıl ve duygu; insanın yaşaması ve hayatını idame ettirmesi için yeterli değil, çünkü insan araştırıyor, soruyor. Hatta sorularla doğuyor. Bazıları bir ömür boyu sorularla yaşıyor, bazıları da sorularını cevaplamış, mutmain gidiyor ahirete. Bu sorular, insanın zatında ya da fıtratında, varlığında var. Mesela ' başlangıç ve son ' sorusu.  Şöyle der insan ; '' Ben nereden geldim, başlangıcım neydi? Nereye gidiyorum, sonum ne olacak? ''
 
     Allah’ın isimlerinden birisi Ezel ' dir. Abdülezel ismi vardır. Yani '' ezelde var olanın kulu '' O yüzden insan , '' Ben nereden geldim? '' diye sorar...
 
     Abdülbâki de yine insan isimlerinden birisi. Bâki isminin, yani Beka'nın bir parçasının kendisine verilmesinden dolayı, Ebed’i sorabilir, böyle bir özellik verilmiş kendisine. O yüzden insan,'' Ben nereye gidiyorum?'' diye sorar...
 
     Yaprak öyle değil... Kuruyor ama sonra bir daha çıkıyor, yine kuruyor ve yine çıkıyor. Ne Ezel ' den ne de Ebed ' den haberdar.
 
     Diğer bir konu da istediğimi yapabiliyor olmam, yani irademi fark etmem. İstiyorum ve yapıyorum, herhangi bir eylemi gerçekleştiriyorum.
 
     Bir de yapamadığım bir şeyler var. İstediğim halde yapamıyorum, olmuyor. Bazen de istemediğim şeyler oluyor. Bunlarla çatışma halindeyim. Yapamadığım bana o şeyi yaptırmayana da ' kader ' diyoruz. Bütün kadim Grek tragedyası: İRADE/KADER arasına kurulmuş bir kurgudan ibarettir.
 
     Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz.
 
 



 
               
       Yazının devamı

      Bir tarafta İRADE diğer tarafta KADER var. O kavgayı yaşıyoruz! Bu kavgayı bütün insanlar yaşar... İslam ' da da bu kavga var, modern zamanlarda da... Orhan Gencebay ' da da var! ... '' Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim? '' diye soruyor. Bir başkası '' Bırak ağabey, bu iş sakat! '' diyor. '' Ah ulan ah, bu kız bana bakacaktı! '' diyor. Hâlbuki o kız baksa ne olur, bakmasa ne olur?
 
     Şunu Safer Efendi anlatırdı, çok da gülerdik: Efendim, Bektaşi babası, bir genç hanıma aşık olmuş. Fakat kızı vermiyorlar. Baba erenleri teselli için demişler ki: '' Üzülme, herkes fani, herkes ölecek. Bu hanım da ölecek. '' Baba, '' Bu kız da mı ölecek? Kız dünya güzeli, Allah buna kıyamaz! '' demiş. Aradan yıllar geçmiş... Saçı sakalı ağarmış babanın, beli bükülmüş. Yoldan bir acuze geçiyormuş, demişler ki : '' Tanıyor musun? '' '' Yok. '' demiş baba erenler : '' Nereden tanıyayım, ne işim var benim onunla? '' Bu haminne hani 40 sene önce âşık olduğun kız vardı ya, işte o...'' demişler.  ''Ha, bak…'' demiş erenler, ‘'Gördünüz mü bak kıyamamış, önce bu hale getirmiş, sonra canını alacak!''
 
     ''İnsan nedir?'' demiştik. ''Nereden geldim, nereye gideceğim?'' sorusunu sormaktır evvela. O'nda var olan sıfatlar abdiyyet ölçeğinde ve evrensel sorular halinde bütün insanlarda var...
 
     SEKÜLARİZM
     Toplumda ahiretten ve diğer dini, ruhani meselelerden ziyade dünya hayatına odaklanılması yönündeki hareket.
 
     GREK TRAGEDYASI
     Tragedyanın konu kaynağı efsanelerdir. Dram sanatı bu efsanelerden Grek döneminde yepyeni bir biçimde esinlendi.Bu efsaneler yoluyla önemli gerçekler üzerinde duruldu. Yunan tragedya oyunlarında tekrar tekrar günah, ceza kavramları üzerinde durulurdu.
 
     ''İnsan nedir?'' ''Nereden geldim, nereye gideceğim?'' sorusunu sormaktır evvela..
 
 



 


        Adalet

     Adil olmak yasaklardan şiddetle kaçınmak demektir. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” (Hûd Sûresi, 112) âyeti adaletin zirvesi olarak kabul edilmiştir. Adil insan gidişatı düzgün, kendisinden hoşnut olunmuş kimse demektir. Adl, “doğru hüküm vermek” ve “her şeye hakkını vermektir”. Bir şey, başka bir şeye denk olduğunda onun dengidir denilir. Adl, “bir şeyin değeri ve karşılığı” anlamında da kullanılır. Bütün bu tanımlar “eşitlik” anlamından gelir. Adl haksızlığın zıddıdır. İbnu’l-Arabî, adl kavramını “benzer” ve “meyil” olarak tanımlar. Meyil istikamete meyletmek olan bir işte, istikametin ta kendisidir. Sözgelimi ağacın dalları birbirine girmiş olsa da, gerçekte eğik ve meyilli oluşlarında doğru ve düzgündür, çünkü onlar adaletin gereği olarak, doğal akışlarına göre yayılmıştır.

      Adalet düşünce tarihinde büyük erdemlerden biri olarak kabul görmüştür. Çünkü o, hiçbirinin yerini tutmadan bütün erdemleri içeren bir erdemdir ve bütün erdemlerin mihenk taşı konumundadır. O diğer erdemler gibi bir erdem değil, hepsinin ufku ve diğer erdemlerin birlikte var olmalarının yasasıdır. Örneğin cesaret erdemi adaletle yerine getirilmezse o ya korkaklık, yada gözü karalık; cömertik erdemi ise israf halini alır. İnsanlık, mutluluk, sevgi gibi değerler de adalet olmadan mutak olarak değer taşımazlar. Çünkü sevgide adaletsiz olmak insanları kayırmak ya da taraflı davranmak anlamlarına geleceğinden adaletsizliktir, insanın hem kendisi hem de diğer insanların mutluluğu konusunda adaletsizlik göstermesi bencillik ve rahat düşkünlüğü olarak ortaya çıkar. Çünkü adaletin yokluğunda değerler değer olmaktan çıkarlar. Pascal a göre “Ben (ego) kendini her şeyin merkezi yaptığı için adaletsizdir. Kendi dışındakileri köleleştirmek istediği için “ben” düşmandır ve tüm değerlerin tiranı olmak ister. Adalet bu tiranlığın karşıtıdır, dolaysıyla bencilliğin, benmerkezciliğin ya da bunlara teslim olmanın reddidir.” Adalet gerçekte başkasını düşünmenin tek hâli ve sevgiye yakın olanıdır. Aristoteles’e göre, “Adaletin zirvesi “hakkaniyettir. Hakkaniyet sahibi insan adildir. Çünkü o bir yasanın zorunluluğu ve yükümlülüğü dolayısıyla değil, bir değer ve gereklilik olduğu için adaletle davranır. Bu da hakkaniyettir. Çünkü hakkaniyet yazılı yasadan bağımsız olarak ele alınan “Doğru’dur. Adalet erdemlerin en kusursuzudur, ne akşam yıldızı ne de sabah yıldızı böylesine harika bir şeydir.” Kant’a göre “Eğer adalet yok olursa, insanların yeryüzünde yaşıyor olmasının bir değeri yoktur.”
     İbn Hazma’a göre adalet, üzerine düşeni vermek, hakkın olanı almaktır. Zulüm ise hakkın olmayanı almak, borcunu vermemektir. Lütufkârlık (kerem) ise sana ait olan bir hakkı gönüllü olarak bir başkasına vermen, yine sana ait olan bir hakkı, geri almaya gücün yettiği halde onu başkasına bağışlamandır. Bu aynı zamanda fazilettir.
     Eksiksiz bir adalet, nefis terbiyesi ve her çeşit davranışta hakikate bağlılık ancak kusurları itiraf etmekle gerçekleşir. Yüce Allah’ın bir insan üzerindeki en değerli nimeti, onu, hak ve adaleti gözeten, hakkı seçen ve adaleti seven bir karakterde yaratmasıdır. Adalet, her korkulu olanın sığındığı bir kaledir. Öyle ki, zalim olan olmayan herkes, bir başkasının kendisine kötülük etmek istediğini görünce hemen adalete sığınır, zulmü kötülemeye ve kınamaya başlar. Karakterinde adalet olanlar, bu muhkem kalenin sakinleridir.

     Diyarbekirli Mehmed Said Paşa’nın  “İnsana Tutulan Ayna” adlı eserinden alıntıdır.
 
 



 
    

       Güzelliği Ararken

 
       Yönergeler insanları daha bilgili kılar. Hissetmek ise daha bilge. Ruhun ihmal edildiği bir dünyada, güzellik, öncelikler listesinde sonuncu. Güzelliğin feda edilebilir bir şey olduğunu düşünmekle ruhu gıdasından mahrum bırakıyoruz. Ruh güzellikle beslenir. Besin beden için neyse; insanı mutlu eden, karmaşık, büyüleyici imgeler de ruh için odur. Eğer psikoloji fikrimizi ruh üzerine inşa edersek, tedavi çabalarımızın amacı güzellik olacaktır. Hayatlarımızda güzellik eksik kalırsa, ruh da benzeri ızdıraplara duçar olacaktır: Depresyon, paranoya, anlamsızlık, bağımlılık gibi. Ruh güzelliği açtır ve onun yokluğunda 'güzellik nevrozundan muzdariptir.
 
       Ruh için günlük pratik hayattan zaman zaman uzaklaşmak ve zamansız, ebedî gerçeklikleri tefekkür etmek önemlidir. Kimi geleneklerde bu duruma 'ruh tatili' adı verilir. Hayret ve tefekkür anları için günübirlik  etkinlikten sarf-ı nazar etmek. Yoldan geçerken manzara sizi büyüler ve hemen bir mola verip o güzelliği içinize çekersiniz. Ruh, her gün bir güzellik anını yakalar. Güzellik biçimde değildir, eşya ve tabiatın bizi tefekküre ve kâinatla yekvücut olmaya davet eden yanı niteliğindedir. Güzellik, tahayyüle hadsiz bir ufuk kazandırır, asla kuruyup yitmeyecek bir tahayyülü besler. Seyri hoş olmayan bir şey bile kalbi derin bir tahayyüle gark etmek suretiyle kendi güzelliğini vazeder.
 
       Mabetler sadece pratik sebeplerle inşa edilmez, onlar aynı zamanda tahayyül içindir. Sinan'ın eserleri ruhun güzellik ihtiyacına hitap eder, bize kutsalı düşleme imkânı sunar. Güzelliği takdir etmek, ruhu karıştıracak şeylerin gücüne açık olmakla mümkündür. Eğer güzellik karşısında etkileniyorsak, o halde ruh uyanıktır. Ruhun yeteneği, etkilenebilmesinde gizlidir.

      Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz
 
 



 
      
     Yazının devamı

     Yıldızların parladığı bir çöl gecesi tahayyül edin. Saf ve duru sessizliğin ortasında. Oradan yayılan şey, güzelliktir. Burada güzellik, gözlemcinin yansıttığı bir şey değildir, kaçınılmaz bir biçimde gerçektir ve kalplerimizde karşı konulmaz bir tepki uyandırır. Tıpkı doğruluk ve iyilik gibi, güzelliğe de tepki veririz. Çünkü onlar bizim dışımızdaki nesnel gerçeklerdir, bize ilham verir ve bizi ışığın kalbine taşırlar.
 
       Estetik deneyim, bize acil ben-yönelimli ihtiyaç ve ilgilerimizin dışında ulvî bir dünya olduğunu fısıldar. İnsan iyilik, doğruluk ve güzelliğe cevap veremediğinde tam ve sağlıklı bir biçimde yaşayamaz. "Kendi değerini kendin yarat" tarzı yüzeysel bir felsefe burada işe yaramaz, kendi adımıza hedefler icat ederek hayatın anlamını yakalayamayız. İnsan tabiatı, ancak dünyanın güzelliği karşısında duyduğu hayret ve lezzet yeteneklerini sistemli bir biçimde derinleştirmekle kendisini gerçekleştirir. Şefkât, merhamet, sempati ve diyalog gibi ahlâkî duyarlılıkları geliştirmekle kendimizi gerçekleştirebiliriz. İnsanlık durumu kırılgan. O halde rasyonel bir biçimde iyiliğin tarafında saf tutmak yetmez. Sonunda iyiliğin kazanacağına, iyiliğin tarafında saf tutmak yetmez. Sonunda iyiliğin kazanacağına, iyiliğin mukavemet edeceğine de inanmamız icap eder. Ümidin ışığında yaşamak gerekir. Böyle bir iman ve ümit, ikisine ilham veren aşk gibi, bilimsel bilginin alanından devşirilemez. Onları ancak manevî disiplinlerin yardımıyla elde ederiz. Bütün iyi manevî yollar insanı doğru eyleme, kendini keşfetmeye ve diğerlerine saygı duymaya davet eder. Manevî olan ancak güzelliği görmekle başarılır  ve nihayet ancak manevî temrinlerle güzelliği açık seçik görebiliriz.
 
       Tanrı, Hüsn-ü Mutlak'tır, mutlak güzel. Güzellik karşısında duyduğumuz hayranlık, bizi Güzeller Güzeli'ne yaklaştırır. Bütün güzellikler O'nun güzelliğinin tecellisidir. Güzeller ve güzellikte ezel âleminin hatırası vardır. "Nereye dönerseniz dönün, orada O'nun yüzü, O'nun güzelliği var."
 
       Güzellik insanın içinde uyanmak isteyen bir hatıradır.
 
 
            Kemal SAYAR'ın "Her Şeyin Bir Anlamı Var" adlı kitabından alıntı yapılmıştır
 



 

     Hassasiyet  İle Riyakarlık Arasında Helallik İsteme
 
     Günlük hayatta bir vesile ile yakınlarına ya da amirlerine hakkını helal etmeyeceğini söyleyen insanların ilencine tanık oluyoruz.

     Helallik almak önemli. Fakat helallik almak ne yazık ki, bir duyarlılık bahsi olarak değil bencilliğin tezahürü olarak dillerde dolaşıyor: Ben her türlü kabalığı, haksızlığı yapayım, ama sen hakkını helal et de öbür dünyada rahat etmeye devam edeyim iş bitiriciliğine bürünüyor çoğunun ağzında.

     Mesela?

    Gelmesi gereken toplantıya 45 dakika geç kalıyor ve yüzünde endişeye dair ufacık bir mimik barındırmaksızın, özgüven patlaması ile güçlendirilmiş vücud dili eşliğinde  “Hakkınızı helal edin!” diyor.

    Öyle bir eda, öyle bir tavır ile söyleniyor ki bu cümle, hey faniler önce ayağa kalkın sonra diz çökün emri ağzından çıksa orada bulunanlar hiç şaşırmayacak. Ya da “bilim insanımız”, sizin yapmış olduğunuz bir çalışmayı tepe tepe kullanıyor, hiçbir atıfta bulunmuyor, bir vesile ile karşılaşınca “Sizin çalışmanızdan çok istifade ettim hakkınızı helal edin” DİYOR.

     Niye helallik diliyorsun, istifade ettiğin kısımlara atıfta bulunacaksın. Hepsi bu. (Bunu asla söyleyemezsiniz. Yani söylememeniz gerekiyor. Yoksa kibirli, zor insan oluverirsiniz. Oysa sizden beklenen, yüzünüzde halkla ilişkiler tebessümü ile ah ne kadar mutlu oldum benim görüşlerimi ismimi bile anmadan kes yapıştır olarak tezinize boca ettiğiniz için demeniz. Yoksa şu sosyal medya çağında başınıza gelecekleri hayal bile edemezsiniz.)
 
       Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz.
 
 



 

    Yazının Devamı

     Bir de yerli yersiz helallik dileyerek “titizlik” gösterisinde bulunanlar var.

     Mesela?

     Bir  telefon konuşması,  arayan resmi bir makamdan arıyor, kapatırken hakkınızı helal edin çok vaktinizi aldım diyor.

      Ne var bunda diyeceksiniz?

     Burada söylenecek olan cümle vaktinizi aldım çok teşekkür ederimdir.
      Ne sakıncası var diyeceksiniz?

      Yerli yersiz istenen helallik, riyakarlığı yaygınlaştırıyor.

      Gündelik hayatta helallik almamız gereken en önemli husus gıybet bahsi. Fakat siz şimdiye kadar  “kusura bakmayın dün sizin gıybetinizi ettik, hakkınızı helal edin” diyene rastladınız mı?

     Yarım asrı devirdim, şimdiye kadar bu konuda helallik dileyene hiç rastlamadım.

     İmam Gazali gıybet edenin pişman olarak tövbe etmesini, sonra da gıybetini ettiği kişiden helallik alması gerektiğini söyler: “Gıybet ettiği kimseden helallik alıp af dilerken içinden üzülmeli ve bu üzüntü ve nedametini gıybet ettiği kimseye de duyurmalıdır. İçinden pişman olmadığı halde dışından pişman görünüp helallik almaya çalışan, riyakarlık etmiş olur ki, bu defa yeni bir günahı sırtına almış olur.”

      Bazı alimler gıybetini ettiğin kişiden helallik almak gerekmediğini,  gıybet ettiğin adam için kefaret olarak onun için istiğfar etmenin yeterli olduğunu söylemişler bu görüşlerini de şu hadis-i şerife dayandırmışlardır: “Gıybet ettiğin adamın gıybetinin kefareti, onun için istiğfar etmendir.”

     Ahlaki ilkeler üzerinde titizlenmek yerine şekil üzerinden gitmeyi tercih ediyoruz. Her meselenin ruhu değil cismani boyutu bizi daha çok ilgilendiriyor.

     Neden böyle?
 
     Fatma Barbarosoğlu
 



 

     Teknolojik Değişme ve Kültür

     Kültür, maddesi ve biçimi ile, bir toplumun gerçekleştirdiği hayattır. Bu oluşumun iki unsuru vardır, toplumun inanç yapısı ve hayatın maddesi yani malzemeleri. Toplum sahip olduğu inançların belirlediği ölçülerle hayatın malzemelerini kavrar, değerlendirir, sıralar ve belli bir biçimle hayatına katar. Böylece o malzeme kültürel bir olgu haline gelir.
     Teknoloji, doğuşu itibariyle kültürün inanç yapısı ile yakından ilgilidir; büyük ölçüde onun tarafından biçimlendirilir, yönlendirilir. Ancak, sonuçları itibariyle teknoloji hayatın maddesindendir; hayat malzemeleri üretir. Bu bakımdan, teknolojik değişmeler hayatın maddesini değiştirirler; bununla birlikte üslûp değişir yani kültür değişir.
     Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur; hayat yani kültür değişir, ama kültürün mukaddesleri, iman yapısı değişmez. Yine ayni imandan doğan değer ve ölçülerle değişen malzemeler kavranır, değerlendirilir, işlevi belirlenir ve kültürün içindeki yerine konulur. Kültürün mukaddesleri dediğimiz, insanın bağlandığı, dünyaya bakışını ve kendi yerini belirleyen inançları ve gerçekleştirmekle yükümlü olduğuna inandığı gaye değerlerdir; bunlar hayatı değiştirirler biçimlen­dirirler ama kendileri değişmezler. Hayatın maddesi­nin değişmesi ile değişecek olan, ikincil ve vasıta de­ğerlerdir.
     Kültürün ateşli, yaratıcı dönemlerinde kültürel olgular böyle gerçekleşir. Bunu bir iki örnekle açıkla­yalım: Bizim imanımızın belirlediği temel değerlerden biri, insana saygıdır. Bu temel değerin tezahür ettiği ikincil değerlerden biri misafirperverliktir. Yüz yıl ön­ceki hayatımızda konukseverliğin olağanüstü diri ve çok önemli bir değer olarak yaşadığını görüyoruz. Bu­nun bir temeli, imanımızın bize emrettiği insana saygı değerine bağlı oluşumuzdur. İkinci temeli, hayatın maddesinin bunu gerektirmesidir. O zamanki şehir, köy ve kasabalarımıza baktığımızda, yolcuların konak­layabilecekleri yer sayısının yok veya çok sınırlı oldu­ğunu görürüz. Tanrı misafiri, kaideten, başka çaresi olmadığı için kapımızı çalan insandır. Hayatın bize sunduğu malzeme budur: yoldan gelmiş, yorgun, belki karnı aç insan. Bizim imanımızın temellendirdiği insa­na saygı tutumumuz, bu insanı aç ve açıkta bırakamaz; ona, baş üstünde yer göstererek ağırlamaya koyulur. Yolculuk imkânları benzer olan toplumların konukse­verlikleri hep ayni değildir; çünkü insana saygıyı te­mellendiren iman sistemleri farklı farklıdır. (Bu açık­lamaları yaparken tiplemeler yaptığımızı ve etkili olan diğer bazı faktörleri dikkate almadığımızı bilmeliyiz. Böylece oluşumun ilkesi daha açık ortaya çıkmakta ve kolay kavranabilmektedir.)
 
     Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz
 
 



 

     Yazının Devamı

     Zamanla ve teknolojik değişmenin katkılarıyle hayatın maddesi değişmiş, ekonomik ve sosyal hare­ketlilik artmış, konaklama işi önemli bir hizmet sektö­rü olarak teşekkül etmiştir. Şimdi artık, şehirlere ya­hut kasabalara giden insanlar kimsenin kapısını çalmak gereğini duymadan, kimseyi rahatsız etmeden ko­naklama imkânı bulabilmektedirler. Hayatın madde­sindeki, malzemelerindeki bu değişme tabii olarak, in­sana saygı hassasiyeti devam ettiği halde, misafirper­verlik değerini ve onun çevresinde oluşan bir takım kültürel olguları daha geri planlara çekmiştir. Ancak köy gibi, konaklama hizmetlerinin ticari bir sektör ola­rak gelişmediği yörelerde konukseverlik yine benzeri bir dikkat ve hassasiyetle devam etmektedir.

      Bu gelişmeler içinde kültürün verdiği insana saygı inancı, başka hayat alanlarında tezahür etmeye ve yeni ikincil değerler yaratmaya başlamıştır. Bunu, yabancılara karşı hoşgörülü ve sıcak davranmaktan, sosyal adalet kavramının yerleşmesine ve vakıf çalış­malarına kadar çeşitli alanlarda görebiliriz.

     Kültürün yaratıcılığını kaybettiği soğuma dö­nemlerinde ise teknolojik değişme ve kültür ilişkileri­nin değişik tezahürleri olur. Bir kere, kültür yaratıcılı­ğını kaybetmiş olduğundan kendi teknolojisini ürete­mez, değiştiremez; yabancı kültürlerde oluşan tekno­lojik değişmeleri almak zorundadır. Ancak, yabancı kültürlerin ürünü olan teknolojiyi kabullenmekte zor­luk çeker. Aldıktan sonra, kendi kültüründeki hayatındaki yerini belirlemede, işlevini düzenlemede zor­luk çeker. Bu zorlukların yarattığı çelişkiler kültürün iman yapısını, mukaddeslerini zedeler, zayıflatır. Di­ğer bir ifade ile değişmemesi gerekenleri değişmeye zorlar. Yani, yaratıcı dönemlerde teknolojik değişme­ler daha çok üslûp değişmelerine yol açtığı halde, so­ğuma dönemlerinde inanç yapısını, bakış, kavrayış bi­çimlerini de değiştirebilir.
 
     Nevzat Kösoğlu’nun  “Türk Kimliği ve Türk Dünyası” adlı kitabından alıntıdır.
 
 
 
 



 
             
     Sakın Terki Edepten

 
     Edep", Osmanlıca bir kelime... Kelimenin aslı Arapça... Bu kelime, Osmanlı hayat tarzının her karesinde varlığını hissettirmiş. Denilebilir ki, dünya siyasetini yönlendirdiğimiz dönemde, bu kelime bizim günlük manevî gıdamız olmuş.
 
    "Edep" kelimesi, Türkçemizde bugün hâlâ kullanılıyor. Bereketli bir kelime... Yediveren gibi... Etrafında sürgün veren kelimeler var. Türkçemiz bugün, "edep" kelimesinin yanısıra, "terbiye" ve "görgü" gibi kelimelere de kullanım alanı açmıştır.
 
    "Edep" kelimesinin çoğulu "âdâp"tır. Eskilerin, "âdâbı muaşeret" diye bir tabiri vardı. Bugün, "görgü kuralları" deniyor. Zararı yok! Türkçemizin sırtında eğreti durmuyor! Eskiler, hayatın her karesini bu kelimeyle süslemiş. Osmanlı hattatlarının, mutlaka emek harcayıp tablo hâline getirdiği bir kelimeydi bu. Birçok hattatın, "Edep ya hû!" tablosu muhakkak vardır.  Osmanlı’da bu ifade mektep, medrese, tekke ve hatta evlere kadar birçok duvarı süslerdi. İnsanlar, soluklanacak kadar bir yerde oturduklarında, başlarını kaldırdıkları zaman, "Edep ya hû!" yazısını okurlardı. "Hû"; "Allah" demektir. Bu ifadeyi, "Edep ya Rabbi!" şeklinde, ister bir dua olarak, isterseniz "Yahu biraz edep!" şeklinde bir ikaz olarak ele alın, sonuç değişmez. Öyle veya böyle, eskiler, insanları bir şekilde terbiye etmesini biliyordu. Herkes aynı seviyede terbiye alıyor muydu? Hayır! Ama eskiden herkes, "Terbiye nedir?" biliyordu.
 
    "Edep", insanı hayvandan ayıran bir özellik... "Âdemî zâde eger bî edebest, âdem nist/Fark der cismi benî âdemü hayvan edebest." Mevlâna, Mesnevisinde böyle diyor. Eskilerin, insanı değerlendirmedeki bir ölçüsüydü edep... Yani Mevlana’ya göre, "Âdemoğlunda edep bulunmazsa, o âdem değildir. İnsan ile hayvan cismi arasındaki fark edeptir."
 
    "Ehl-i diller arasında aradım; kıldım talep/Her hüner makbul imiş; illâ edep illâ edep." Demek ki edep, ilimden öte bir şey… Onsuz ilim tahsil etmenin pek de bir önemi yok. Daha doğrusu, tahsil edilen ilim, eğer sahibine edep kazandırmamışsa, ona ilim değil, malumat demek daha doğru olur. Onun için, "Edep ehli ilimden hâlî olmaz/Edepsiz ilim okuyan âlim olmaz." denilmiştir.
 
    Ehli tahkike göre ise edep, Allah Resulünün koyduğu sınırlara riayet etmek demektir. Allah Resulünün yaşayışını, hayatının gayesi hâline getirmiş mahzun bir çehre, edep konusunda şu tarihî gerçeğe dikkat çeker: "Edep, İslamiyet’te önemli bir esas, tasavvuf mesleğinde de hassasiyetle ele alınan bir husustur. Pratikte, şimdiye kadar onu daha ziyade erbab-ı tasavvuf ele almış ve o sahadaki büyük mürşit, mübelliğ, mürebbî ve muallimler ısrarla üzerinde durmuşlardır. Kur’an ruhunun özü ve esası olan, sünnet-i sahihanın da ısrarla üzerinde durduğu edep sayesinde yüzlerce, binlerce Şah-ı Geylanî, Şazelî, Nakşibendî, İmam Gazali, Ebu Hanife ve İmamı Şafi gibi edep abideleri ve üstatları yetişmiştir. Bu yıldızları çoğaltmak mümkündür. Hele Allah Resulünün terbiye atmosferinde, gökteki yıldızlara denk pek çok edep insanı yetişmiştir."

    Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz
 
 



 

    Yazının Devamı

    Davud-ı Tâî, İmam-ı Âzam’ın bu konudaki hassasiyetini şöyle anlatır: "Yirmi sene İmam-ı Âzam’la birlikte bulundum. Bu süre içinde bir kez olsun ayaklarını uzattığına şahit olmadım. Kendisine dedim: Hazret! Yalnız başına ayakları uzatmanın bir sakıncası mı var acaba?’ Verdiği cevap şuydu:  Cenab-ı Hak karşısında edepli olmak daha efdaldir.’ Bundandır ki eskiler, "Edep bir taç imiş Nûr-ı Hüdadan/Giy o tacı, emin ol her belâdan" demişler.
 
    İmam-ı Malik, Allah Resulü’nün bastığı topraklara hürmeten Medine-i Münevvere’de bir kez olsun bineğe binmemiş ve ayakkabı kullanmamıştı. Hazret, edep konusunda bu kadar hassastı.
 
    Mescid-i Nebevî’nin tamirinde çalışan Osmanlı işçileri, Efendimize olan saygılarından ötürü abdestli olarak çalışmışlar ve Efendimizin ruhaniyetinin sesten rahatsız olmaması için, çekiçlerine keçe bağlamışlardı. Osmanlı’yı cihan devleti yapan temel sebep burada aranmalıdır. Neden dünyada birçok gösterişli ve zengin devlet yok olup gitti de, Osmanlı bunca yıl ayakta kaldı? Ve neden onu ayakta tutan ruh, bir çeper gibi hâlâ ruhumuzu sımsıkı sarmakta? Çünkü Osmanlı, edepliydi; kime ve neye karşı edepli davranılacağının da en iyi örneklerini göstermişti.
 
    Sakatî Hazretleri; "Edep, aklın tercümanıdır. “der. Demek ki, herkes aklı kadar edeplidir. Edebi kıt, aklı bozuk olana gerçek manada edepli denilemez. Kaygusuz Abdal ne güzel söylemiş: "Edepli ol can isen/ Hakkı bil insan isen/ Müştak-ı Sultan isen/ Var edep öğren, edep…"
 
    Osmanlının büyük şairlerinden olan Nâbî, Peygamberimiz için yazdığı bir şiirinde şöyle diyor: "Sakın terk-i edepten, kuy-ı mahbub-ı Huda’dır bu/ Nazargâh-ı İlâhîdir, makam-ı Mustafa’dır bu." Aman Allahım! Bu ne edep, bu ne incelik! Yeryüzünde, insanlığın bu zamana kadar tespit edebildiği en nazik, en nazdar, en niyazdar ifadeleri bir araya getirip kâinatın iftihar tablosu olan zata bir buket şeklinde takdim edebilsek, Onun büyüklüğü karşısında, çok fazla bir şey yapmış olmayız. Efendimize karşı en ince söyleyişlerden biri de, Nabi’nin bu ifadesidir. "Sakın edepsizlik yapma! Burası, Allah Resulünün köyüdür. Burası, Allah’ın nazar edip durduğu bir yerdir. Ayrıca Makâm-ı Mustafa’dır."
 
    Rivayet edilir ki, Nabî; bu şiiri yazdıktan sonra hacca gider. O zaman at sırtında yolculuk yapılıyor. Bir seher vakti, Efendimizin kabrinin bulunduğu yere varır.  Şehrin kapısından içeri girerken, minareden yayılan bir ses dikkatini çeker. Kulak verir sese... Bakar ki müezzin; kendisinin bu şiirini minareden ilân ediyor. Nâbi, şaşırır. Doğruca müezzinin yanına gider. "Bu sözü nereden biliyorsunuz?" diye sorar. Müezzin der ki; "Rüyamda Allah Resulü bana dedi ki, €˜Bugün seher vakti, benim âşıklarımdan birisi, beni ziyarete gelecek. Onu, bu sözlerle karşıla!" Ben de, Efendimizden duyduğum bu sözü herkese ilân ediyorum. Nâbî anlıyor ki, Efendimiz için yazdığı bu şiir, kendisinden önce Efendimize ulaşmış.
 
    Edep, ayrı bir iştir. Edep, insan olmanın ifadesidir. Mevlâna’nın
Mesnevi’sinde yer alan, edeple ilgili ifadeler de, Nâbi’den geri kalır değildir. "Hâce der yâb ki cân, der ter-i insan edebest/ Hâce envân-ı dil-ü dîde-i merdân edebest."

    Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz
 
 



 

    Yazının devamı

    "Efendi! Bilmiş ol ki edep, insanın bedenindeki ruhtur. Efendi edep, Allah adamlarının göz ve gönül nurudur."
 
    "Âdem ez âlem-i ulvist, ne süflî der yâb/ Revnakî gerdiş-i günbed-i devrân edebest." "İnsan, süflî âlemden değil, ulvî âlemdendir. (Yani bunu anla!) Şu dönen feleğin dönüşündeki güzellik de edeptendir."
 
    Görüyor musunuz bakışı? Allah’ın kâinattaki terbiye ediciliğini ve varlıkların Allah’a karşı gösterdikleri edebi ne kadar berrak seyredebiliyor? Bunu görebilmek için sadece göz yetmez. Gönlün de göze eşlik etmesi gerekir. Gönül gözüyle bakmasını bilirsen, güneşin doğuşundaki edebi, ayın kandil gibi gökte duruşundaki inceliği, yıldızların göz kırpışındaki ahengi, dünyanın bir beşik gibi seni sallamasındaki güzelliği anlayabilirsin. Öyleyse, sakın terk-i edepten! "Çeşmi bikşa vü bibîn cümle kelâmullah ra/ Ayet ayet hemegî, ma’nii Kur’an edebest." "Gözünü aç da, baştanbaşa Allah kelâmı olan Kur’an’a bak! Kur’anın bütün ayetleri, edep taliminden ibarettir."
 
    Hayatımızın her karesine girmiş olan edebi, o karelerin hepsinde görebilmek budur işte! "Gerdem ez akl sualî ki, çi bâşed iman/ Akl der gûşi dilem gûft ki, iman edebest." Edebi, imanın şartı gibi gören bir anlayış bu... Mevlâna’nın öğretileri, bundan dolayı hâlâ önemlidir, hâlâ yenidir, hâlâ büyüktür. Demek istiyor ki; "İman nedir diye akıldan sordum. Akıl, kalbimin kulağına: ‘İman, edeptir.’ dedi." "Enverü efdalü in şem’i şem’istan edebest."
 
    Dikkatimizi başka bir önemli noktaya topluyor Mevlâna. Diyor ki; "Edep, dünya penceresini aydınlatacak ışıkların en parlağıdır." Edebi, hayatın her karesinde yakalayabilmek ne büyük talihlilik! Öyleyse sakın terk-i edepten!
 
    Efendimiz; "Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim." buyuruyor. Bu edep değil de nedir? Asrın söz sultanı, İslâmiyet için "İnsaniyet-i Kübra" tabirini kullanmakla ne büyük bir tespitte bulunmuş!
 
    Bir gün Peygamberimizin lâl-ü güher beyanları karşısında, Hazreti Ebubekir Efendimiz kendini tutamayıp "Ey Allah’ın Resulü!" der. "Bu kadar güzel konuşup davranmayı, bu kadar mükemmel edebi nereden öğrendin?" Efendimiz şöyle buyurur: "Beni Rabbim terbiye etti; ne güzel terbiye etti!"
 
   Edep kelimesini, "Sadece büyüklere saygı göstermek." şeklinde, dar bir anlam içine hapsedersek, bu kelimeye haksızlık etmiş oluruz. Bakışımızdan duruşumuza kadar her şey, edep kelimesinin kapsama alanına girer. Öyleyse sakın terk-i edepten! Edep, "hayâ" demekse eğer, o da Efendimizin ifadesine göre dinin yarısıysa, geriye ne kalıyor ki? Velhasıl illâ edep, illâ edep!...

    Şeref Yılmaz’ın “Erguvan Hasreti” adlı kitabından alıntıdır.
 
 



 
 
          
        Batılılaşma, Sanayileşme ve Ulusalcılık

 
      Arkama yaslanıp dalgın dalgın denize bakıyorum... Geçmişe dönüyorum önce yavaş sonra hızlı hızlı. Eski bir İstanbul akşamında karın soğuk bir yalnızlık ürettiği sokaklarda, omuzlarımızı dikleştirip başımızı içe çekerek kaplumbağadan mülhem, yürüyoruz. Soluklarımız kirli beyaz bir kar karanlığına duman duman yazılıyor. Tünel’e ineceğiz, İsmet Ağabey’e (Bozdağ) uğrarız belki yolda, Niyazi Berkes’in yeni kitabından söz etmiş Kemal ağabeye (Tahir), o da , “hay Allah hay Allah, ne akıllar bunlar; şeytana pabucu ters giydiren akıllar!” diyesiymiş. O sıralar Kemal Ağabey, Doğan Avcıoğlu’nun “Türkiye’nin Düzeni” ni almış eline. Tam üstüne eğilmiş sayfaları yoklarken,  Avcıoğlu çaldırmış telefonu, “kitabı nasıl buldunuz?” diye sormak gafletinde bulunmuş. Kemal Ağabey, “yahu on sayfa okudum on yanlış buldum; Tanzimat’ı anlamadan Cumhuriyet’e dalınır mı?”  diye kükremiş ki Avcıoğlu arayıp arayacağına bin pişman olmuş.
 
      Benim kafamda yılan yılan dolanıp duran soruysa şu o sıralar: “Neden sanayileşmeyle Batılılaşmayı aynı kefeye koymuşuz?  Japon’un batılılaşma gibi bir sorunu olmuş mu ulan? Herif ne kimonosunu fırlatıp atmış üstünden, ne samurayına sövüp saymış! Ama dibine kadar sanayileşmiş! Biz kafayı Batılılaşmayla bozmuşuz; özümüzü hepten inkar edersek o saat sanayi devi oluruz sanmışız ki, aymazlığın böylesi olamaz!”
 
      Kaptan yanımda yürüyor, dayısının paraşütcü postallarını aşırıp ayağına geçirmiş, karları hınçla eziyor ve soluk soluğa anlatıyor : “Ulusalcılığı da anlayamadık gitti, batılılaşmayla sanayileşmeyi nasıl kafamıza yatıramayıp çorba yaptıysak! Türk, on dokuzuncu yüz yılsonunda, Osmanlı’nın içindeki yerini anlıyor, nasıl diğer Osmanlı etnik toplulukları İstanbul’a savaş açmak pahasına bağımsızlıklarını istiyorlarsa, Türk de öyle yapacak! Osmanlı İmparatorluğunun içinden kendi ulusunu ve devletini çıkaracak. Gel gör ki tam bunu yaptı yapacak derken, batılılaşma batağına gömülüyor, daha yolun başında sömürgeleşmek tehlikesiyle kucaklaşıyor! Hele de Mustafa Kemal’in kadrosu İtalyan Ceza Yasasıyla, İsviçre’nin Medeni Kanunu Code Civil’i dayatınca bağımsızlık uçup gidiyor pencereden ki yakala yakalayabilirsen!”
 
      “Atilla İlhan’dan aparttın bunu sen!” diyorum ki, zıngadanak duruyor: “Ne apartma ne aşırma! Onun fikrine katkıda bulunma benimkisi.”
 
      Bunun  anlamını yıllar sonra Paris’in Sacré Coue’ünde, işsizlikten bunalmış Afrika kökenli Müslümanların pineklediği kahvelerde laf çiğnerken anlayacaktım:
 
      “Sömürgeci dediğin, sömürdüğü ülkeyi uygarlaştırdığını söyler. Önce misyoneri salar atar damarımıza ki bizi inançlarımızdan soğutsun. Kendi kültürüne yirmi dört ayar altın, bizimkine ise teneke der; teknolojisini seruma karıştırıp damarımıza boca eder. Sonra da gevrek gevrek sırıtarak, ‘sallama ulan suratını! Sana bağımsızlığını vermedik mi?!’ der.  Hem ekonomik hem de kültürel olarak sonsuza değin ona bağlandığını fark edersin gün gelir. Yani geçmişini yadsımış, inancın un-ufak olmuş, bir uşağın efendisine bağlandığınca bağlanmışın ona. “
 
      Efendim, Tanzimat ve sonrası, bize batılıların önerdiği, denetlediği bir batılılaşma düzenidir ki, koca imparatorluğu batırmıştır! Çünkü sanayileşmeyi, bilimseli yakalamayı sağlayan değil engelleyen bir düzendir bu! Gerisi laf salatasıdır, o kadar!

Aziz Üstel
 
 
 



 

     Kafayı Çizen Adam
 
     Adam defterdarlıkta memur. Küçük memur. İstanbul’da kirada oturuyor. Doğalgaz, elektrik, su faturası ödüyor. Yol parası veriyor. Bir oğlu lisede, bir kızı ortaokulda, küçük oğlan ilkokulda okuyor. Eşi ev kadını.
 
     Ablası evlenip de tek kalan kızından hiçbir vakit ayrılmamış olan kaynanası da onlarla beraber. Kaynana ama ne kaynana.  Hem ailenin, hem akrabanın, hem apartmanın, hem mahallenin kaynanası. Tanıyanlar kocasının bu karının dili yüzünden genç yaşta öldüğünü söylüyorlar.
 
     Adam ayağını yorganına göre uzatır. Kredi kartı kullanmaz, veresiye almaz. Borçtan korkar. Tencerede pişirir kapağında yer. Sessiz, sakin, hatta bazılarına göre sünepe. Başına vur elindekini al.
 
     Kimsesi yoktu. Parası da yoktu. Bir aile sahibi olsun diye yaşlı kızı buna kakaladılar. Kaynana da bonus oldu.
 
     Yok para dedik ya. Karı tarafında da yok. Bunlar buzdolabı, çamaşır makinası, bulaşık makinası, halı, oturma takımı derken adamın şakaklarına kır düştü.
 
     Taşındıklarında apartmanda kimsenin arabası yoktu. Az zamanda herkesin bir arabası oldu ve park yeri kavgaları başladı.
 
     Pazar günü oldu mu, herkes arabalara atlıyor, pikniğe, akraba ziyaretine gidiyor. Bizimkiler içlerini çekerek pencereden bakıyor. Kaynana makinalı tüfek gibi konuşuyor.
 
     – Ulan damat, adam olamadın gitti. Kapıcının bile arabası var. Utan, utan. Bu sıcakta eve kapanıp kaldık.
 
     Adam kibrit çöpünden gemiler yapardı, aldırmazdı. Kapıcı diyor. Be kocakarı! O kapıcı sanayide çalışıyor. İki oğlu dahi okumadı. Onlar da çalışıyor. Karısı taşa vursan geri gelmez, köylü kızı. Tüm apartmanın işini görüyor. Turşuya varıncaya kadar yiyecekleri köyden geliyor. Kira vermez, elektrik-su-doğalgaz ödemez. Daha şimdiden iki gecekondu arsası var. Yakında oraya bir apartman dikerse şaşma.

     Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz
 
 



 
    
     Yazının devamı

     Dallama emlakçı bacanak geldiğinde tartışma ayyuka çıkıyor. Bacanak pencereden yeni aldığı cipi göstererek:
 
     – Şuna bak, şuna. Kız gibi. Yahu sana da bir araba uyduralım dedik, yanaşmıyorsun.
 
     Ulan dallama para içinde yüzüyorsun. Şu garibe bir koltuk çık desek oralı olmazsın. Bu herif yaralı parmağa işemez. Kız bilgisayar ister, herkesin varmış. Oğlan bisiklet ister herkesin varmış. Küçük bir futbol topu bir de krampon istiyor. Kadın yatak çöktü değiştirelim diyor. O kadar çok dinledi ki adam, içindeki düğüm geldi boğazına tıkandı.
 
     Tutumluydu demiştik; elli elli, yüz yüz bir yana atıyor, hani belki daireden arkadaşlar bir kooperatif kurar da girerim diye hayal kuruyor. Bu hayal gerçekleşinceye kadar boğazındaki düğüm tüm nefesini kesecek.
 
     Aniden karar verdi, bacanakla gidip bankadan kredi çekerek ucuzundan bir araba alıp kapının önüne çekti.
 
     Pırıl pırıl, bembeyaz, kız gibi.
 
     İşte size araba. Kesin sesinizi.
 
     Bir bayram oldu ki sormayın. Kaynana aşka geldi depoyu doldurdu. Gezdiler, gezdiler, İstanbul’da adım atmadık yer komadılar.
 
     Adam da açıldı. Gezdikçe keyfe geldi:
 
     – Ulan araba da bir ihtiyaçmış yani, dedi.
 
     Birikmiş parasından banka borcunu ödedi ödedi. Para bitti, borç bitmedi. Üstüne faiz geldi. Borç üç beş katına çıktı. Ne yapacak? Ne kaynana verir, ne bacanak. Kimseden borç alamaz, utanır. Zaten ödeyecek hali yok. İşe de arabayla gitmeye alışmış. Ayıkla pirincin taşını. Ulan senin neyine araba.
 
     O gün de işe arabayla gelmişti. Dönüşte baktı benzin bitmiş. Cepte hiç para yok. Gitti masasına oturdu. Başını ellerinin arasına aldı, daldı. Müstahdemler etrafı süpürürken, silerken gördüler onu, "Herhalde hesabı bitiremedi" diye aldırmadılar. Işıklar söndü. Adam masada kaldı.
 
     Ertesi gün gelenler adamı aynı halde buldular. Etrafa boş boş bakıyordu.
 
     Mustafa Kutlu
 
 



 

       Cemil Emmi
 
     Kayseri'de yaşayan herkes bilir Cemil Emmi’yi. Biz de çocukluğumuzdan beri tanır ve peşinden ayrılmaz­dık. Pejmürde bir kıyafetle dolaşırdı Cemil Emmi. Aya­ğında lâstik ayakkabı, bacağında eski bir şalvar ve uzun, geniş, eski bir ceket giyerdi. Şalvarını, beline doladığı bir iple bağlardı. Küçük boyacı sandığı hiç eksik olmazdı sır­tından. Kışın giydiği elbiseleri çoğunlukla yazın da giydi­ğinden, o kalın esvapların içinde, güneşin alnında kan ter içinde kalırdı. İri yarı, güçlü kuvvetli bir adamdı. Hep sessiz ve dalgın olurdu. Herkesle kolay kolay konuşmaz­dı.
 
     Kiminin gözünde meczup, kiminin gözünde deli, ki­minin gözünde bir veli idi Cemil Emmi. Ama şehir hal­kının büyük çoğunluğu, onun bir ermiş olduğuna inanır, saygı gösterirlerdi.
 
     Kapalı çarşıda, Talas durağında, ara sıra yanlarına uğ­radığı dostları, ahbapları vardı. Bu mekânlar dışında pek bir yerlere uğramazdı. Sırtındaki boya sandığı ile onu, genellikle Kale çevresinde ve çarşı içinde görürdük.
     Yerli olsun yabancı olsun Cemil Emmiyi tanıyanlar veya adını duymuş olanlar, ona rastlamayı bir şans bilir, ona dokunmak, onunla konuşmak için can atarlardı.
 
     Kimseyi kırmak istemeyen Cemil Emmi, bu insanların kimiyle bir iki lâf eder, kimine de, cebinden hiç eksik etmediği yüzüklerden, mavi boncuklardan verirdi. Hedi­ye ettiği bu boncuklardan dolayı "Mavi Boncuklu Cemil Emmi” diye de bilinirdi. Yanına gelenleri boş çevirmezdi, kız çocuklarına toka, firkete dağıttığı da olurdu. Cemil Emmi’den hediye almak insanları son derece memnun ederdi. Alanlar rahatlar, sevinir, alamayanlar üzülürlerdi.
     Cemil Emmiden hediye alabilmek, halkın arasında 'iyi insan' olmanın göstergesi gibiydi çünkü. Kimseyi armağansız göndermez, bol bol boncuk, yüzük dağıtırdı ama bazı insanlara karşı, genellikle de bazı kadınlara karşı, her nedense son derece soğuk davranırdı. Onlarla ko­nuşmadığı, hediye vermediği gibi, yanlarından da kaçar gibi uzaklaşırdı.
 
     Arada bir sokak aralarından geçtiğinde, mahallenin kadınları hemen toparlanıverir, oturanlar ayağa kalkar, başlarını örter, ona bir şeyler ikram edebilmek için birbirleriyle yarışırlardı âdeta. Kimisi yemek, kimisi su, ayran vesaire koştururlardı, ama Cemil Emmi'nin bir şey yediğini, bir şey aldığını hiç görmedim. Bazen, ikram edi­len ayranlardan bir iki yudum içer, bu da mahalle sakin­lerini çok memnun ederdi. İnsanlar onun hayır duasını alabilmek için elinden geleni yapardı. Halkın nazarında bir ermiş, bir veli idi Cemil Emmi. Herkes onunla ilgili doğaüstü anılar, mucizevî olaylar anlatırdı.
 
     Ona deli gözüyle bakanlar bile, dinledikleri bu öykü­lerden dolayı, Cemil Emmiyi kıracak, incitecek davranış­lardan kaçınırlardı. Biz, çocukluğumuzdan beri, onu ne­rede görsek hemen yanına koşardık. Çocuklara karşı son derece şefkatliydi, onları sever, hoşnut etmeye çalışırdı.

     Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz.



 

      Yazının devamı

       Cemil Emmi ile ilgili rivayetler hakkında bizim de şahit olduğumuz olaylar vardır. Bunlardan birini, okulların tatil olduğu bir yaz günü yaşamıştık. Ertuğrul adlı bir arkadaşım vardı. Demiryolu lojmanlarında oturuyorlardı. Lisede okuduğumuz yıllardı. Ertuğrul’la birlikte dolaşır­ken, Cemil Emmiye rastladık. Hunat camiine doğru gidi­yordu. Yine insanlar sarmıştı etrafını, başı kalabalıktı. Biz de yaklaştık, birkaç adımlık bir mesafede durduk.

     Yanındaki yaşlı insanlarla konuştuktan sonra bize döndü, başıyla işaret ederek Ertuğrul’u yanına çağırdı ve ona;

     “Anan baban geldi, anahtar bekliyorlar, eve gitde­di.

     Birbirimize baktık, şaşırmıştık.

     “Hemen gidelim” dedi Ertuğrul. Evin yolunu tuttuk, epeyce uzak bir yerdi. Eve vardığımızda bir de ne göre­lim, ellerinde sepetler, valizler, kapının önüne oturmuş annesi, babası Ertuğrul’u bekliyorlardı. Meğer on gün önce Adana’ya, akraba ziyaretine gitmişler, giderken de anahtarı Ertuğrul’a bırakmışlar. Ertuğrul'un onların gel­diğinden haberi yoktu. Cemil Emmi söylemese, yatma vaktine kadar da eve gitmeyecekti.

     Bir keresinde de, Sivas’tan gelen bir kadın, yana yana Cemil Emmiyi arıyordu. Yaşlı, şişman, herkesin ‘Hacı Anne’ dediği, namazında niyazında, çevresinde hürmet gören bir kadın. Cemil Emminin adını duymuş ille de onunla görüşmek, duasını almak istiyor. Kara çarşaflar içinde, gözlerinden başka her tarafı kapalı. Hunat camiinin önünde bulursun demişler, orada beklemeye başla­mış. Epey bekledikten sonra Cemil Emmi görünür. Ka­dın sevinerek ona doğru koşturur, ama Cemil Emmi ka­dını görünce durur, irkilir, geriye çekilir ve camiye bile girmeyip, hızlı hızlı yürüyerek kalabalığa karışıp kaybo­lur. Kadın çok üzülür, yıkılır âdeta. Çevresindekiler; onun, bütün kadınlara böyle davrandığını söyleyerek tesel­li etmeye çalışırlar, ama kadın sarsılır, mahcup bir vazi­yette yığılır kalır oraya. Yaşlılar, Cemil Emminin bazı kadınlardan ‘aslandan kaçar gibi’ kaçtığını anlatırlar.

     Zengin fakir ayırımı bilmez Cemil Emmi. Gözü tok bir insan. Çok şey vermek isterler, ama kabul etmez. Sırtından indirmediği boyacı sandığı ile tanıdıklarının ayakkabılarını boyar, alnının teriyle kazandığı bu küçük paralarla geçinir, üstelik de muhtaçlara yardım eder. Hamallık yapan Nuri’ye karşı derin bir muhabbeti vardır. Nuri meczup, zavallı, genç bir adam. Omuzunda ipi do­lanıp durur Kale’nin içinde. Cemil Emmi onu her gördü­ğünde yanına varır, elini tutar, bir süre yan yana yürürler, “Helâl, helâl.." der Cemil Emmi ve cebindeki bütün paralan Nuri’ye verir.

     Kayseri’nin yerli halkından Cemil Emmi Deliklitaş mahallesinde doğmuş, Talas’ta. Harman mahallesinde ikamet ediyor. Boylu poslu, güçlü kuvvetli, sağlıklı bir adam. Hiç evlenmemiş. İhtiyar bir annesi var. Annesine çok düşkün ve onun hiç bir hizmetini eksik etmiyor. Cuma namazlarını Hunat camiinde kılıyor. Şehre beledi­ye otobüsüyle gelir, çoğu kez de yaya döner. Gittiği yer­de, kendi kendine bir şeyler söylenir, başı yerde, dalgın dalgın yürür.

      Sayfanın devamı için diğer sayfaya geçiniz




 

     Yazının devamı

     Yine bir gün şehre gelirken, otobüs sürücülerinden biri, onu, yolda görür, ama durup almaz. Şehre geldiğin­de bir de bakar ki Cemil Emmi durakta oturmuyor mu? Şoför şaşırır, “Sen arabana almadın ya, bak Allah getirdi beni” der Cemil Emmi…

     Onun sergilediği olağanüstü hâllerle ilgili pek çok ri­vayet anlatılır. Hacdan gelen Hacılar, Cemil Emmiyi Kâbe’de gördüklerini ısrarla anlatırlar. Öyle üç beş kişi de değildir bunları söyleyenler. Oysa Cemil Emmi'nin, Hac mevsiminde Kayseri’de olduğunu hepimiz gözlerimizle görürdük. Onun nasıl olup da, aynı anda hem Kâbe’de hem Kayseri’de bulunabildiğini bir türlü aklımız almazdı.

     Tanıdıklarımızdan biri eşiyle Konya'ya, Mevlâna’yı zi­yarete gidecek. Öğretmen emeklisi, aydın bir insan. Yola çıkacakları gün, çarşıda Cemil Emmi’ye rastlarlar, selâm vermek için yanına vardıklarında; “Mevlâna’ya gideceksiniz, güle güle gidin, selâm götürün, gelirken de bana taş getirin” der.

     Cemil Emmi türbelerden taş toplar, bunları ceket ko­lu genişliğinde, uzun bir torbada biriktirirdi.

     Koçcağız köyünden Deli Hacı, manevî âleme gönüllü, cezbeli bir insan. Cemil Emmi’ye karşı da yoğun bir mu­habbeti var. Çevresinde gezinir, ona yakın olmaya çalışır, içinden de ‘Cemil Baba bana da himmet etse’ diye geçirip durur. Bir gün Kağnı pazarında karşılaşırlar. Hacıyı yanı­na çağırır Cemil Emmi, gözlerini gözlerinin içine diker ve birden omuzundaki boyacı sandığını çıkartıp;

     “Tak şunu sırtına!” der.

      Hacı sandığı omuzlar.

     "Yürü!!"

     Hacı yürümeye başlar, başlar ya, o yürüdükçe bir yı­ğın insan da peşinden gelir, etrafındaki kalabalık çoğalır, bir insan selinin arasında kalır Hacı. Yüzlerce insan ba­şında.. Kimi elini öpmeye çalışır, kimi boncuk, kimi dua ister. Üstüne bir ağırlık çöker Deli Hacı'nın. Kan ter için­de kalır. Gözleri görmez, dizleri tutmaz olur. Başı döner, soluğu kesilir. Öldü ölecek, düştü düşecek, yüzlerce insan lime lime kopartıyor etlerini.

     "Meğer Cemil Babanın çehresine bürünmüşüm, her­kes beni Cemil Baba sanıyor, Cemil Baba gibi görünüyor!"

     Derken yine Cemil Emmi yetişir imdadına, sandığı omuzundan alır;

      Sayfanın devamı için diğer sayfaya geçiniz




 

     Yazının devamı

     Elvan Usta’nın evi Söğütlüönü mahallesinde o sıralar. Yol ehli, otuz yaşlarında, işsiz güçsüz, fukara bir garip Elvan Usta. Bir sürü çoluk çocuk, hepsi de okuyorlar üstelik. Cemil Emmi durumunu bildiğinden arada bir, Elvan’ın evine uğrar, köylülerin getirdiği un, bulgur, yo­ğurt, tarhana ne olursa verir, namazını da burada kılar, dinlenir, gider.
 
     Elvan’ın bir de yakın arkadaşı var, İdris Eroğlu. O da manevî âleme tutkulu biri. Cemil Emmi’yle sohbet et­meye çok istekli. Hazretin buraya geldiğini bildiği için, her gün Elvan’ın evine gelip Cemil Emmiyi bekliyor. Ni­hayet bir gün, evde bir araya gelirler. Hazretin namazda okuduğu duaları çok merak ediyor İdris efendi;
 
     "Namaz kılarken yanında olsam da, hangi duaları okuduğunu öğrensem” diye kurarken,
 
     “Gel seninle namaz kılalım” der Cemil Emmi. “Ben imam olayım, sen de cemaat”
 
     İdris Efendi buna çok sevinir.
 
     "Sanki kalbimi okudu mübarek.” Der
 
    Cemil Emmi’ye ait bazı sırları öğrenecek olması onu heyecanlandırır; "Hazretler, mutlaka bizim bilmediğimiz dualarla kılar namazı” diye düşünür. Birlikte namaza dururlar, Cemil Emmi önde, İdris Efendi arkada.
     “Allahu Ekber”  deyip namaza girer Cemil Emmi, ve hep;
     "Allah Allah…!!!, "Allah Allah…!!!" diyerek bitirir namazı.
İki rekat boyunca ağzından "Allah" kelâmından başka söz çıkmaz.
 
     Derin bir hayal kırıklığı İdris Efendi'de. Şaşırıp kalır. Oysa o, Cemil Emmi'nin ağzından, şimdiye kadar hiç duymadığı dualar duyacağını, halkın bilmediği bazı sırları öğreneceğini ummakta.
 
     Merak içinde, durur duramaz., bütün cesaretini topla­yıp, sorar; “Baba, der, hep Allah Allah diyerek namazı ta­mamladınız, neden başka dua etmediniz?”
     Şöyle belli belirsiz, hüzünlü hüzünlü gülümser Cemil Emmi, gözlerini yumar;
     “Keramet bekleme” der, “keramet bekleme.."
     Allah'tan büyük âyet, Allah lâfzından büyük dua mı var?”
     Bir gün de Elvan’ın evine, terzi elinde özel olarak di­kilmiş, yepyeni bir elbiseyle gelir Cemil Emmi. Bir köşe­ye oturur, iğne, iplik ister evin hanımından.
     Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz
 
 



 

      Yazının devamı

        Kadın:
      “Cemil Baba dikilecek bir şey varsa izin ver ben dike­yim” diye rica ederse de;
     “Yok” der Cemil Emmi. Ve yepyeni elbiseyi omuzla­rından, sırtından söker, sağından solundan yırtar ve bir çuvaldıza geçirdiği kalın, beyaz bir iple, söktüğü yerleri yeniden alelusul diker.
 
     Ve oradakilere;
     “Ne güzel oldu değil mi!” der.
     “Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş böyle güzel olur işte.”
 
     Meydani, 1960 yılında köyü olan Küçük Tuzhisar’da çobanlık yapıyor. Köyden de bir kıza vurgun. Önünde bir sürü, elinde kırık bir saz, dolanıp duruyor dağ bayır. Yalnız kalmayı, derin düşüncelere dalmayı da çok sevi­yor.
 
     Bir gün,  koyunları otlatırken, uyuya kalır dağın başın­da. Ve rüyasında, aksakallı bir ihtiyar görür, yanında da sevdiği kız. Cebinden bir elma çıkartıp dörde böler ihtiyar, üç dilimini paylaşıp yerler, dördüncü dilimi de kaldırıp göğe atar ihtiyar ve,
     "Sana Meydanî adını verdim" deyip kaybolur.
 
     Birden uyanıverir Meydani. İçinde bir yangın, ciğerle­rinde bir sızı.Mecnun’a döner..
     Dağ taş inlemekte. "Kuş ötse Allah diyor, koyun me­lese Allah diyor” Yüreğinde sönmez bir ateş, bir alev, ortaya düşer. Uykuyu düneği yitirir. Sürekli cezbe hâlin­de. Millet garip garip ona bakıyor, delilendi sanıyorlar. Ne yer bildiği var, ne gök. O dağ senin bu tepe benim, köyün çocukları arkasında dolanıp duruyor. Durur du­ramaz, eder edemez..
 
     “Bir çare olursa Cemil emmiden olur” deyip, Kayseri’nin yolunu tutar. Talas’ta bir akrabanın evine misafir olur. Akraba da Cemil Emmi'nin komşusu. Başlar akşama kadar Cemil Emmi'nin kapısını beklemeye. Lâkin bir türlü konuşma imkânı bulamaz. Cemil Emmi eve gelince peşinden o da seğirtir ama her defasında, Cemil Emmi kapıyı arkadan sürgüleyip, kovar Meydanîyi, ama kapıyı beklemekten vazgeçmez Meydanî de. Nihayet bir akşam, Cemil Emmi, eve girmesine izin verir. Karan­lık, çıplak, fukara bir ev. Sessiz, ıssız, füsunlu. Gözleri karanlıkta kıpkırmızı, ateş gibi yanıyor Cemil Emminin. Çok daha heybetli görünüyor., büyüyor, büyüyor... devle­şiyor. Saçları aslan yeleleri gibi. Dizlerinin bağı çözülüyor Meydanî’nin. Bir korku, bir endişe, bir titreme... Uzun süren bir sessizlik.. Ve neden sonra;
 
     “Yarın kalk İtfaiye Meydanına git”, diyor Cemil Em­mi. “Elmalılı bakkal Ahmet'in dükkânını bul, içeri gir... Derdinin dermanı, aradığın zat orada.”
 
     Sabahı zor eder Meydanî. Ve sabah kalkar kalkmaz doğru Cemil Babanın tarif ettiği adrese gider.
 
     “Sordum, gösterdiler, dükkânı buldum, içeri girdim ve girer girmez dondum kaldım! Rüyamda gördüğüm zat orada oturmuyor mu? Uzun boylu, zayıf, sakallı, esmer bir adam. Üstünde kara bir palto, başında beyaz bir tak­ke.. Rüyamda da aynı kıyafetle görmüştüm." Hazret, sanki daha önceden tanıyor gibi “Gel bakalım Meydanî, biz de seni bekliyorduk " diyor.
     Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz
 
 



 

      Yazının devamı

      Meydanî sarhoş gibi, ne ettiğinden habersiz, yaklaşıp elini öpüyor. Rüyada gördüğü zat yanına oturtuyor Meydanî’yi sırtını sıvazlıyor ve birkaç dakika sessiz öyle kal­dıktan sonra, kalkıp gidiyor.
      “Üstümden dağlar kalkmış gibi serinledim”, diyor Meydanî. "İçime bir huzur doldu. O günden beri kırk kü­sur yıl geçti ben o zatın yolundan giderim. Kalpaklıoğlu Hacı Mehmet Efendiydi bu. Derdimin dermanını bana Cemil Baba gösterdi. Allah ondan razı olsun.”
           
      Cemil Emmi altı ayda bir, yılda iki kez İstanbul’a gi­derdi. Orada Hacı Mehmet Aksakal Efendinin evine mi­safir olurdu. Ve İstanbul’a varır varmaz, ilk iş olarak, Hacı Samî Efendi’yi ziyaret ederdi. Yine bir İstanbul sefe­rinde, Hacı Sami Efendi’yi ziyaret eder.
 
       Hacı Sami Efendinin Hacca gideceği sıralar.
      Birbirini seven iki zat, bir süre diz dize otururlar ve Hacı Sami Efendi’ye;
       “Vefat edip Kâbe’de kalacaksın., oraya gömecekler. Hayırlı olsun” der.
      Helâlleşip ayrılırlar. Gerçekten de Hacı Sami Efendi o yıl Kâbe’de vefat eder ve oraya defnedilir.
 
Metin Kutusu: - • • ■ -      Cemil Emminin İstanbul’da da çok sayıda seveni var­dır. Her yıl 15-20 kişilik grup hâlinde Kayseri’ye gelen bu kişiler, Cemil Emminin mezarını, evini, oturup kalktığı yerleri ve Kayseri’deki türbeleri ziyaret edip, giderler. Bu guruba mensup 50-55 yaşlarında avukat bir hanım, Hunat Camii önünde bir taşın üzerinde, iki saate yakın otu­rup, tefekkür ediyor. “Mümkün olsa da yıllarca otursam burada diyor. O, burada oturup ayakkabı boyamıştı.. Onun mis gibi kokusu hâlâ durmaktadır burada.” Yine aynı gruptan bir bey de Cemil Emmi için şöyle diyor; “İnsan doğduğu yerde bir deli, bir meczup sanılabilir veya böyle görünebilir ama bilenler bilir ki, o, zamanımı­zın sultan velilerindendi.”
 
      Esnaftan Abdullah Efendinin babası, bir gün Cemil Emmiyi rüyasında görmüş. Cemil Emmi, beyazlar içinde, üzerinde yeşil bir cüppe., büyük bir cami minberinde vaaz ediyor, dinleyenler de hep ak sakallı, yeşil sarıklı insanlar...
 
      Uzun süre bu rüyanın etkisinde kalıyor adam, ille de evine gidip Cemil Emmiyi ziyaret etmek istiyor.' Yaşlı, hâlsiz bir adam. Abdullah, babasının isteğini geri çeviremez. Birlikte bir akşam Talas’a giderler. Hava soğuk, rüzgârlı, ortalık karanlık. Evi bilmiyorlar. Binlerinden soracaklar ama gece vakti gelip geçen de yok. Çaresiz, bir saat soğukta dolanıp dururlar. Gözleri Cemil Emminin evini tarif edecek birini arar. Ama ortalıkta kimseler yok. Karanlıkta dolanıp dururken, bakarlar ki, karşıdan bir adam onlara doğru gelmekte. Adres soracak birini bul­duk diye sevinerek adama doğru koşarlar. Bir de ne gör­sünler, gelen adam Cemil Emmi’nin ta kendisi değil mi?
 
      Sevinç, heyecan, şaşkınlık içinde kalırlar. Ve onlar da­ha ağzını açamadan; “Hacı Efendi yorulmasın diye ben sizi karşılamaya geldim” der Cemil Emmi.

      Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz
 
 



 
     
Yazının devamı

      Bir doktor arkadaşımıza da, tedavi ettiği hastalarından biri teşekkür mahiyetinde, bir kuzu getirip hediye ediyor. Doktorun kuzuyu barındıracak yeri yok, apartmanın kömürlüğüne kapatıyorlar, bir gün iki gün, zavallı hayvan karanlık yerde meleyip duruyor, komşular rahatsız olu­yor. Bakarlar olacak gibi değil, çaresiz, kesmeye karar verirler. Doktor, bir kasap bulmak için sokağa çıktığında, Cemil Emmiye rastlar, selâmlaşırlar. Cemil Emmi ona bir yüzük verir ve ortada kuzu falan lâfı yokken;
      “Kesme kesme” der, “Hisarcığa gönder.”
      “Elim ayağım döküldü” diyor doktor, “şaştım kal­dım!”.
 Kuzuyu kesmekten vazgeçiyorlar. Ancak Hisarcıkta tanıdığı kimse yok, kime vereyim diye düşünürken;
      “Birden aklıma geldi", diyor. “Muayenehanede çalışan çocuğa vereyim, o ne yaparsa yapsın dedim.”
       Çocuğu çağırıyor,
       “Bu kuzuyu sana versem bakabilir misin?" diye soru­yor.
      “Tabiî bakarım hocam”, diyor çocuk. “Bizim Hisarcık’ta bağımız var. Bırakırım içine, orada büyür.”
      “Şehirde oturdukları için, onu Kayserili sanıyordum”, diyor doktor.. “Hisarcıklı olduğunu da, bağlarının bulun­duğunu da bilmiyordum.”
 
      Bir Allah dostu Cemil Emmi.
 
      Değişik hâllerin zuhur ettiği, Kayseri’nin manevî şah­siyetlerinden biri. Dünya nimetlerine sırtını dönerek sürdürdüğü ömrünü, 1982 yılında tamamlar.. 6 Kasım 1982 tarihinde 80 yaşında iken Hakk’ın rahmetine kavu­şur. Günlerden Cumartesi. Cenazesi ertesi gün Hunat Camiinden kaldırılır. Kalabalık bir cemaat eşliğinde Talas mezarlığına defnedilir.
      Vefat etmeden bir hafta önce, bütün dostlarına tek tek uğrayıp onları ziyaret ediyor; “Ben uzun yola gidiyo­rum, hakkınızı helâl edin” diyerek helâlleşiyor.
 
      Ölümünün arifesinde, Cuma namazını kılmak için Kayseri’ye gelirken, yolda, otobüsün içindekilere; “Ben yarın anama gideceğim. Hakkınızı helâl edin” diyor.
 
      Cuma namazı çıkışında, Seyyid Burhaneddin hazretle­ri türbesini ziyaret ediyor. Ve ertesi gün, yeğeninin evin­de, sırtını bir yastığa dayayıp, sağ eli yanağında, dualar ederek, Hakkın rahmetine kavuşuyor.
 
      Kiminin Talaslı Cemil, kiminin Boyacı Cemil, Mavi Boncuklu Cemil, Deli Cemil, Cemil Emmi, Cemil Baba, kiminin Hacı Cemil diye tanıdıkları Cemil Emminin me­zarı Talas’tadır.
 
      Vefatından üç yıl sonra, yakınlarından biri, onu rüya­sında görüyor. “İyiyim ben” diyor, Cemil Emmi, “ama başucumdan mezarıma su giriyor”. Toplanıp hemen me­zarını açarlar. Hâlâ kefeninin sararmadığını, teninin çü­rümediğini, gerçekten de baş tarafından su girdiği için kefenin bu kısmının biraz solduğunu görüyorlar. Mezarı­na giren su akıntısı önlendikten sonra, bir de türbe ya­pıldı üzerine.
Cemil Emmi Talas mezarlığındaki bu türbesinde yat­maktadır.
 
      Emir KALKAN’ ın “Kanatsız Kuşlar Şehri” adlı kitabından alıntıdır.
 
 
 
 



 

      Saygılı Çocuklar, Saygı Duyulan Çocuklardır
 
      Günümüzde anne babaların, “Bu zamanda çocuk yetiştirmek kolay mı?” diye yakındıklarına sık sık şahit oluruz. Evde büyüklerine, okulda öğretmenine karşı gelen, sosyal ortamların gerektirdiği hassasiyetleri ve kuralları hiçe sayan asi çocuklar, şimdiki neslin profilinde hiç de abes durmuyor. Dizi ve çizgi filmlerdeki karakterlerin uygunsuz davranışları, arkadaş ortamındaki lakayt tutumlar sayesinde önce çocuğun gözünde normalleşiyor, ardından da kişiliğine etki ederek pekişiyor.
 
      Ancak çocuğun saygısız olmasının sorumluluğunu tamamen dış ortama yüklemek doğru değil. Zira kişiliğin oluşmaya başladığı ve ahlaki değerlerin kazanıldığı ilk yer olan ailede iyi bir terbiye alan çocuk, böylesi çevrelerden en az zararla çıkıyor. Sosyal hayata ilk adımlarını ailesinde atan çocuk saygı veya saygısızlığı da ailesinden öğrenir. Bu nedenle çevre şartları ne denli kötü olsa da, çocuğundan şikayetçi olan ebeveynlerin önce aile içindeki eğitim metotlarını gözden geçirmeleri gerekiyor.
 
      Sadece büyüklerin değil miniklerin de sevgi ve saygısını kazanan Efendimiz (s.a.v) evlatlarının saygılı olmasını isteyen anne babalara şu tavsiyede bulunuyor: “Çocuklarınıza saygılı olun ve onlara en seçkin ve edepli biçimde davranın.” Bir başka hadisi şerifte ise Efendimiz “Çocuklarınıza ikram edin ve güzel terbiye verin” diyor. Uzmanların görüşleri de Efendimiz’in hadislerine paralel. Saygıyı sadece çocuktan beklemenin yanlışlığı olduğunu vurgulayan pedagoglar, saygının ancak karşılıklı olduğunda bir anlam ifade edeceğinin üzerinde duruyor.
      Ancak birçok anne baba duruma bu açıdan bakamıyor. “Çocuğunuza yeterince saygı gösteriyor musunuz?” sorusuna, “Neden ben saygı duyayım, o bana saygı duysun, ben anneyim/babayım!” cevabını verebiliyorlar. Bazı ebeveynler ise fazla düşünmeden “Tabii ki saygı duyuyorum!” diyerek kestirip atabiliyorlar. Oysa olay irdelendiğinde hiç de göründüğü kadar kolay olmadığının farkına varılır. Zira çocuğa saygı duymanın da bazı incelikleri var.
 
      Çocuklarımız mülkümüz değil
 
      Ebeveynlerin çocuğundan saygı beklerken ona saygı duymaya gerek görmemeleri, çocuklarını bir ferd olarak kabul etmeyip kendilerine ait bir mülk gibi değerlendirmelerinden kaynaklanıyor. Oysa onların da kendilerine ait his dünyalarının olduğu, olaylar ve tavırlar karşısında birtakım düşüncelere sahip olabileceği unutulmaması gereken bir gerçek.
 
Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz
 



 
      Yazının devamı

      “Ben çocuğuma saygı gösteriyorum” diyen anne babalardan bazıları da saygı kavramını yanlış değerlendirebiliyor. “Çocuğumun bütün ihtiyaçlarını elimden geldiğince karşılıyorum. Yemeyip yediriyorum. Onu gözümden sakınıyorum, daha ne yapayım?” diyor. Fakat çocuğun ihtiyaçlarını gidermek veya her istediğini vermek onu saygılı bir birey olarak hayata hazırlamak için yeterli değil. Ebeveynler çocuklarının nasıl olmasını istiyorsa, o şekilde davranmalılar. Anne baba tarafından kibar davranılan çocukların nezaket ve görgü kurallarını kazanması da kolay olur. Ebeveynler çocuktan bir şey istediğinde ricada bulunarak “teşekkür ederim”, “lütfen” gibi ifadeler kullanmaya özen göstermeliler. Özellikle argo kelimeler “lan, hişt, ulan…” gibi sözleri kullanmamalılar.
 
      Saygı ve nezaket eleştiriyle değil takdirle öğretilir
 
      Çocuk eğitimi uzmanlarına göre, saygılı ve erdemli bireyler yetiştirmenin en etkili yolu olumlu davranışları takdir etmektir. Örnek olarak yemeği çatal kaşık kullanmadan eliyle yiyen bir çocuğa, “Elinle yeme” diye bağırılmamalı. Çünkü olumsuz davranışlara verilen bu tarz tepkiler, çocuğu inatçılığa sevk edebilir. Bunun yerine yemeğini güzel bir şekilde yediği bir an yakalandığında “Çatalını ne kadar kibar tutuyorsun. Yemeğini kendi önünden yediğin için aferin sana” gibi ifadeler çocuğun olumlu davranışlar kazanmasını pekiştirir. Öte yandan çocuğa konu hakkında ne yapılması gerektiği de net bir biçimde belirtilmeli. Nitekim yemek konusunda Efendimiz (s.a.v) bir çocuğu şöyle uyarmıştır: “Ey çocuk besmele çek ve önünden ye.”
      Çocuğunuzun hatalarını toplum içinde onurunu zedelemeden anlatmalı, gerekli ikazı da aynı şekilde yapmalısınız. Toplum içinde utandırılan bir çocuk kendisini dışlanmış hisseder ve size karşı saygısı zedelenir. Ayrıca öfke duygularını kazanmasına zemin hazırlamış olursunuz. İlla ki bir şeyler söylemeniz gerekiyorsa çocuğu nazikçe bir kenara çekerek konuşmalısınız.
 
      Evde, olumsuz davranışları olumluya çevirmek için aile içi provalar yapabilir, oyunlar oynayabilirsiniz. Örnek olarak çocuğunuzun kendi cümleleriyle kendini tanıtmasını isteyebilirsiniz. Önce kendinizi tanıtarak başladığınızda bunun aile boyu eğlenceye dönüştüğünü göreceksiniz. Tanışmanın nasıl olacağı, selam verme adabı, teşekkür edilmesi gerekli olan yerler, özür dileme usulü, sofra adabı, misafir karşılama ve uğurlamanın ve kapı çalmanın usulü gibi konular; aile içerisinde piyes veya oyun şeklinde eğlenceli bir metotla öğretildiğinde çocuğun bu davranışları benimsemesi daha kolay olacaktır.
 
      Çocuk da olsa her insanın kendine ait duygu ve düşünceleri vardır
 
      Ebeveynlerin en çok yaptığı hatalardan biri de çocuğu bir ferd olarak kabul etmemeleridir. Oysa çocuk da olsa her insanın kendine ait duygu ve düşünceleri vardır. Bu nedenle fikirlerine saygı gösterilmelidir. Ancak bu, çocuğun yanlışlarına göz yummak anlamına gelmez. Hataları görmezden gelmekle, fikirlerine saygı duymak ayrı şeylerdir. Mesela kış mevsiminde kısa kollu giymek isteyen çocuğun dediği yapılmaz, fakat renk seçimi konusunda anne babanın çocuğa saygı duyması gerekir.
 
      Çocuğun kendine ait odası veya eşyalarına, ebeveyn bile olsa kimse tarafından izinsiz dokunulmaması gerektiği bilinmelidir ki, o da başkalarının eşyalarına saygı duymayı öğrenebilsin. Bu tarz davranışlara dikkat edilmezse saygıyı öğretmek için söylenen sözler havada kalır. Özellikle “Bu ne biçim davranış! Ne yapmaya çalışıyorsun sen!” gibi olumsuz ifadeler, yüksek ses tonu ile konuşma ve kaba tutumlar çocuğu ebeveynden uzaklaştırır.
 
      Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz
 



 
      Yazının devamı

      Anne babaların en çok şikayet ettikleri konulardan biri de konuşurken çocukların söz arasına girmesidir. Bu durumdan rahatsız olan ebeveynler çocukların bazı olaylar karşısında heyecana kapılıp, anne baba veya büyükler sohbet ederken dahil olmak isteyebileceklerini unutmamalılar. Bu gibi durumlarda kızıp bağırmak yerine, “Bak kızım, şimdi babanla konuşuyorum. Sözüm bitince seni dinleyeceğim” demeliler. Konuşma biter bitmez de “Evet kızım, şimdi seni dinliyorum” diyerek çocukla konuşma ortamını geciktirmeden sağlamalılar. Çocuk bu şekilde duygularına ve kendisine önem verildiğini hissedecektir. Yeni konuşmaya başlayan ve sürekli sorular sorup bir şeyler öğrenmek isteyen çocukları sabırla dinlemek gerekir. Anne ve babası tarafından ilgiyle dinlenen bir çocukta, başkalarına saygı duyma ve değer bilinci gelişir.
 
      Eşler arası saygısızlık çocuğu etkiler
 
      Eşlerin birbirine karşı takındıkları kötüleyici ve küçük düşürücü tavırlar, saygıyı ve aile birliğini bozan şeylerdendir. Çocuğuna verdiği sözleri tutmayan, ev içinde veya toplulukta birbirine saygısızca bağıran, küçümseyici tavırlar takınan ebeveynler, çocuklarının kendilerine duymakta olduğu saygıyı ortadan kaldırır. Çünkü onun için en değerli varlık ebeveynidir. Anne babası arasında saygı olmadan onun ebeveynini gerçekten beğenip sevmesi mümkün olmaz.
      Profesör Dr. Nevzat Tarhan, çocuklara saygı bilincini kazandırmada anne baba tutumlarının önemli bir etken olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Büyükler rehberlik rolünü doğru üstlenebilirlerse çocuk hayatı tanır. Nerede, nasıl davranacağını öğrenir. Aileler saygısızlık, haksızlık yapan çocuğa mutlaka müdahale etmelidir. Fakat bunu çocuğa konuyla ilgili farkındalık kazandırarak, yaptığının neden yanlış olduğunu anlatarak yapmalıdırlar. Çocuğun saygısızlık yapmayı bir yöntem haline getirmemesi ve huy edinmemesi için çaba göstermek gerekir.”
 
      Açıklama yapın
 
      Davranışları eleştirilen çocuk soru sorarak itiraz ettiğinde anne veya babasından doğru ve açıklayıcı cevaplar almalıdır. Kendi fikirlerini oluşturmayı, mantık yürütmeyi, muhakeme etmeyi öğrenmesine fırsat verilmelidir. Çocuğun kendine olan saygısını artırmanın bir diğer yolu da, onun tercihleri ve duygularını kabul etmektir. Daha faydalı gördüğü konularda veya kendi düşüncesine yakın olanı tercih etme noktasında çocuğunu zorlayan anne baba, çocuğunun olumsuz tavırlar sergileyebileceğini ve özgüvenini olumsuz etkileyeceğini bilmelidir.
 
      Çözüm, saygı ve sevgi içinde verilen bir eğitim
 
      Saygı ve sevgi kavramı her milletin örf, adet ve gelenekleriyle şekillenerek bir bütün oluşturur ve eğitimde etle kemik gibidir. Hadisi şeriflere göre çocuğun babası üzerindeki haklarından biri de güzel ahlak sahibi olarak yetiştirilmektir. Efendimiz (s.a.v) bu hususta “Bir baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha iyi bir miras bırakmış olamaz” buyuruyor.

      Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz
 



 
      Yazının devamı

      İnsan, fıtratından dolayı her çevreye uyabilecek kabiliyet ve yapıda yaratılmıştır. Yaratılmışların en mükemmeli olan insan, eğitilmediği takdirde en aşağılık duruma düşebiliyor. Terbiye edilerek yaradılışının özüne uygun yetiştirilirse paha biçilmez bir cevher olabiliyor. Bu anlamda, insanı bir inciye benzeten Mevlana’nın sözleri hepimiz için önemli mesajlar içeriyor: “Sen samanla karıştırılmış balçık içinde gizlenmiş bir incisin. / Ey güzel yüzlü! Yüzündeki çamurları yıkasan ne olur.”
 
      Ev içinde veya toplulukta birbirine saygısızca bağıran, küçümseyici tavırlar takınan ebeveynler, çocuklarının saygısını zamanla kaybeder. Çünkü çocuk için en değerli varlık ebeveynidir. Anne babası arasında saygı olmadan onun ebeveynini gerçekten beğenip sevmesi mümkün olmaz.
 
      Çocuk ne gördüyse onu taklit eder
 
      Son Osmanlı hanımefendilerinden yetmiş beş yıllık bir ömrün tecrübesini bizlerle paylaşan Günay Selçuk Hanım, Osmanlı’da öğretmenlik yapmış bir annenin kızı olarak Osmanlı aile yapısını şöyle anlatıyor: “Osmanlı ev kültüründe aileler genellikle birlikte oturduğu için, dedeler ve ninelerin çocukların eğitimi konusunda müspet tesiri vardı. Dini yönde telkin olurdu. Sureler, dini bilgiler çocuklara küçük yaşta öğretilirdi. Çünkü yedi yaşından sonra zihin köreliyor. Küçük yaşta öğrenmek lazım. Evlatlarımızı iyi yetiştirmeliyiz. Tabii yabancı dil de öğretmek gerekir. Fatih Sultan Mehmet’in yedi lisan bildiğini unutmayalım. Çocuklarımıza anlamaz öğrenemez diye bakmayalım. Onların beyni işlenmemiş bembeyaz bir kumaş gibidir. Ne yaparsak hepsini kaydediyor. Evde çok iyi olmak zorundayız. Aile içinde yalan söylememek lazım. Çocuk ne gördüyse onu taklit eder. ‘Bundan bir şey olmaz’ deyip yanlış davranışlar yapmamak lazım.”
 
      Efendimiz’in çocuklara sevgi ve saygısı
 
      Sahabeden Ebu Na’im (r.a) çocukluk yıllarında yaşadığı bir olayı şöyle anlatıyor: “Peygamber’in (s.a.v) kervanı Medine’ye yaklaşınca oyuna son verdik; sabırsızlıkla onun şehre girişini seyrediyorduk. Hiçbir şey bizi oyun oynamaktan alıkoymazken, onun mübarek ve güler yüzü bunu başarıyordu. Hz. Peygamber bizim için durdu ve sahabilerinden bize yolu açmalarını istedi. Bazı arkadaşlarım kendilerini onun kucağına atıverdiler, bazıları da yaramaz çocuklar gibi omuzlarına çıkmak isterken, sahabiler onlara mani olmak istediler. Fakat Peygamber (s.a.v) onları engelledi, sabır ve şefkatle çocukları kucakladı. Ben de diğer çocuklar gibi ona yaklaşmak için sabırsızlanıyordum. Fakat utanarak bir köşede durup diğerlerini seyrediyordum. O arada Efendimiz (s.a.v) beni fark etti. Tatlı gülümseyişi ile bana yaklaştı. Daha da yakınlaşınca ellerini açtı ve ben de ona adım adım yaklaştım. Beni kucaklayıp öptü ve başımı sevgi ile okşadı. Büyük bir mutluluk içindeydim. Hayatım boyunca Hz. Peygamber’in yanında olduğum o tatlı anları unutamam. Keşke o günlere geri döne bilseydim.”

      Kadriye Bayraktar
 
 



 
        

      Bir Meczubun Münacatı
 
      Ya rabbi!
 
      Kul, kul iken kendi cinsinden vazgeçmiyor.
 
      Kimi, yavrusu olduğundan çok seviyor cinsini (senin kulu­nu), kimi annemdir, babamdır diyerek. Ne güzel bir düzenek kurmuşsun! Kulların birbirini sevsin diye onları hem akraba kıl­mışsın hem muhtaç. Yaşadığı yer; mezralar, köyler, kasabalar, şe­hirler... Sanki kendi mülküymüş gibi hemşehri belleyip vazgeç­meyenler var aralarında. Allah Allah! Eski dostum diyen de bu­rada. Eski dost dedikleri de. Sen de biliyorsun. O benim mille­timden diyen de var aramızda. Uzaylıları bulsalar, cinlerle kar­şılaşsalar, Melekleri ve şeytanları tamsalar, eminim, dünyalıyız, cinsimiz aynı ve biz aynı kökteniz, toprağız, suyuz, kanız diye­rek bu kez başka türlü bir dayanışma, yardımlaşma, koruma ve kollama gerekçesi bulacaklar.
 
      Bulurlar rabbim, senin kulların bulur.
 
      Rabbim, biz insanken ve yaratılmışken böyleyiz. Sen bize benzemezsin. Âmenna. Amma, yarattıkların içinde sana benze­yen bir mahlûk varsa biziz, biz kullarınız. Öyle değil mi? İşte bundan dolayı bizden vazgeçmezsin Rabbim, benden vazgeç­mezsin? Vazgeçmezsin değil mi? Vazgeçmezsin, vazgeçmez­sin. Sadece sen değil; kulun - ki o bizim Efendimiz olur- de vazgeçmiyor. Miraca çıktığında bile bizi andı bizi. Arşına kadar çıktı da orada bile unutmadı. Doğduğunda unutmamıştı ki, arşın­da unutsun değil mi? Senin ve habibinin vazgeçmediğini gören meleklerin de vazgeçmedi bizden. Vazgeçmez. Onlar da istiğfar etti, selam etti bize. Duamıza amin dediler. Sen benden vazgeç­mezsin de ben senden vazgeçer miyim sanıyorsun. Hiç de bile. Senin habibin vazgeçmezken benden, ben neden vazgeçecekmi­şim kendimden.
 
       Vakıa ben de kızıyorum bazı kullara. Bazı kullara değil; birçok kula ben de kızıyorum. Hem de çok. Bilirsin ki kızdıklarım arasın­da ben kendim de varım. Bizzat. Bu durumda dikine gitmek bana zarar vereceğinden, hemen dönüyorum yarı yoldan. Sen büyük­sün, diyorum; sen âlimsin, diyorum. Sen affet, diyorum.
 
      Senin en çok sevdiğim yönlerinden birini söyleyeyim mi rabbim.

      Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz
 
 



 

      Yazının Devamı

      Hiçbir şeye muhtaç olmaman. İbadetimize abile. Evet, ibade­timize bile. Öyle kullar tanıyorum ki parası var ya, kendisi kesip biçmiyor ya, Müslümanlığını sadece kurbanda gösteriyor ve gö­zümüzün içine içine sokuyor. Bilmem ne vakfına kurban bağışla­mış; onu diyor. Ramazan ayında bir gün oruç tutmuş eskiden, ta çocukken. Onu söylüyor. Sonracığıma, patronunun eğitim vakfı­na yardım etmiş, bunu sadakaya, zekâta sayıyor. Ama iş nama­za geldi mi? İşte orada hem kendine yol vermiyor hem başkası­na. Namaz, ille de namaz. Erkeklerde namaz, kadınlarda örtü. Adamları deli ediyor bunlar rabbim. İlla içecekler, zıkkım içeseler. Görmediği bir koçu kurban olarak bağışladığı, faizle, iltimas­la, kaçakçılıkla kazandığı paradan meşhur vakıflara yardım et­tiği için övünen bu kullar var ya rabbim, sen onların namazları­na, oruçlarına, haclarına muhtaç olsaydın; kesinlikle senin başı­na kakarlar; yaparım ama deyip seninle pazarlığa tutuşurlardı. İstediklerini vermezsen bu kez seni ibadetsizlikten öldürürler­di. Sürüm sürüm süründürürlerdi seni rabbim. İyi ki hiçbir şeye, hiçbir şeyimize, ibadetimize bile muhtaç değilsin. İyi ki her şey­den beri ve müstağnisin. Sen zaten bundan dolayı Allahsın değil mi rabbim? Allah olmak. Biz bunu bilmeyiz, bilemeyiz ama sen Allahsın. Seni biliyoruz. Ama senin bildirdiğin kadar. Bu da ye­tiyor bize rabbim.

 

       Hep kızmıyorum ha! Bazı kullarını da çok seviyorum rab­bim. Oooo! Bayılıyorum. Sen de seviyorsundur onları, bilirim. Tertemiz giyinir onlar. Sofrası herkese açıktır. Hele sakinlikleri, teslim olmuşlukları yok mu? Beni bitiriyor. Bunun karşılığı ola­rak onlara bir şey veremiyorum. Zaten onlar o nesneyi de kabul etmezler benden. Ben de sevgi veriyorum onlara, seviveriyorum. Sen sevdiğin için seviyorum onları. Bu sevginin kaynağı sensin zahir. Adamların sanki sinirleri alınmış. Adamın evi mezarlığa bakıyor ama o hiç oralı değil. Hem doyum tokum yiyor, içiyor hem çoluk çocuğu ile oynuyor.

 

      Kabristan duvarına oturmuş, ayaklarım mezarlara doğru uzatmış, yemek yiyen ve üstüne de cigara tüttüren adamı çok sevdim mesela. Bir de camiye gelmiş, uzanıp uyuyan adamı. Bayıldım ona. Demek ki dedim, seninle arası çok iyi bu kulun. Yoksa burada yan gelip yatıp uyumak kimin haddine. Bir de her şeyi gülümseyerek karşılayanlar var. Ölümü bile. Evet, ölümü bile. Sen bilirsin onları. Bayılıyorum bu kişilere. Paraları yok ama dillerinde yok kelimesi de yok. Olur, bakarız diyorlar hep. Koca koca adam olmuşlar ama oturup ağlıyorlar. Çok ağlıyorlar rab­bim. Suya bakıp ağlıyorlar. Taşa bakıp ağlıyorlar. Ota bakıp ağlı­yorlar. Buluta, yağmura bakıp ağlıyorlar. Gizli de ağlıyorlar açık­tan da. Sen onlardan vazgeçmezsin rabbim.

 

      Sen kulundan vazgeçmezsin rabbim.

      Sen benden vazgeçmezsin.

      Vazgeçmezsin değil mi rabbim.

      Vazgeçmezsin, vazgeçmezsin.

      Vazgeçme benden rabbim.

 

      Kamil Yeşil’in “Yankısının Peşinde” adlı kitabından alıntıdır.




 

      Dondurulmuş Sessizlikler-Dondurulmuş Önyargılar

      Bugünün dünyası, insanlığın ayakta kalması için değil, vicdanın, merhametin ve adaletin ayakta kalması için değil; finansal sistemin ayakta kalması için olağanüstü çabalar harcayan bir dünyadır. Günümüzde hiçbir özgürlük, pazarın özgürlüğünden daha önemli değildir. Pazarın ihtirasları hepimizin, bütün bir insanlığın hayatını tehdit ediyor. Pazarın ihtirasları bütün toplumlarda çok büyük eşitsizliklere/yoksulluklara/mahrumiyetlere neden oluyor. Bütün dikişleri sökülmüş bir dünyada yaşadığımız halde, organize yalanların, aldatıcı maskelerin ve “Evrensel insan hakları beyannamesi” gibi uyuşturucu metinlerin tahakkümü sebebiyle gerçekleri göremiyoruz.
      Günümüzde hemen her şey sayısal ve mekanik bir dille tanımlanıyor, içerdikleri değerler ve niteliklerle değil. İkiyüzlülüğün sıradanlaşması, normalleşmesi, hiçbir ahlaki sisteme tabi olmayan bir dünyada yaşadığımızı gösterir. Gazze ve Guantanamo çağında hiç bir şey, demokrasilerin, insan haklarının, özgürlüklerin faziletinden söz etmek kadar saçma olamaz.
      Bugünün ikiyüzlü, dikişleri sökülmüş, pespaye dünyasında her şeyi, her durumu anlatabilecek kelimeler var, ancak, biz Müslümanların içerisinde yaşadığımız çok derin çelişkileri/çatışmaları ve patolojileri anlatabilecek, anlaşılabilir kılabilecek kelimelerimiz yok. Kapitalizmin/sekülerizmin/neoliberalizmin/materyalizmin bütün kavram ve kurumlarıyla belirleyici olduğu, İslam’ın ise hiçbir alanda, hiçbir belirleyiciliğinin olmadığı bir toplumda, Müslüman aydınlar/entelektüeller/gazeteciler/din adamları/politikacılar, bu yıkıcı/yakıcı sorunla yüzleşmeleri gerekirken, mezhep karşıtlıklarının, etnik karşıtlıkların sınırları dışına çıkmayı düşünmüyor oluşları utanç verici bir durumun adıdır.
      Gerçeklerden başka hiçbir şeyi söylememek için, büyük bir irade ortaya koyması gerekenler, bugün yalnızca gerçekleri söylemiyor, söyleyemiyor. Gerçekler karşısında dondurulmuş sessizlikler yaşıyor, dondurulmuş önyargıları temsil ediyoruz.
     Düşünen/araştıran/sorgulayan/eleştirebilen sahici/bağımsız düşünce adamlarının, kültür adamlarının, entelektüellerin oluşturduğu toplumlarda, gerçekler ne pahasına olursa olsun gizlenemez. Rüzgâr ne yönde esiyorsa, o yönde konumlanan yazarların/düşünce adamlarının/ilahiyatçıların/politikacıların, Suriye/İran/Hizbullah bağlamında kullandıkları dil ve takındıkları tavır, İsrail’in beklentileri, hassasiyetleri ve çıkarları doğrultusunda şekilleniyor. Olayları asli bağlamlarından kasıtlı olarak kopararak, mezhep rekabetleri/çatışmaları temelinde yorumlamak, düşünce ahlakından yoksun olduğumuzu gösterir. Bugün, her yerde karşımıza mezhebi önyargı ve bencillik duvarları çıkıyor. Bu duvarlar sebebiyle birbirimizle konuşamıyoruz, birbirimize sesimizi duyuramıyoruz.
      Hangi bağlamda olursa olsun, her türlü iktidara/otoriteye itaati bir ilişki sistemi haline getiren toplumlarda/kültürlerde yukarıdan dayatılan yorumlar/değerlendirmeler dışında hiçbir yoruma hayat hakkı tanınmaz. Kendimizi düşündüğümüz, değerli ve haklı bulduğumuz kadar, başkalarının da haklı ve değerli olabileceklerini, düşünüyor olabileceklerini kabul ediyor olsaydık, her şey bu kadar olumsuz ve karmakarışık olmayacaktı. Gerçek anlamda düşünüyor ve araştırıyor olsaydık, kolaylıkla çok ucuz bir propaganda malzemesi haline getirilmeyecektik.
      Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz
 



 

      Yazının Devamı

       Bu kadar paramparça olmasaydık, bu kadar birbirimize yabancılaşmasaydık, bu kadar bencil olmasaydık, dünyanın bilincini ve vicdanını harekete geçirebilecek İslami bir dilimiz, kelimelerimiz, söylemimiz, düşünce ve edebiyat hayatımız olacaktı. İslami çevrelerde özellikle mezhepçilik bağlamında patolojik bir tekelciliğin ilgi görüyor olması, faşizan bir psikoloji ile malul bulunduğumuzu gösterir. Hangi mezhepçilik adına olursa olsun, mezhepçilik batağına saplanmak aklın/bilincin ve ahlakın yozlaşması ile çok yakından ilgilidir.
      Bugünün dünyası derin bir ahlaki krizle sakatlanmamış olsaydı, özellikle İslam dünyası/halkları/toplumları bunca zulme maruz kalmayacaktı. Günümüzde Müslümanlara karşı işlenen bütün suçlar hep cezasız kalıyor. Ahlaki/vicdani bilincimiz aşındığı için, hiçbir şeyin hesabını sormuyoruz. Bir kez aşağılanmaya katlandığımızda, bu defa hep aşağılanıyoruz, hep katlanıyoruz. İstediğimiz halde pek çok şeyi yapmıyoruz, yapamıyoruz; çünkü İslamî irademiz, modern/seküler gerçeklik tarafından kırılmıştır. Bir diğer yanda paranın, tüketim hazlarının ve iktidarın büyüsü hepimizi çürümenin ve kokuşmanın eşiğine getirmiştir. Bugünün dünyasında gerçeklik algımızı dumura uğratan pek çok olumsuz etkiye maruz kalıyoruz. Her tür propaganda/manipülasyon aklımızı, hafızamızı, birikimimizi hafife alabiliyor, yok sayabiliyor. Gerçeklik algımız dumura uğratıldığı için, kendimize, içimize, ruhumuza yabancılaşıyoruz. Bir insan için en tehlikeli yabancılaşma, o insanın kendi ruhuna yabancılaşmasıdır. Her kim olursa olsun, ruhunun özgürlüğünü/özgünlüğünü kaybeden herkes büyük sürüye katılır. Sürüye katılanların, gerçeği bilmek, gerçeğe sahip olmak gibi bir kaygıları yoktur. Gerçekler örtbas edilmek için değil, açıklanmak içindir. Bu nedenle gerçeği bulunması gereken yerde tutmak çok önemlidir. Günümüz insanının ahlaki yoksunluklarla ilgili, düşünsel/kültürel yoksunluklarla ilgili kaygıları yok, yalnızca ekonomi ile ilgili kaygıları var.
      Politik propaganda nasıl gerçeklik algımıza zarar veriyorsa, din adına sürdürülen olumsuz/çarpık/kirli temsiller de İslam’a bir o kadar zarar veriyor. İslam’a nisbet edilen ucuz/bayağı/temelsiz propaganda dili hepimizi bir şekilde istismar ediyor. Bu ucuz/bayağı/temelsiz/derinliksiz/bilgisiz/ahlaksız temsillerle ilgili olarak ne yazık ki, yargılayıcı/uyarıcı bir entelektüel kamuoyuna sahip bulunmuyoruz. İslami bütünlük bilincine dayalı hafızamız ve bilincimiz hala yaşıyor olsaydı din adına sürdürülen bayağılıklara/yozlaşmaya/çürümeye/istismara asla katlanmayacaktık, ahlaki ölümler yaşamayacaktık.
      Duygusal yoğunluklar, hamaset ve popülizm yoğunlukları sebebiyle teslimiyetçilikleri seçiyoruz. Teslimiyeti, sessizliği, görmezden gelmeyi seçmek, söyleyebilecek hiçbir şeyi olmayanların, hayata geçirebileceği, insanlığa kazandırabileceği hiçbir yeni bilgi/tavır/duruş/değer ve inisiyatifi olmayanların işidir. 
      Atasoy Müftüoğlu

 
 



 
          
       Osmanlı’da Kitap Kültürü

 
     “Okumak”, medeni toplumların gelişmesinde sürükleyici bir rol üstlenen; topluma anlayış, seviye, değer kazandıran temel bir alışkanlık, önemli bir kültürdür.
     Okumak… İnsan olmanın başlangıç noktası… İnsanın insan olduğunun alameti.
      Elime bir Osmanlı elifbası geçmişti. Orada şöyle yazıyordu: “Oku! Çocuk oku. Sen çok oku. Adam okur, kaz okumaz.”
Yine Yunus Emre hazretlerinin okumak üzerine söylediği mısraları derin manalar ifade etmekte, okumanın adabını, derecesini, nasıl olması gerektiğini bildirmektedir.
İlim; ilim bilmektir.
İlim kendin bilmektir.
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır?
     Yaşlı dünyanın ahirinde, insanlığın son kurtuluş ümidi olan İslam dini için gelen ilk ilahi emir de “Oku” olarak gelmişti. “Yaradan Rabbinin adıyla oku”
     Bu ilahi emir, insanlık tarihinin ahirinde medeniyet kapılarının anahtarı oldu. Asırlar evvelinden gelen bilgilerin asırlar sonrasına intikalini sağladı.
     Bu sebeple Müslümanlar okumaya çok önem verdiler. İlim irfan sahibi olarak büyük medeni toplumların, devletlerin var olmasına sebep oldular. İslam âlimlerinin yazdığı kitaplar yüzyıllarca insanlara ışık oldu, rehber oldu, yol gösterdi. Müslümanların bu okumaları, yazmaları, ilimle iştigal etmeleri sadece kendilerine değil, dünyadaki bütün toplumlara fayda sağladı. Karanlıklar içinde yaşayan nice toplumlar bu medeniyetten nasibini aldı.
     Özellikle son devirde üç kıtada hüküm süren Osmanlılar, açtıkları medreseler, mektepler, Enderun okulları ile, okumak ve yazmanın önemine en çok vâkıf olan toplumlardan biri oldu. Yazdıkları kitaplar kütüphaneleri doldurarak, hem fen alanında, hem manevi alanda büyük ilerlemeler katettiler. Osmanlının son döneminde sadece İstanbul’da iki yüzün üzerinde kütüphane bulunmakta idi. Şimdiki “cafe”lerin, çay ocaklarının, kahvehanelerin yerinde o zamanlar “kıraathane” denilen içinde kütüphanelerin olduğu, kitap okunan, sohbet edilen mekânlar vardı. İslam dininin emrettiği üzere Yazmak ve okumak medeniyeti ile yoğrulan Osmanlıların, kitap kültürüne verdiği önemin daha iyi anlaşılabilmesi için yakın zamana mahsus bir misal arz edeyim.

     Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz
 
 



 

     Yazının Devamı

     Veliyyüddin Cârullah Efendi (1659-1738), on yedinci ve on sekizinci yüzyılda yaşamış, dönemin meşhur âlimlerinden biridir. Yazdığı kitaplar kırkın üzerindedir. Cârullah Efendi, İstanbul’da bir kütüphane kurmuş ve bu kütüphanede yer alan eserlerin tamamına yakınını okuyarak kenarlarına notlar düşmüştür. Kütüphanesindeki eserler üzerine düşülen bu notlar, dönemin kitap kültürünü anlama noktasında canlı birer tanık olmuştur. Şimdi bu eserler dünyanın en büyük yazma eser kütüphanesi olan Süleymaniye Kütüphanesi’nde zengin bir koleksiyon olarak yer almaktadır.

     Evet. İnsanlığın kurtuluşu için, gecesini gündüzüne katıp eserler yazan, kitap kültürü ile insanları medeni hayatın zirvesine taşıyan böyle rehber insanlar, tarihimizin değerli hazineleri olarak eserleriyle birlikte hep yaşayacaklar.

     Bu hazineler, okuyan, yazan, kitap kültürüyle yoğrulmuş gençleri bekliyor.

     Osmanlıdaki kitap kültürünü anlatmak için İlmi Etüdler Derneği 14 Şubat’ta Üsküdar’daki merkezinde “Osmanlı Kitap Kültürü: Cârullah Efendi Sempozyumu” gerçekleştirecek. Sempozyumda, Cârullah Efendi’nin koleksiyonu hakkında akademisyenler araştırmalarını paylaşacaklar. Ayrıca burada Süleymaniye Kütüphanesinde yer alan yazma eserlerden örnekler de sunulacak.

     Halil Önür




 


     Şimdi ‘İslâm ve terör’ü tartışan Fransa’nın Napolyon Bonapart’ı ‘Ben de Müslümanım’ demişti
 
     Din istismarının tarihteki en unutulmaz örneklerinden biri, Napolyon Bonapart’a aittir. 1798’de Mısır’ı işgal eden Napolyon halka dağıttığı bildirilerde “Ben de Müslümanım, peygambere ve Kur’an’a büyük hürmet gösteriyorum” demişti.
     “Fransa ve İslamiyet” dendiğinde benim ilk hatırladığım, Napolyon Bonapart’ın Müslümanlığı istismar edişidir. 1798’de Mısır’ı işgal eden Napolyon halkın direnişinin önüne geçebilmek için bildiriler dağıtmış ve “Müslüman olduğunu” duyurmuştu. Bildirisinde “Ben, Allah’a Memlükler’den daha fazla inanıyorum, peygambere hayranım, Kur’an-ı Kerim’e de büyük hürmet gösteriyorum” demişti.
     PARİS’te mizah dergisi Charlie Hebdo’ya karşı bundan üç hafta önce girişilen ve 12 kişinin katledildiği saldırı, senelerden buyana devam eden bir tartışmayı yeniden gündeme getirdi: İslam’ın terör ve şiddetle bağlantısı olduğu iddiasını...
     Fransızlar ve Batı dünyası “İslamiyet’in, bünyesinde terörü barındırdığı” gibisinden bir iddiayı ortaya gerçi açıkça atmadılar ama New York’ta 2001’de yaşanan 11 Eylül saldırılarının ardından beliren bu düşünce, zihinlerden daha çok uzun bir müddet silinmeyecek gibi...

     Napolyon’un “Müslüman oldum” dediği beyannamesi.

     NEREDEN NEREYE?
     Fransız tarihinin en önemli isimlerinden birinin bundan iki asır önce politik ve askerî maksatlarla İslamiyet’in lehinde ettiği bazı sözleri ve üstelik “Ben de Müslümanım” şeklindeki yalanlarını şayet biliyor iseniz, siz de benim gibi “İki yüz sene içerisinde nereden nereye gelindi?” diye düşünebilisiniz.
     Fransa’nın hem imparatoru, hem de çok önemli bir askeri olan Napolyon Bonapart’tan ve 1798’de Mısır’ı işgale kalkışması sırasında Müslüman olduğunu iddia edişinden bahsediyorum...
Yıldızı 1789’daki ihtilâlin ardından parlayan Napolyon Bonapart yerini sağlamlaştırabilmek için o devirde Osmanlı İmparatorluğu’na ait bulunan Mısır’ın işgali fikrini gündeme getirmişti. İşgal sayesinde İngiltere’nin Hindistan yolu üzerindeki kontrolüne son vermeyi ve Mısır gibi hem zengin hem de stratejik bir bölgeyi kontrol altına almayı hayâl ediyordu.
     19 Mayıs 1798 sabahı Toulon’dan demir alan 600 gemilik Fransız donanması, 40 bin asker ile 1 Temmuz sabahı İskenderiye önlerine ulaştı. Napolyon, askerlerine yol boyunca “Mısır’ın halkı Müslüman’dır. İnançlarına ve âdetlerine hürmet edin” demişti. İstanbul’un tayin ettiği Mısır Valisi Ebubekir Paşa’nın işgal karşısında yapacağı pek birşey yoktu. Mısır, o dönemde Osmanlı toprağı idi ama askerî güç, ülkeye asırlardır hâkim olan Memlükler’in elinde idi ve Memlük kuvvetleri de Napolyon’un askerleri karşısında bir hayli zayıf kalıyordu.
Napolyon’un karaya çıktıktan sonraki ilk işi, gemide hazırlatmış olduğu Arapça bir beyannameyi halka dağıttırmak oldu.

     Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz
 
 



 

     Yazının Devamı




     ‘MISIR, ÇIFTLIK DEĞILDIR’!

     Beyannamede şöyle deniyordu:

     “Kafkas dağlarından ve Gürcistan’dan getirilmiş olan Memlükler, dünyanın bu en güzel yerini çoktan beridir zulüm altında tutuyorlar fakat her şeye kaadir olan Allah artık bu hükümranlığın son bulmasını emretti.

     Ey Mısırlılar! Size, benim buraya dininizi yıkmak için geldiğim söylenecektir. Bu açık bir yalandır, inanmayınız. Zalimlere benim buraya gaspedilmiş haklarınızı iade için geldiğimi, Allah’a Memlükler’den daha fazla inandığımı ve Hazreti Muhammed ile hayranlığımı celbeden Kur’an-ı Kerim’e hürmetkâr olduğumu söyleyiniz. Nerede verimli arazi, kıymetli elbiseler, güzel esirler ve mükemmel evler varsa, hepsi Memlükler’e ait. Eğer Mısır onların çiftliği ise Allah’ın bunu onlara verdiğine dair tapu senetlerini göstersinler. Allah âdildir ve merhametlidir. İdareye bundan böyle herkes ortak olacak ve mutlu bir şekilde yaşanacak.

     Ey şeyhler, imamlar ve diğer önde gelenler! Fransızlar’ın da hakikî birer Müslüman olduklarını ve Osmanlılar’ın şevketli padişahı ile her zaman dost bulunduklarını halkınıza anlatınız. Maksadımız, padişaha âsî olan Memlükler’i ezmektir. Bize hemen destek verecek olanlar müsterih bulunsunlar fakat Memlükler’e katılmaya kalkanların vay haline! Onlar için selâmet yoktur ve dünyadan izleri silinecektir”.

     Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz

 



 




     SURIYE BOZGUNU SONU OLDU

     Bu bildiri ile halkı yanına çekmeye çalışan Napolyon kısa sürede Memlükler’i mağlup etti ve 22 Temmuz 1798’de Kahire’ye girdi. Halkın direniş göstermemesi için Kahire’de şeyhleri ve camileri ziyaret edip dinî merasimlere de katıldı.

     Mısırlılar’ın çoğu bu dinî propagada sayesinde kandırılmıştı ama İngiliz donanması Ebukir limanındaki Fransız donanmasını ânî bir baskınla perişan edince herşey değişti ve Fransızlar’ın anavatanları ile irtibatları kesildi. Osmanlılar da Fransa’ya karşı mücadeleye başlamışlardı ve sadece Mısır ile yetinmeyip Suriye’yi de ele geçirmeye çalışan Napolyon, Akkâ’da büyük bir hezimete uğradı.

     Çaresiz kalan Napolyon, takviye birlikler getirmek bahanesiyle kumandayı generallerinden Kleber’e devretti ve 22 Ağustos 1799 gecesi birkaç adamıyla beraber Mısır’dan ayrılıp Fransa’ya döndü. Fransızlar’ın Mısır’daki hâkimiyetleri bir müddet daha devam etti ama 1801’de Kahire’den, aynı senenin Ağustos’unda da İskenderiye’den çekilmek zorunda kaldılar.

     İşte, Mısır’ı ve Suriye’yi İslamiyet’i kullanarak işgale kalkışan Napolyon Bonapart’ın yaşadığı ilk hezimetin öyküsü...

   İşte, Napolyon Bonapart’ın Türkiye’den iş talebinde bulunduğunu gösteren belge

     TÜRKİYE’de iki asırdan buyana, Napolyon Bonapart’ın gençliğinde İstanbul’a gelip Osmanlı Ordusu’nda görev almak istediği yolunda bir söylenti vardır...

     Bu iddianın doğru olduğu ve Napolyon’un 1795 Ağustos’unda Üçüncü Selim’e iş başvurusunda bulunduğu, 19. yüzyıl Alman tarihçisi Wilhelm Zinkeisen’in 1840’da yayınlanan ve Türkçesi bundan ancak birkaç sene önce çıkan “Osmanlı İmparatorluğu Tarihi” isimli binlerce sayfalık eseri sayesinde öğrenildi.

     DİLEKÇE BİLE VERMİŞTİ

     Napolyon Bonapart, 1795 Ağustos’unda henüz 26 yaşında genç bir tuğgeneral iken, âmirlerinden Türkiye’de görev yapabilmek için izin istemiş. Gerekçe olarak “Rusya ile Avusturya’nın ilişkileri bozuldu, böyle bir dönemde Türk ordusunun güçlendirilmesi gerekir” demiş ama başvurusu Fransız makamları tarafından “Memlekete daha büyük hizmetlerde bulunabileceği” düşünülerek reddedilmiş ve Türkiye’ye gitmemesi için Napolyon’un rütbesini yükseltmişler! Bonapart, Zinkeisen’in eserinde yeralan günlüğünün 30 Ağustos 1795 tarihli sayfasında elyazısı ile ve kendisinden üçüncü şahıs şeklinde bahsederken şöyle diyor:

     Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz.

 



 

     Yazının Devamı



     “...Rusya İmparatoriçesi ile Avusturya arasındaki ilişkiler gittikçe sıkıntılı bir döneme girdi. Böyle bir gelişmeden Fransa da istifade etmeli ve Türkiye’nin askerî gücünü daha caydırıcı hâle getirmek için kendine düşen herşeyi yapmalıdır. Bu şekilde hareket, Fransa’nın menfaatinedir.

     Türkiye kalabalık bir orduya ve cesur askerlere sahip ama savaş sanatının kuralları konusunda çok cahil. Harbin kazanılması için uygulanan modern taktiklerde, müstahkem mevkilerin ele geçirilmesinde ve savunmada son derece etkili olan topçu birliklerinin faydası ve düzenlenmesi gibi konular Türkiye’de henüz bebeklik aşamasında bulunuyor.

     Durumun farkında olan Babıâli, bizden birçok defa topçu ve istihkâm subayı talebinde bulundu. Şu anda taleplerinin bir bölümünü yerine getiriyoruz ama gidenlerin sayısının az ve eğitimlerinin de mükemmel olmaması yüzünden kâfi bir netice almak zor görünüyor.

     Çeşitli durumlarda, özellikle de Toulon kuşatması sırasında topçumuza kumanda eden ve bu görevinde sağladığı başarı ile belli bir şöhret kazanmış olan General Bonapart, Türkiye’ye müracaat ederek ordularında görev alabileceğini bildirdi. Kabul edildiği takdirde, savaş sanatında yeterli seviyeye gelmiş altı veya yedi subayı da beraberinde götürecek.

     Yeni kariyerinde Türk ordularını caydırıcı seviyeye yükseltip Türk İmparatorluğu’ndaki müstahkem mevkilerin savunmasını mükemmel hâle getirebilirse, vatanına önemli bir hizmet yapmış olacağına inanacak...”

     Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz.

 

 



 

     Yazının Devamı

     Zinkeisen’in, eserinde Napolyon’dan bahsettiği bölüm.


     RÜTBESİNİ YÜKSELTTİLER
     Zinkeisen, eserinde Napolyon’un talebinin reddedilmesinde etkili olan iki kişinin, Pontécoulant Kontu ve Genel Güvenlik Konseyi üyesi Louis Gustave le Doulcet ile Meclis’in askerî işlerden sorumlu üyesi Jean Debry’nin raporlarına da yer veriyor. Kont Doulcet, “Bonapart’ı gerek topçu birliklerinde ve gerekse diğer ordularda ve hattâ Fransa haricindeki meselelerde kullanılabilecek bir vatandaş olarak öneriyor ve ülkeye faydalı olacağını söylemek istiyorum” diyor; Jean Debry de raporunda Napolyon’un rütbesinin yükseltilmesini teklif ediyor.
     Fransa’dan ayrılmasına izin verilmeyen Napolyon Bonapart iş talebinden sadece üç sene sonra, 1798’de, o dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun toprağı olan Mısır’ı işgale kalkacak ama Osmanlı ve İngiliz ordularına yenilince Paris’e dönecekti. İlerki senelerde ise gittikçe yükselip imparator olacak ama siyasî ve askerî hayatını 1815’te Waterloo’da uğradığı büyük yenilgi ile noktalamasından altı sene sonra, sürgün edildiği Saint Helena Adası’nda zehirlenerek can verecekti.
Napolyon iş talebi engellenmeyip de İstanbul’a gelip Osmanlı Ordusu’nda görev yapmış olsa idi dünya tarihi kimbilir nasıl bambaşka bir hâle bürünürdü!

     Murat Bardakçı



 

     Lütuf Gecikmedi, Geciken Sensin!
 
     İnsan insandan istekte bulundu. Dilek ve şikâyet kutularını açanlar binlerce zarfı açmadan şömineye attılar. Binlerce zarfı açtıktan sonra nehre bıraktılar. Binlerce zarfı açtıktan sonra dosyalayıp rafa kaldırdılar. Binlerce zarfı açtıktan sonra kahkahalar attılar. İnsanın insandan istekte bulunması gülünçtü çünkü.
 
    O kadar çok güldüler ki sonunda gözlerinden yaşlar geldi. Ağlayan gözlere bakanlar zarfı açanların merhametlerine hükmettiler. Bu yüzden daha çok zarf bıraktılar dilek ve şikâyet kutularına. Daha çok beklediler. Ellerini daha çok götürdüler kulaklarına. Demir bir halkaya dokunduklarında sevinçten havalara uçtular. İsteklerinin kabul edildiğini gösteriyordu bu.
 
    İnsan insandan istekte bulundu. Gözlerini rehin bırakarak bildirdi talebini. Neyse ki iyi niyetliydi teslim alanlar. Kaybolmasın diye tasma taktılar emanet gözlere. Bir dediğini iki etmediler. Neyi görmek istiyorlarsa oraya götürdüler. Masa mı istediniz, hoop işte bir masa çıkarttılar şapkadan. Apartman dairesi mi buyurdunuz, hoop deniz manzaralısından. Araba mı aklınızdan geçiyor, hoop sıfır kilometre limuzin. Yeter ki isteyin. Alaaddin'in lambasından daha derin şapkamız. Daha çarpıcı cinimiz. "Buyur sahip!" yerine, "Sahip ol, buyur!" diyor. Tasmanın ipi uzun. Hangi kaldırım çağırıyorsa gidiyor. Her şey yarı yarıya. Vitrinlerde naylon saçlı mankenler. Elleri çantanızda.
 
 
    - Bir sözlüğe ihtiyacım var.
 
    - Kaç kelimelik olsun?
 
    - Tek.
 
    - Tek kelimelik bir sözlük mü dediniz!
 
    - Evet içinde yalnız "duâ" kelimesi olsun!
 
    Duâ: Yakarış. Duâ: Çağırmak. Duâ: Yalvarmak. Duâ: Seslenmek. Duâ: İstemek. Duâ: Susmak. Duâ: İhtiyacın anahtarı. Duâ: Söz. Duâ: Fiil. Duâ: Hal. Duâ: Hüzün dalgaları. Duâ: Günahkârın merdiveni. Duâ: Haberleşme. Duâ: Özlem dili. Duâ: Günahların gözyaşları. Duâ: İnsanla Allah arasındaki köprü. Duâ: Kalkan. Duâ: Ok. Duâ: Bulut. Duâ: Acz. Duâ: Kudret. Duâ: İp. Duâ: Kuyu. Duâ: Teslimiyet. Duâ: Zikir. Duâ: Tövbe. Duâ: Namaz. Duâ: Yardım talep etmek. Duâ: Küçükten büyüğe yöneliş. Duâ: İtiraf. Duâ: Şükür. Duâ: Sınırlı olandan sınırsız olana sıçrama. Duâ: Tanıma. Duâ: Af. Duâ: Merhamet. Duâ: Tevhid. Duâ: Tesbih. Duâ: Sevgi. Duâ: Hâyâ dili. Duâ: Hayat.

    Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz
 
 



 
 
    Yazının devamı

    "Bana duâ edin, duânızı kabul edeyim," (Mü'min, 60) buyurdu Allah. Çağrıya kulak verdi insan, duâ etti Allah'a. Ayakta, otururken, yürürken, yatarken kımıldadı dudakları. Duâ ettikçe gücünün farkına vardı, duâ ettikçe acizliğinin. Ve gerçek sahibine verdi kudreti sonunda, böylece özgürleşti. Dudaklarının kımıldamasıyla yetinmedi hem. Bir ağaç dikti, elleri kımıldadı. Bir hastayı ziyaret etti, ayakları. Bir kitap okudu, düşünceleri kımıldadı. Bir mektup yazdı, rüyaları. Tohum ekerek toprağı kımıldattı, sulayarak çiçeği. Bineğini bağladı bir gün kaybolmasın diye, harekete geçirdi aklını. Sonra öyle bir sustu ki, duâ ettiğini anlamadı kimse, o derin sessizlikte kalbini kımıldattı. Ticaret yapar gibi istemedi Rabbinden. Hatta hiç istemedi. Haliyle çaldı o yüce kapıyı. Kapı açılmadı sanarak korktu bazen. "Kapı kapanmadı ki hiç!" diye uyarıldı. Her şey takdir edilmişti ezelden. İstemek için dilin açılması lazımdı. Lûtfetmek isterse lûtfederdi anahtarı. O zaman açılırdı göğüs. O zaman çözülürdü dilin düğümü. O zaman kolaylaşırdı iş. Kabûl edilmeyen duâ yoktu. Ya dünyada verilirdi istediği veya âhirete saklanırdı. Ya da istediği iyilik yerine başına gelecek bir kötülük bertaraf edilirdi. Yeter ki ürpermeyen bir kalp olmasın kalbi. Yeter ki farkına varsın hikmetin: "İlâhî ihsan gecikti deme! Geciken sensin nefsini yöneltmekte Allah'a!"
 
 
    - Bana duâ et!
 
    - Duâlar müşterek!
 
    - Bana duâ etmeni istemiştim.
 
    - Duâlar müşterek, dedim ya!
 
    - Müşterek dedikten sonra kaç kişiye duâ ettin ardından.
 

 
    - Bana duâ et!
 
    Gazze'li çocuk duâ istedikten sonra Gazze'li bir âlimden, İmam Şâfîî'den şu dizeleri okudu:
 
    "Duâyı hor görür, onu küçümser misin/ Duâ nelere kâdir nereden bileceksin/ Gecenin okları hedefi şaşmaz ama/ Zamanı vardır/ Ulaşır yerine saati dolduğunda." "Demek oka benzetiyor İmam Şafîî duâyı!" diyecek oldum. Çocuk "Hem ne oklara!" diyerek, yeni mısralarını okudu İmam'ın:
 
    "Savaşmaktan yıldığın nice zalimler vardır/ Kader öyle bir düşürür ki onları ağına/İslâm denince ibadet/ Ve zırhlarla korunmak mümkün olmayan/ Duâlar gelir aklıma./ Bil ki zalim kurtulsa da elinden/ Duâ oku vardır arkasında./ Kas Şehri'nin oku gibi keskin/ Peşinden gelen./ Ki o okun püskülleri kirpikleridir uykusuz gözlerin/ Ve o kirpikler ki gözyaşlarını taşır."
 
 
 
 
    A.   Ali URAL’ın  “Tek Kelimelik Sözlük” adlı kitabından alıntıdır.
 
 



 
   
    Hayat Tarzı

 
    Dindarlar arasında modernleşmeye karşı fiili olmaktan ziyade zihnî bir muhalefet var. Bu direniş inanç sahipleri için “son kale” sayılabilir.
    Sebebi şu:
    Modernlik esasen zihnî olmakla beraber modern teknoloji ile hayat tarzını belirlemede kendini gösterir. Biz inanç sahipleri (Allah’a, Peygamber’e, âhırete, âmentüye inananlar) Buhar Makinası’nın icadından itibaren bir şaşkınlık yaşadık. Dindarlar için önemli olan “öbür dünya” modernler için “bu dünya”dır.
    Lakin modern teknolojinin “bu dünyada” gerçekleştirdiği yenilikler, üretim, silah ve güç “eski dünya” taraftarlarını adım adım geriletmiş; Tanzimattan sonra bu iki dünyayı (dünya görüşünü) uzlaştırmak için hayli gayret sarfedilmiştir. Âkif Paşa’nın “Adem Kasidesi” bu şaşkınlığın eseridir.
    Sonunda galip gelen modern teknoloji oldu ve dindarlar “Garbın ilmini tekniğini alalım ama İslâm ahlak ve faziletini terketmeyelim” noktasına geldiler.
    Artık biliniyor ki Garbın ilmini ve tekniğini almak, aynı zamanda onun zihniyetini, ahlakını, hayat tarzını almak demektir. Çünkü kapitalizm-modern teknoloji ve hatat tarzı ayrılmaz üçlüdür.
    Televizyonun kumandası elinde ise televizyona hükmedeceğini sanmak safdilliktir. Otomobilin direksiyonu elinde ise otomobile hakim oldum sanma. Bırak trafik belasını, depoyu doldurmak seni “dışa bağımlı” hale getirir ve bir kez “otomobil konforuna” alıştın ise boyun büküp dışa bağımlı olmanın şartlarına kuzu kuzu uyarsın.
    Buğdayı “Harman”da dövmek binlerce yıldan beri kullanılan bir usuldür. Buna teknoloji demeyin. Su değirmeni de teknoloji sayılmaz. Arı’nın peteğine, Kırlangıç’ın yuvasına bakın. Teknoloji harikası dersiniz. Değil. Bu Cenab-ı Hakk’ın yarattıklarına verdiği bir lütuftur. İnsanoğlu akıl sahibi olarak elbette benzer âletler yapacaktı. Bir tahtanın altına çakmak taşı çakıp onunla buğdayı harmanda dövmek aynı şeydir. Ve bir harman kültürü gelişmiş, harman türküleri oluşmuş, harman bereketine inanılmıştır.
    Patos çıkınca, ne harman kaldı ne öküz. On binlerce yıldan beri süregelen bir hayat tarzı öldü. Teknoloji öldürür, kendini kabul ettirir. Nasıl?

  Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz
 
 



 

    Yazının devamı

    Zihnen ilerleme, kalkınma, refah düşüncesini köpürtüp köpürtüp; üretimi (insanı ve tabiatı sömürerek) artırıp zenginliği sağlar, güç toparlar. Güç iktidar demektir. Modern olanın gücü kendinden gayrısını düşünmez bir hegemon, bir tiran, bir diktatör olur. İsterse ülkesi “demokrasi” ile yönetilsin. İşte sınıflar; gelişmiş, az gelişmiş ülkeler ayrımı bu dalaverenin sonucudur. O kadar sonucudur ki; şu anda dünyadaki gelirin yüzde doksanına, nüfusun yüzde beşi el koyar ve bunu normalmiş gibi gösterir. Zulmün bu derecesine insanlık hiçbir vakit ulaşmadı. Suriye’de 200 bin insanın öldürülmesi karşısında kimsenin kılı kıpırdamıyor, bu yüzden. Altta kalanın canı çıksın. Biz Allah’a, Peygamber’e, âhırete inanan merhamet sahibi bir millet olduğumuzdan, henüz “son kale”yi savunduğumuzdan düşeni yerden kaldırıyor, açı doyuruyor, ekmeği bölüşüyoruz.

    Bizi bitiren iki arada bir derede kalmış olmamızdır.Dil devrimi niye yapıldı dersiniz?

    Zihnimizi din dilinden ayırıp seküler bir dili benimsetmek için. Dil zihnin aynasıdır.

    Bazıları insan her kelime ile meramını anlatabilir dediler. Yazık.Pek tabi zihnimiz teslim olmadı ama işte dedik ya iki arada bir derede kaldık. Dilimiz bozuldu.Belki şu sorulabilir: Dindar zihin niçin kendi teknolojisini doğurmadı. Yani Hakk’ın rızasına uygun bir teknoloji. Buna kafa yoranlar olmuştur, “ilmin İslâmileştirilmesi” yolunda adım atanlar vardır. Lakin çok geç kalınmıştır. Ve hakim sermaye buna izin vermez.

    Hepimiz bir mânada modernleştik. Zaman artık deve yürüyüşü ile ilerlemiyor. Mekan Hakk’ın rızasına göre düzenlenmiyor. Bu modernliğin içinden İslâmî bir hayat tarzı çıkarmak muhaldir.

    Ee! Ne yapacağız şimdi?

    Başbakan ne diyor: Tasarruf edelim diyor. Bunun zihnî karşılığı şudur: Az ye, az uyu, az konuş. Plaket vermeyelim diyor. Sonuç acizane meselenin merkezinde yer alan bir nokta için yaptığım tekliftir:

    Kanaat ekonomisi. (Devrim budur, devrim iktidara gelmek değildir.) Bu ekonominin düzenlenmesi, işlemesi, insanların buna inanması zordur. Elbette. Ama kapitalizm de üç yüz yılda oluştu. Kanaat ekonomisi mevcut hayat tarzını tepetaklak edip yeni bir hayat tarzına yol açabilir.

    İkinci teklifim: “Tarım’a dönmek”tir. Zihniyet-iktisat (üretim tarzı), siyaset ayrılmaz üçlüdür. Hayat tarzını belirler.

 



 
          
     Avrupa’ya Yaldızlı Pekiyi Veren Ablalar, Abiler İçin

 
     “Biz”e vurmayı, bize vuranlara aşk ile bağlanmayı seviyor aydınlarımız.
 
     Batılılaşma tarihimiz “onlar ne kadar temiz, ne kadar cici, ne kadar insan “ diyenlerin özentili ezikliklerinin de tarihidir aynı zamanda.
 
     Geçen hafta; Avrupa’yı eleştiriyorsunuz ama bakın adamlar ne kadar demokrat, bakın İslam alemine ne kadar da saygılılar diye dağıtılan yaldızlı karneler vardı dört bir tarafta.
 
     Ama demeyin, fakat demeyin, sadece takdir edin, hayran olun cümleleri taş niyetine fırlatıldı durdu ekranlardan.
 
     “Adamlar her daim seviyeli bakın işte bize de pek saygılılar!”
 
     Saygı?
 
     Halkların, bireylerin saygısı ile devletlerin saygısını birbirine karıştırmayalım. İnsana, İslam’a, farklı kültürlere saygı duyan Avrupalı, Amerikalı bilim insanlarını, sanatçıları biliyoruz. Biliyor ve seviyoruz.Ürettikleri eserlere gösterdiğimiz ilgi üzerinden takdirlerimizi ortaya koyuyoruz.
       
      Devletler söz konusu olduğunda, ABD ve Avrupa devletlerinin İslami değerlere, Müslümanların devletine ne kadar saygılı oldukları üzerinden bir söylem ortaya koyarsak, kendi kafamızı karıştırmaktan başka bir şey yapmamış oluruz.
 
     “Tavşan kaç tazı tut söylemi” ile Ortadoğu’yu cehenneme çeviren ABD politikasını, ABD politikasından rol çalmaya uğraşan Avrupa devletlerinin her türlü “derin ilişkisi”ni bir tarafa bırakıp, e canım bu Müslümanlar da niye bu kadar gergin, Lizbon’da da fakirlik var ama onlardan hiç de terörist çıkmıyor diyen ablalar ve abiler ile hiçbir zaman aynı dünyada yaşamadık. Bundan sonra da yaşamayacağız. Bunu bir an önce kabul edelim. Onlar, acıların, kederlerin amasını, fakatını, lakinini sevmiyor. İlle velakin amasız, fakatsız kurulan cümlelerde vara vara varacağımız yer Lizbon’un fakirleri mi?
 
     Lizbon’un fakirlerini hayran olan abiler için “nezih bir örnek vererek” ayrılayım huzurunuzdan:
 
     “Victoria İmparatoriçe ilan edilince, Lord Lytton Delhi’deki sarayında yedi gün yedi gece boyunca yetmiş bin konuğu ağırladı.
 
     The Times gazetesinin çalım satmasına göre, evrensel Tarihin en pahalı  ve en kalabalık yemeği oldu bu.
 
     Kuraklığın tam ortasında, güneş tarlaları kavururken ve gece onları dondururken, Genel Vali ziyafet sırasında, Hintli tebaasına mutluluk, bereket ve refah  dileyen İmparatoriçe  Victoria’nın teşvik mesajını okudu.
 
     Oralarda dolaşan İngiliz gazeteci William Digby, yedi gün ve yedi gece sürün büyük ziyafet esnasında yaklaşık yüz bin Hintlinin açlıktan öldüğünü hesapladı.” (E.Galeano, Aynalar kitabı.s.231 )Saygı mı demiştiniz?

     Fatma Barbarosoğlu
 
 



 
           
     Zayıf Notlar Sizin, Şişmanlar Öğrencinindir
.
 
   Çocuğun başarısını sınavda aldığı notlarla değerlendiren ve bu yüzden de her sene evden kaçmaların, kendine zarar vermelerin en yoğun olduğu bir haftaya giriyoruz. Çünkü öğrencilerin at, veli ve öğretmenlerin de jokey olarak sahne aldığı, stres dolu bir yarıyılın sonunda karne alınıyor. Bu hafta sonu okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve lisede okuyan yaklaşık 18 milyon öğrenci tatile girecek. Anne ve babaları da dâhil ettiğimizde neredeyse 40-50 milyona yakın insanı etkileyen bir süreç. O yüzden bizim ülkemizde karne çok önemli.
   Psikolojik destek eğitimleri veren kimi psikoloji eğitim merkezi karne öncesi aileleri güzel uyarmış:
   Karne okul başarı durumu göstergesidir, önemli olan ise hayat başarısıdır. Çocuğunuzu kesinlikle aptal, tembel ya da başarısız olarak etiketlemeyin. Okul döneminde dersleri zayıf olduğu halde hayatın çeşitli alanlarında çok başarılı kişilere sık sık rastlandığını unutmayın. Karnedeki iyi notları da görün, sadece kötü notlara odaklanmayın. Anne-baba olarak çocuklarla karşılıklı konuşun. Karne ile ilgili duyguları çocuğun kişiliğine zarar vermeden net bir şekilde ortaya koyun. Öğretmen ve okulla diyalogları arttırın.
   Hiçbir anne-baba şunu unutmasın: 
   Kötü karne düzeltilebilir; fakat çocuğun kişiliğine verilen zarar telafi edilemeyebilir. Çocuklara olan sevginin koşulsuz olduğunu hatırlayın. Karneye göre sevgi sunmayın. Karneleri birbirinden farklı da olsa kardeşlere eşit ilgi gösterin. Çocuktan beklediğiniz başarı, çocuğun kapasitesi ile orantılı olsun. Beklentileri doğru belirlemek için çocuğun potansiyelini çok iyi bilin. Çocukları kardeş ve arkadaşlarıyla kıyaslamayın. Çocukların notlarını değerlendirirken öncelikle karnedeki olumlu yönleri vurgulayın. Başarısızlığın nedenlerini öğrenci ile birlikte suçlayıcı ve yargılayıcı bir dil kullanmadan değerlendirin ve çözüm yollarını birlikte araştırın. Çocuğunuza yardımcı olurken, ödül ve yaptırımların dengeli olmasına özen gösterin.
   Her anne baba şu soruları kendine sormalı:
   Çocuğumuzun kendisini tanıması için ona yeterli rehberlik yaptık mı? Hayatın anlamını, varoluşunun gayesini bulmasında yolunu aydınlattık mı? Çocuğun özgüvenini kazanması için yardımcı olduk mu, yoksa sürekli eleştirip azarladık mı? Çocuğa sağlıklı bir aile ortamı mı sunduk yoksa tartışma ve kavgaların olduğu, iletişimin olmadığı bir ortam mı sunduk? Dersleriyle ilgilenip, ders çalışma alışkanlığı kazandırdık mı yoksa onun yerine derslerini biz mi yaptık? Tatilde ne yapalım?
   Tatilin, öğrencilerin dinlenmesi ve eğlenmesi için verilen bir zaman dilimi olduğunu unutmayın. Milli ve manevi kültürel değeri olan bir mekânı  ailenizle birlikte ziyaret edin ve bu konudaki hassasiyetinizi çocuğunuzla paylaşın. Çocuğunuzla okulu, öğretmenleri ve arkadaşları hakkında konuşun, okul hayatı ile ilgilendiğinizi belli edin. Geleceğe ait planlamalar yapın, hayatta karşılaştığınız problemleri başarıyla nasıl çözebileceğinizi yaşanmış örneklerle birlikte konuşun. Çocuklara olan sevginizi maddi hediyeler yerine manevi ikramlarla göstermeye çalışın. Teknoloji ve internet kullanımını sınırsızlaştırmamaya özen gösterin. Bu önerileri dikkate alın.   
    Şunları da asla unutmayın:
   Cuma günü çocuğunuzun getirdiği karne en az 4 kişinin karnesidir: Anne-baba-öğretmen ve öğrenci, unutmayın: Nice dahi insanların okul sıralarında çok tembel ve aptal olarak görüldüklerini unutmayın. Ve her şeyden önemlisi; ne kadar başarısız ve haylaz olursa olsun, onun sizin çocuğunuz olduğunu unutmayın.

       Yaşar Süngü
 
 



 
           Modern İnsanın Sorunu Hüzünden Kaçması
 
     Ölüm ve acı, hayattan kovulacak şeyler haline geldi. Bu büyük bir kırılma. İnsanlık tarihinden bir sapma ile karşı karşıyayız. Hüznü hayatlarımızdan kovmak istiyoruz ölüme bakmak istemiyoruz. Oysa öleceğimizi bilmek bizi daha mütevazi kılar.
   Acıyı yaşamadan gelen mutluluk insana derin bir tatmin hissi sağlamaz, kalıcı olmaz. Oysa acısıyla yüzleşen insanlar hayatta fark yaratır.
    Sistem, Türkiye'de 1980'li yıllarda nasıl sol siyasete ait insanları bir ahlak sınavından geçirdiyse, bugün muhafazakar kitleyi ciddi bir ahlak sınavından geçiriyor. Bakıyorsunuz kimi insanlar bu sınavdan geçiyor, kimileri kalıyor.
   Türkiye çocuksu bir toplum. Çocuksu bir toplum olarak çok kolay kutuplaşıyoruz, çok kolay birbirimizin boğazına çöküyoruz.
   Neden hüzünden bu kadar kaçıyoruz? Pozitif düşünce akımlarının peşine takılıp, hayatı neden sadece pozitif duyguları görerek yaşayacağımız bir alan haline getirmeye çabalıyoruz? Ben bu sorulara cevap ararken, karşıma Biraz Yağmur Kimseyi İncitmez adlı bir kitap çıktı. Yazarı, psikiyatri profesörü Kemal Sayar. Anlamak ve hissetmenin aslında mutlu olmak kadar önemli olduğunu, insan olmanın acı çekmekle başladığını anlattığı son kitabı çok konuşulacak. Çünkü Sayar, pozitif düşünce akımına sert çıkıyor, "Acıyı yaşamadan gelen mutluluk kalıcı olmaz," diyor. Biraz yağmur, kimseyi incitmez...
   - Bu kitapla şu an dünyayı kasıp kavuran pozitif düşünce akımına sert çıkıyorsunuz.
   -Biraz Yağmur Kimseyi İncitmez, bir protest şarkıcı olan Tom Waits'in sevdiğim bir şarkısından alınma bir söz. Bu cümle bana hayatın içindeki kırılganlıkların, acıların bizi yıkamayacağını, tam manasıyla incitmeyeceğini, tam tersine biraz yağmur almanın bizi olgunlaştırabileceğini, hayatın içindeki o zorluklara katlanmamız gerektiğini hatırlatıyor. İnsanlar mutluluk meselesine o kadar kafalarını takmış durumdalar ki. Oysa insan olmak farkına varışla başlayan bir şey. Bütün kadim öğretiler insanlara mutsuzluğa dayanmayı, tahammül etmeyi öğretir, hüznü içlerinde gezdirmeyi, hüznü kabullenmeyi öğretir. Oysa modern zamanla beraber günümüzde ölüm ve acı hayattan kovulacak bir şey haline geldi. Bu büyük bir kırılma. İnsanlık tarihinden bir sapma ile karşı karşıyayız. Hüznü hayatlarımızdan kovmak istiyor, ölüme bakmak istemiyoruz. Oysa öleceğimizi bilmek, bizi daha mütevazi kılar. Mezarlıklar giderek şehrin dışına inşa edilmeye başlıyor. Ölüm, hayatlarımızın içinde konuşulacak kadar bir yer tutmuyor.

   (Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz)
 



 

 Yazının Devamı

  - Ölümü konuşmak mı gerek?

   -Bence doğru bir hayatın, ölüm sorusuna cevap verebilen bir hayat olması lazım. Çünkü ölüm hayatın en büyük hakikati, en büyük gerçeği. Öleceğimizi bilmek, bizi hayata yakınlaştırır, o hayatı dolu dolu ve güzel yaşamaya mecbur eder. Bugün insanların önemli bir kısmı, anlam boşluğundan mustarip. Sistem bize 'Sen başkalarının sırtına basarsan varolabilirsin ve ancak bu yarışta varolabilirsen değerlisin,' diyor. Bu sistemde hüzünlenmek bile verimi düşüren bir olgu olarak kabul ediliyor ve istenmiyor.

   -Hüzün nerede hastalıktır, nerede değildir?

   -Hüzün çok doğal bir hal, gelir ve gider. Hüzün ile depresyonu birbirinden ayırmak lazım. Depresyon, klinik olarak müdahale edilmesi gereken bir durum. Modern insanın problemi, hüzünden de kaçması. Oysa hüznü yaşamadan mutluluğu yaşayamazsınız. Hayatta her şey zıddıyla kaimdir. Hüznün denizinde kulaç atmazsanız, mutluluğun denizine de varamazsınız. Bu kadar basit.

   -Günümüzde psikiyatri, her türlü insanlık halini patoloji hanesine mi yazıyor?

   -İşte buna karşı çıkmamız gerekir. Biz psikiyatrlar bazı hastalarımızda karşılaştığımız bazı durumların normal keyifsizlik halleri, hayatın kendisinden kaynaklanan mutsuzluklar olduğunu bilirsek her durumda ilaç yazmayız.

   -Pozitif bakış kötü bir şey mi? Kabahati nedir?

  -Bir kabahati yok. Hayatta insanların olumlu olanın peşinden koşması güzel. Fakat bu pozitif düşünce kavramına eklenen, çekim yasası diye sunulan şeyin bir uyuşturucu olduğunu düşünüyorum. Bu çekim yasası diyor ki: Başına kötü bir şey geldiyse mutlaka negatif düşündüğün için gelmiştir. Kolaycı bir formül sunuyor. Bu durumda 10 yaşında kanser, lösemi olmuş çocukların ne gibi bir kabahati olabilir? Hayatlarında nasıl kötüyü çektiler de birden başlarına bu geldi? Freud'un çok temel bir önermesi vardır: Bastırılmış olan geri döner. İnsanın zoraki bastırdığı bir şey mutlaka bir yolunu bulur ve bilince çıkar. Bastırılan tüm o negatif düşünceler bir süre sonra ciddi hastalıklar olarak karşımıza çıkar.

   -Sizce depresyona girmekten korkmamak mı gerekiyor?

   -Depresyonun insanı felç eden taraflarından korkmak lazım ama hüzünden kaçmamak lazım. İnsan hüznün kıyısında dolaşırken, çok değişik ilhamlarla hayata bambaşka bakış açılarıyla bakabilir. İşte kaçırdığımız şey bu. Acıyı yaşamadan gelen mutluluk insana çok derin bir tatmin hissi sağlamaz ve çok kalıcı da olmaz. Istırabın faydaları var. Istırap bize bir şeyler öğretiyorsa, geçmişte yapmış olduğumuz yanlışlara karşı oradan büyüterek çıkartıyorsa, o üretken bir ıstıraptır ve bize çok şey kazandırır. Acısıyla yüzleşen insanlar hayatta fark yaratır.
(Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz)




 

    Yazının Devamı

    MERHAMET BİLİNCİNİ OLUŞTURMADAN BİR MİLİM İLERLEYEMEYECEĞİZ

   - Türk toplumunun ruh halini nasıl görüyorsunuz?

  - Türkiye çocuksu bir toplum. Çocuksu bir toplum olarak çok kolay kutuplaşıyoruz, çok kolay birbirimizin boğazına çöküyoruz. Hangi dünyaya ait olduğunu bilememe, nereye yöneleceğinden tam emin olamama, kişiliğini tam oluşturamama hali yaşanıyor. Muhafazakar kesim biraz daha kültürel kodlarını oturtmuş gözüküyordu ama onlar da kapitalist sistem tarafından sınanıyor şu an. Önlerine sunulan nimetleri, bir lokma bir hırka felsefesine göre ret mi edecek, yoksa o sofraya oturup, midesine oturacağını bile bile ileride ruhuna ters geldiğini bile bile oradan nimetlenecek mi? Bu, vicdani bir sorudur ve bugünün en temel sorusu budur. Sistem enteresan bir şekilde 1980'li yıllarda nasıl sol siyasete ait insanları bir ahlak sınavından geçirdiyse, bugün muhafazakar kitleyi ciddi bir ahlak sınavından geçiriyor ve bakıyorsunuz kimi insanlar bu sınavdan geçiyor, kimileri kalıyor.

    - Acıyı sonuna kadar yaşayın diyorsunuz. Ama zaten biz acıyı seven bir toplumuz....

  - Bu çok doğru. Acı tiryakisi olmuş bir toplumuz, ama o üretken olmayan acıya saplanıp kalma ve o acıdan kendimize mazeretler üretme şeklinde kendini gösteriyor. Bütün hayatı, geçmişte yaşadığımız acı ekseninden yorumluyoruz. Hiçbir sorumluluk almadan hayatın kıyısından dolaşmak istiyorlar ve bir yandan da bundan şikayet ediyorlar. Bunlar ilaçla çözülecek durumlar değil terapi ile çözmeye çalışıyoruz.

   - Varoluşumuza ters mi davranıyoruz?

  - Tamamen öyle. Fıtrata ters bir bilim anlayışında bir modern dünya ile karşı karşıyayız. Yaşlanmayı geciktirmek istiyoruz. Hatırlayın, Zincirlikuyu Mezarlığı'nın başına 'Her canlı ölümü tadacaktır' yazıldığı zaman bir sürü insan dehşetle irkildi. Bu bir hakikat, yani bununla yüzleşmek niye bize bu kadar ağır geliyor? İnsanlar giderek uyuşturucu kültürü dediğim bir kültüre hapsoluyor. Başarı eksenli bir uyuşturucu kültürü, maddi tüketim eksenli bir uyuşturucu kültürü ya da ilaçlara bağlı bir uyuşturucu kültürü içinde dibine kadar uyuşmuş ve dünyaya duyarsızlaşmış halde yaşamalarına yol açıyor. Bugün gençlerin çoğuna bakıyorsunuz, hakikaten bu uyuşmuş halin yansımalarını görüyorsunuz. Bize artık uyanık bir bilinç lazım. Ötekinin canını yakmaktan çekineceğimiz, çok uyanık bir bilinç lazım. Hoşgörü lafında bile bir kibir var. Türkçede hemhal olmayı çok güzel buluyorum. Onunla hallenmek, onun hali ile onun ıstırabı ile ıstıraplaşmak, onun derdini anlamak. Merhamet bilincini oluşturmadan da bir milim ilerleyemeyeceğiz gibi gözüküyor. Istırabımızı üretken hale getirmeliyiz. Kendi ıstırabımızdan, bunca sene çektiğimiz ıstıraplardan öğrendiğimiz bir şeyler olmalı.

        Siyaseti futbol takımının taraftarlığına indirmişiz

 - Okullarda merhamet odaları kurulmalı diyosunuz kitabınızda...
(Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz)

 



 

       Yazının devamı
   - Evet. Mesela milli eğitimin karakter eğitimi anlamında, kişilik gelişimine çok az değer verdiğini görüyorum. Bizim ileri matematik öğretmekten başka yapacak işlerimizin olması lazım. Dramaların, drama derslerinin olması lazım. Türkiye çok ağır baskı dönemlerinden geçti. Biz bu ağır baskı dönemlerinden geçmiş bir toplum olarak karşılıklı bir konuşma ahlakı, yeni tahayyül biçimleri üretemedik. Hâlâ birbirimizin boğazına basacak kutuplaşma siyasetleri üretiyoruz. Biz siyaseti futbol takımının taraftarlığı mesafesine indirmiş durumdayız. Çok duygusal şekilde bir takımın renklerine sebepsizce bağlanma tarzında siyaset yapılıyor. İnsanların kafasındaki siyaset derinleşemiyor ve kavgacı bir düzeyde kalıyor.

 

   BU KUŞAĞA TOST VE TEST DIŞINDA BİR ŞEY VERİLMEDİ

   - Türkiye için büyüyememiş bir toplum dediniz. Çocuklarını yetiştirirken bu büyüyememiş toplumun hataları var mı?

   - Nasıl olmaz? Çocuklar tamamen anne ve babanın narsistlik hevesinin bir yarış atı haline geliyor. Prensler olarak yetişiyorlar. Bu çocuklar gerçek hayatla karşılaştıkları zaman çok büyük hayal kırıklığı yaşıyorlar. Annelerinin babalarının kendilerini şişirdiklerini fark ediyorlar ve birden tuzla buz oluyor egoları ve depresyona giriyorlar. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde Ergen Kliniği'ni kurdum, dört sene boyunca oranın şefliğini yaptım. Türkiye'de herhalde en çok ergen hasta görmüş insanlardan birisiyimdir. Öyle çocuklar görüyorsunuz ki, doğuştan hak edilmişlik duygusu her şeyi istiyor.

   - Ebeveynler kendilerinin uzak kaldığı duyguları çocuklara nasıl aşılayacaklar?

  - Aşılayamıyorlar. Türkiye'de giderek acımasızlaşan bir kuşakla karşı karşıyayız. Bu kuşağa biz test ve tosttan başka bir seçenek de sunamadık maalesef. Yani devlet kendi kuyruğunu yiyen bir canavar gibi genç nesillerini 20-30 senedir öğütüyor. Anne-baba çocuğunu her şeyden önce merhametli bir birey olarak yetiştirmeli. Zalim bir dünyada, zalimlik yapmak üzerine kurulmuş bir robot olarak değil, hisseden, anlamaya çalışan, başkalarının acısı ile alakadar bir insan olarak yetiştirmeli. Türkiye'de herkes o kadar kendi gettosunda, kendi duvarlarının arasında yaşıyor ki, kimse öbürünün derdine kulak kesilmiyor ve onun hayatına katılmak istemiyor.
Tuluhan Tekelioğlu




 

     MERT-İ ÂDEM
 
     Hayat felsefemi fanilik üzerine inşa ettim.

    “Uzun lafa gerek yok. İnsanın kendisinin fani olduğunu her gün, her an hissetmesi kadar güzel bir terbiye metodu ben hayatımda duymadım. Modern zamanlarda insanlar bence ölümlü olduklarını unuttu. İnsanları ölüm bile terbiye etmiyorsa başka hiçbir şey terbiye etmez. İnsanlar hayatlarındaki parantezin günün birinde kapanacağını hissetsinler ve bu parantezi doğru ve güzel şeylerle doldurmaya çalışsınlar."

     “Aç parantez diye bir şey vardır. Benim parantezim de 27.03.1956’da açıldı. Mutmainim, geriye dönüp keşke olsaydı dediğim bir şey yok, tûl-i emelim de. Tornacı Gazi Usta’nın, okumayı eğitmen babasından öğrenen ümmi Cevahir Hanım’ın ortanca çocuklarıyım. Şu an hem yetim hem öksüzüm.

     Hayatım boyunca hiçbir otorite ve iktidarlarla yakınlık kurmadım, icap ettiğinde de sözümü asla esirgemedim. Dar alanda paslaşmalardan, kulisçilikten, çetecilikten, çıkar için eğilmekten asla hazzetmem. Eğilenlerin, paslaşanların da daima karşısındayım. Onlar da daima ve her alanda benim karşımdalar. Ve buna memnunum. Ben, bu dünyaya herkesle dost olmaya gelmedim, öyle inanıyorum.
   Okumakla yazmakla geçirdim ömrü, daima kendi efkârımla okudum yazdım. Şairliğimin bugünün piyasasıyla, şiir çeteleriyle, edebiyat gruplarıyla hiçbir ilgisi yoktur. Tamamen geleceğe yöneliktir. Medar-ı maişetim Cumhuriyet Üniversitesi’nde öğretim üyeliğidir. Mesleğimi seviyorum.

     Tek dileğim: Parantezimin fikri, vicdanı, irfanı hür bir şahsiyet olarak kapanmasıdır. Terekem elbette olacaktır ama şu an dünyalık olarak miras bırakacak hiçbir şeyim yok. Bir Müslüman olarak âlemdeki her nesnenin, insanın, nefesiyle soluk alıp verdiğine inanıyorum. Son nefesime kadar bu dünyaya temiz şeyler katmak muradımdır. Bakisi selamdır ve muhabbettir.”

     Sayın Berat Demirci hocanın, kendi adına düzenlenen gecede yaptığı konuşmasından.
 
 
 



 
   Çağ fikri bitti, dünya çölleşti; insanlık nerede peki?
 
   İnsan, ilk kez çağ fikrini yitirdi. Başka bir çağ yok artık; başka çağlar, bütün çağlar tarih oldu, yok oldu. İçinde yaşadığımız çağ, bir canavar gibi, bir makina gibi, canavarlaşan bir makina gibi ya da makinalaşan bir canavar gibi bütün insanlık çağlarını yuttu, unuttu ve unutturdu.
 
   Bütün insanlık çağları silindi, yersiz''leştirildi; bütün insanlık çağlarının ve çağrılarının üzerinden bir silindir gibi geçildi.
 
   Yarım asır önce Claude Levi-Strauss, ''kurtarılması gereken kültürlerin çeşitliliğidir'' diye haykırırken, aslında bu günleri görüyordu, demek ki.
 
   Cins adam Nietzsche de, bir asır önce, ''çöl büyüyor'' diye haykırırken, insanlığı tektipleştiren, düzleştiren, yokoluşun eşiğine sürükleyen çağın ağlarının ve pençelerinin ne denli barbarlaşabileceğine dikkat çekiyordu.
 
 İNSAN, KENDİ DÜNYASINI DEĞİL, BAŞKALARININ DÜNYASINI YAŞIYOR!
 
   İnsan, özünü ve sözünü, dilini ve gözünü, idrak kapılarını ve görme biçimlerini yitirdi: Kendini de, dünyayı da başkalarının gözüyle, gözlüğüyle görüyor: Ödünç gözlerle, ödünç perspektiflerle, ödünç kavramlarla yaşıyor ya da yaşadığını sanıyor.
 
   O yüzden kendini ve kendi dünyasını, kendinde ve dünyasında yaşamıyor, başkalarını ve başkalarının dünyasında yaşıyor.
 
   Ödünç ve dolayısıyla sahte hayatları yaşıyor ç/ağdaş insan: Başkalarının sırtından yaşıyor.
 
  Başkası olarak yaşıyor kendini. Kendinde değil başkasında insan. Çağda değil, devâsâ bir ağ''da! Kendi yerinde değil, başkasının yerinde ve başkasının yerine yaşıyor.
   (Sayfanın devamı için diğer sayfaya geçiniz.)
 



 
Yazının devamı

Bunun en fazla kanıksadığımız ama en ürpertici örneği tarih algısı insanlığın: Bütün insanlık, tarihe, ''eski çağ'', ''orta çağ'' ve ''yeni çağ'' olarak bakıyor artık: Batılıların dışındaki bütün medeniyetlerin çocukları kendilerini, kendi dünyalarını, kendi tarihlerini bile kendi perspektifleriyle, kendi değerleriyle, kendi metodolojileriyle, kendi ölçüleriyle değil, bizi ağlarına alan, çepeçevre kuşatan ve kendisine mahkûm eden bu çağın perspektifleriyle, değerleriyle, metodolojileriyle ve ölçüleriyle görüyor.
 
Dolayısıyla hiç bir şeyi göremiyor: Her şeyi görülemez, bilinemez ve tanınamaz hâle getirerek tarumar ediyor.
 
ÇAĞ FİKRİ BİTMİŞSE, İNSANLIK FİKRİ DE BİTMİŞ DEMEKTİR
 
Baktığı yerin ya da durduğu yerin, gördüğü şeyi belirlediğini, görme biçimlerini şekillendirdiğini nasıl da çabuk unuttu insan!
 
Diğer insanlık çağlarının, çabalarının ve çağrılarının bir anlamı yok artık. Tek bir çağ var çünkü. TEK bir çağ varsa, başka çağların anlamı, karşılığı, insanlığa kattıkları bir şey yoksa, bu durumda, aslında ÇAĞ fikri bitti, demektir.
 
Buysa ürpertici bir şeydir. Tek çağ''da insanlar ne kadar çağdaşlaşıyorlarsa, o kadar ağdaşlaşıyorlar, ölçülerini ve bakış açılarını kaybediyorlar, dolayısıyla köleleşiyorlar ve özgürlüklerini de yitiriyorlar; üstelik de kendi elleriyle bitiriyorlar, demektir.
 
Sonuç: Çağ''a mahkûmiyet ve kendi''nden mahrumiyet: Yani, insanın tastamam çağ körleşmesi ve semantik intihar yaşaması, başka çağrıların insanlarının kendilerine özgü yerlerini, duruşlarını, algılama biçimlerini, dillerini, konuşma yetilerini, bakış açılarını ve görme biçimlerini yitirmeleri.
(Sayfanın devamı için diğer sayfaya geçiniz.)
 



 
Yazının devamı

Çağ fikrinin bitmesi, başka çağlarla ve çağrılarla ilişkinin, irtibatın yitmesi, aslında insanlık fikrinin bitmesi, demek.
 
İnsanın, bütün insanlığın tek bir ses''e, tek bir algılama biçimine, tek bir düşünme biçimine, tek bir varolma biçimine mahkûm olması yani.
 
Dolayısıyla, kültürel zenginliklerin, farklı algılama biçimlerinin, farklı ifade, duyma ve düşünme biçimlerinin yok olması, kısacası dünyanın çölleşmesi, kuraklaşması, tek bir zamana ve mekana kapatılması: Evsizleşmesi ve yersiz-yurtsuzlaşması özetle.
 
DARWİNYEN DÜNYA: BARBARLIĞIN İNSANLIĞI!
 
Nedir bu peki, biraz düşünelim üzerinde lütfen.
 
Bu, elbette ki, insanı sadece tek bir çağa hapsederek kendisine mahkûm eden çağın, tastamam ağa dönüşmesi, insanlık tecrübelerini hiçe sayması, sonuçta insanı hiçe sayması ve nihayetinde kendisinden başka hiçbir şeyi dikkate değer bulmayarak tastamam barbarlaşmasıdır.
 
Bu durumda net olarak söylenebilecek şey şu: Sadece kendisini gerçek kabul eden ve diğerlerini hiçe sayan çağın -ve insanının-, ne kadar çok çağdaşlaşırsa, o kadar çok ağlarını öreceği ve barbarlaşacağı gerçeğidir. Her şeyi kendinden ibaret göreceği, kendisi dışındaki hiçbir çağa, zamana, çağrıya değer vermeyeceği yakıcı ve yıkıcı, ürpertici ve tüketici hakikati.
 
Başka bir ifadeyle: Eğer bütün diğer insanlık çağları ve tecrübeleri anlamsızsa, anlamsızlaşabiliyorsa, anlamsız görülebiliyorsa, bu durumda, bizim içinde yaşadığımız çağ da, yarın, anlamsızlaşacak, anlamsız görülecek demektir bu.
 
Yani, bu çağ da, insanın bütün çabası da anlamsız, demektir. İnsanın yaşaması anlamsız demektir. İnsan, boşuna yaşıyor, boşuna çırpınıyor demektir. Sonuçta insanın da, yapıp ettiklerinin de bir anlamı, değeri, kadri kıymeti yok, demektir.
 
Dolayısıyla bütün yapıp ettiklerimiz anlamsızsa, bu durumda, hayata vahşî Darwinyen yasaların egemen olması kaçınılmaz, demektir. Hayatın, ''gücü gücüne yetene'' ilkesi/zliği/nin vahşî, barbar (günümüzde kapitalistçe) nitelikler arzeden anlamsız bir şeye dönüşmesi yani.
 
ÇAĞ, BİR GREK TANRISI GİBİ SANKİ!
 
Çağımız, diğer zaman dilimleri gibi bir zaman dilimi değil artık.
 
Evet, çağımız bir dilim değil, dilimleyen: Bütün insanlık çağlarını lime lime ederek parçalayan ve bölen, belirleyen ve bitiren bir Grek tanrısı gibi sanki.
 
Bizim de dilim dilim edildiğimizi, lime lime parçalanıp, bölünüp, belirlendiğimizi ve bitirildiğimizi, sonuçta paçavraya çevrildiğimizi ne zaman görebileceğiz, merak ediyorum doğrusu.
(Sayfanın devamı için diğer sayfaya geçiniz.)
 



 
yazının devamı

''VİDA''LARI GEVŞETELİM BEYLER!

 
Çağ, her şeyi kendine endeksleyen, kendine bağlayan bir bütün. Bütün olarak görüyor çağ, kendisini; her şey olarak. BİR KENDİNDEN ÖNCE, BİR DE KENDİNDEN SONRA VAR ARTIK. YANİ SADECE KENDİSİ VAR. TEK ŞEY, TEK GERÇEK, TEK ZAMAN, TEK MEKAN O.
 
Bizse, bütün insanlık olarak, o bütün''e işlerlik kazandıran birer parça, bu bütün''ün çarklarını döndüren birer vidayız, yalnızca!
 
O hâlde, vidaları gevşetelim beyler! Vidaları gevşetmediğimiz, gevşetemediğimiz sürece, çağ, çarklarını döndürmeye devam edecek.
 
Tam bir ağa dönüşen bu çağın çarklarının durması, durdurulması, insanlığın kendine gelmesi, kendi çağrılarına, kendi çağlarına da nefes alıp verebilecek bir yer, bir alan açması gerekiyor çünkü.
 
Çağsız çağrılar, çağını kuracak yerden mahrum. Yerinden edilen çağrılar, yer''e, yerlerde sürünmeye, buraya, burada oraya buraya itilmeye mahkûm!
 
''KÂİNÂTIN BÜTÜN SESLERİNE AÇIK'' BİR DÜNYANIN İNŞASI İÇİN…
 
Oysa insanlık başka çağlara, başka çağrılara da açık olabilmeli. Açılabilmeli. Başka çağların, başka çağrıların sesleri, renkleri, zenginlikleri insanlığın varoluş serüvenine kendince tatlar, boyutlar ve zenginlikler katabilmeli.
 
İnsan, ancak insan olduğunu, insanca bir dünyanın kurulmasına kendi çağının, kendi çağını kurabilen çağrısının da katkıda bulunabildiğini görebilmeli ki, insanın varlığının da, çabasının da bir değeri, kıymeti ve anlamı olduğunu, insanlığa katkı sunabildiğini görülebilsin.
 
İnsanlığın, insanlığını sürdürebilmesinin başka yolu yok çünkü, kâinâtın bütün seslerine, bütün renklerine, bütün duyarlıklarına duyargalarını açmaktan başka.
 
Hakikatin meyvelerini toprağa düşürebilmenin ve keşfedilmemiş kıtaları keşfe çıkabilmenin başka yolu yok, insana, insanın çabasına, bütün insanlık çağlarına ve çağrılarına saygı duymaktan ve pergelleri açmaktan başka.
 
Çölü vahaya dönüştürebilmenin yolu bu çünkü.


Yusuf Kaplan
 
 



 

       Sarıkamış İçin 
  

    Sarıkamış İhata Harekatı’nın yüzüncü yılındayız. Sarıkamış ilçesindeki anma törenlerine yüz bine yakın insan katılmış. Demek oluyor ki, milletimiz, tarihine hem geri dönüyor, hem sahip çıkıyor.

     İhsan Fazlıoğlu, “insan, tarihte, sadece geçmişini değil, geleceğini de arar” diye yazmıştı. Evet, geleceğimiz Çanakkale’dedir, Sarıkamış’tadır. Güzel Türkiye, Edirne ilinden Malazgirt ilçesine kadar, harp sahasıdır. Bu aziz vatan, ‘şehitlerin bereketiyle’ ayakta durmaktadır. Onca musibete ve ihanete rağmen.

    Yıllar evvel, Sarıkamış’la ilgili toplu okumalar yapıp notlar almıştım. Hatıratlar, akademik çalışmalar, tarihçilerin kitapları. Bu notlardan bir yazı dizisi çıkmıştı.

    Artık daha iyi anlaşılıyor, görülüyor: Sarıkamış’ta Türk ordusunun ortaya koyduğu o dokunaklı mücadele, ideolojik nedenlerden dolayı yok sayılmıştır. Amaç bellidir: Çanakkale üzerinden Mustafa Kemal’i yükseltirken, överken; Sarıkamış vesilesiyle Enver Paşa’yı gözden düşürmek ve yermek. Çanakkale cephesinde, müdafaasında, ordunun komutanı Enver Paşa değilmiş gibi.

    Yıllar boyunca dile getirilen iddialardan / iftiralardan biri, tek kurşun atmadan 90 bin Mehmetçiğin, mücahidin şehit olduğudur.

    Sarıkamış’ta düşmanın üzerine yürüyen, ülkemizin en seçkin birliklerini bünyesinde barındıran 3. Ordu’dur. Bu ordu, Rus ve İran tehlikesine karşı kurulmuştur. Kuvvetlidir. Gerçekten de savaşçı bir birliktir. Askerliğimi, bu orduda, taarruz piyadesi olarak yaptım. Bize öğretilen ve askerî kitaplarda yer alan bilgilerden biri de şuydu: Taarruz ile savunma oranı ikiye birdir. Yani, savunan taraf bir kayıp verirse, taarruz edenin iki kayıp vermesi normaldir. Bu durum, 3/1 oranına kadar makul karşılanabilir. (Çanakkale kara savaşlarında, Türk tarafı taarruz ettiğinde de bu tür ağır kayıplar verilmiştir. 19 Mayıs 1915 gecesi yapılan taarruzda, birkaç saat içinde 9 bin askerimiz şehit olmuştur.)

    Birinci Dünya Savaşı’nın hemen başında, 3. Ordu’nun mevcudu 150 bin personeldir. (Kaymakam Şerif Bey’in Sarıkamış Anıları’na göre, mevcut, 190 bin insandır.) Harekâta 75 bin asker katılmıştır. (Ordu taarruz harekâtı için 75.660 askere sahip bulunuyordu. Edward Erickson, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu, sayfa 83) Kayıp, harp tarihi arşivine göre, 23 bin şehit, 7 bin esir ve 10 bin yaralıdır. Liman Paşa’nın kitabında, toplam asker kaybımız 42 bin olarak ifade edilir. Birçok tarihçi de 50 bin rakamını doğru kabul eder. Rus ordusunun kaybı ise, kendi resmi rakamlarına göre 32 bindir. Daha fazlası var mıdır, bilemeyiz.


    (Sayfanın devamı için diğer sayfaya geçiniz.)

 
 



 

     Sarıkamış İçin (Devamı)
  

   Sarıkamış Harekâtı’nda 90 bin zayiat verdiğimiz, sadece Rus kaynaklarında yazılıdır. Bu rakam, propaganda amaçlı olduğundan abartılıdır. Resmi ideolojinin sözcülüğünü yapan bazı tarihçiler, Rusların verdiği bu rakamı doğru kabul edip hiç sorgulamadan kullanmışlardır.

   Rus ordusunun 32 bin kayıp verdiğini göz önünde bulundurursak, ortada, ‘boş yere’ şehit olan askerler yoktur. Askerimiz, şerefiyle, kahramanca savaşmıştır. Kimi donarak, kimi vurularak şehit olmuştur. ‘Yoktan yere öldüler’ demek, her şeyden evvel, şehitlerimizin aziz hatırasına saygısızlıktır. Onlara yapılacak en büyük adaletsizlik ve haksızlıktır.

   İlaveten: 75 bin askerin katıldığı bir savaşta 90 bin kayıp vermek, bazı askerlerin iki kere ölmesi anlamına gelir ki, bu da mümkün değildir.

  Sarıkamış Harekâtı’nda yaşananların bir benzeri, İngilizlerin de başına gelmiştir. Somme Savaşı, Birinci Dünya Savaşı’nın en kanlı çarpışmalarından biridir. Somme’de, Alman savunma hatlarını yarmak için taarruz eden İngiliz ordusu, akıl almaz hatalar ve bazı talihsizlikler yüzünden, ilk gün, 58.000 asker kaybetmiştir. İlerleyen günlerde, bu sayı hızla artmıştır. Ve Somme Savaşı, Britanya İmparatorluğu ordusunun bir günde en çok kayıp verdiği savaş olarak tarihe geçmiştir. Sarıkamış ile Somme arasındaki tek fark ise, İngilizlerin, bu ağır kayıplar ve sonuçsuz taarruzlara rağmen, hiçbir komutanlarını ‘hain’ mertebesinde suçlamamasıdır.

   Resmi ideolojinin ve bir projenin sözcülüğünü yapan tarihçilerin yanı sıra, ‘bizden’ diyebileceğiz birçok isim de aynı talihsiz söylemi sürdürmüştür. Şimdi hayatta olmayan bir tarihçimiz, “Enver Paşa’nın hataları yüzünden 100 bin kişilik 3. Ordu’dan 10 bin asker sağ kaldı” diye yazmıştır. Geride 10 bin asker kalmış olsaydı, bu kadar küçük bir kuvvetle ne yapılabilirdi?

   Devam edelim. Birinci Dünya Savaşı’nın bir parçası olan Sarıkamış İhata Harekâtı, milli bellekte silinmez izler bırakan ve ilk günkü tazeliğiyle vicdanları bugün de kanatan bir çarpışmanın adıdır.

   Bir bozgun söz konusu değildir. Fakat yine de, Sarıkamış’ın milletimize verdiği zaaf, yıllarca sürmüştür. Irak ve Filistin orduları bile, Sarıkamış’ın sonuçlarından etkilenmiştir. Devletin en güzide ordusu, birkaç gün içinde sarsılmış, ağır darbe almıştır.

   (Sayfanın devamı için diğer sayfaya geçiniz.)

 
 



 

     Sarıkamış İçin (Devamı)

   Hakkaniyet adına şunu söylememiz gerekmektedir: Savaşın sonlarına doğru Enver Paşa’nın emriyle kurulan; birçok Doğu ilini kurtaran, Bakü’ye kadar ilerleyen ve Azerileri özgür kılan Kafkas İslâm Ordusu’nun özünü 3. Ordu’nun kahramanları oluşturmaktaydı. Bu ordunun askerleri, son ana kadar ayakta kalmışlardır. Devamında, Millî Mücadele’nin nüvesini oluşturan da 3. Ordu’ya bağlı birliklerdir. İstiklal Harbi, bu ordu üzerinden gelişmiş ve şekillenmiştir. Bakınız: Kâzım Karabekir’in anıları.

    Sarıkamış’a dönecek olursak. Miralay Şerif, “Sarıkamış, tarihimizin şerefli sayfalarından biridir. Türk ordusu, kara kışın tipisiyle, düşmanın kurşun ve güllesiyle uğraşa cenkleşe mahvoldu da, bir neferi arka çevirmedi” demektedir. General Wavel de, Sarıkamış’tan sonra, şu sözleri söylemiştir: “Türk ordusu, hiçbir dünya ordusunun yerinden kıpırdayamayacağı şartlar altında muharebe eden bir ordudur.”

    Sarıkamış’ta, askerimiz, her türlü olumsuzluğa rağmen ilerlemiş, savaşmış, ne var ki gücü ve sayısı yetmemiştir. Gerisini, Enver Paşa’nın vasiyetinden okuyalım. Kendisi, en ön saftayken şu vasiyeti kaleme almıştır. Esaretten ise son anda kurtulmuştur: “Ruslara taarruz edildi, fakat mağlup edilemedi. Şimdi, 11. Kolordu ve süvari fırkasını bekliyorum. Gelir ve yetişirse, düşmanı bozacağım. Fakat gelmeden düşman, zayıflamış kıtalarımıza taarruz eder ve taarruzda muvaffak olursa, o vakit ordu mahvolmuş demektir. Şimdiye kadar asker ve zabitler, hiç kusursuz harp ettiler. Her manevrayı yaptılar. Bu halde vasiyetim: Ben vazifemi yaptığımı sanıyor ve öyle ölüyorum. Düşmana, sonuna kadar karşı koyunuz. Her halde sonunda muvaffak olacağız. Ben, kalben müsterih olarak ölüyorum. Yaşasın dinim, vatanım, padişahım!”

    Sarıkamış’a devam etmek şartıyla, yazımızı, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu kitabından birkaç cümleyle bitirelim: “Türk ordusu savaşın sonunda, Mondros Mütarekesi günlerinde bile garnizonlarında değil, yetenekli komutanların yönetimi altında sahrada bulunuyordu. Dehşetengiz kayıplara rağmen hâlâ savaşan bir orduydu. (Sayfa 282) Siper kazdıkları ve tahkimat yaptıkları zaman onları hatlarından çıkarmak neredeyse imkânsızdı. (283) Türk ordusunun hikâyesi, bütününe bakıldığında, kayda değer bir destandır. 1913 yılındaki tükenmişliği göz önüne alındığında, bu, Büyük Güçler karşısında elde edilmiş bir başarı hikâyesidir. Türkler savaşın sonunda, inanılması zor bir şekilde hâlâ dimdik ayaktaydılar. Savaşın acı sonuna kadar savaşmayı sürdürdüler.” (288)
                                                                                                          İbrahim  Tenekeci

 
 



 
 
İnsan Meylinden Merdiven Yorgun
 
Üstteki taşı koyarken alttaki taşı küçümseme; o olmasaydı çökerdi kulen!
 
Kusurlu hareketlerin net bir tarifinin olduğu tek yer futbol sahaları anlaşılan.
 
Eşyaların kırılma ihtimaline karşı üstlerine uyarı işaretleri konuyor, insanların kırılma ihtimalini düşünen yok!
 
“Ben senin yerinde olsam sessiz kalmazdım” dedi şaşıran. “Kendi yerinde de pek kalamıyorsun!” diye karşılık verdi bıyığının altından gülen.
 
Haddini bilmeyenlerin bu kadar çoğalmasının en kötü yanı artık hiç farkedilemiyor olmaları...
 
O kadar yüksekten düşüyordu ki, ömrünün geri kalanı muhtemelen dibi bulmasına yetmeyecekti.
 
Birazcık da olsa pişman olabilmek için daha ne kadar yanlış yapmamız gerekiyor?
 
Sokakta bir çocuk, iki küçük kedi yavrusunu büyüyünce kaplan olamayacaklarına ikna etmeye çalışıyordu.
 
Hepimiz büyük insanlar olacaktık, dünyalarımız bu kadar küçük kalmasaydı!
 
Çoktandır doğru dürüst beste yapılamıyor gibi geliyor bana; herkesin durmadan eski şarkıları dinlemesi bundan olabilir mi?
 
Neredeyse her konuşan, her söylediğini orijinal fikir sanıyor; insanoğlu asırlardır konuşuyor, orijinal fikir kaldı mı?
 
Bir gün herkes onbeş dakikalığına bedbaht olacak!
 
Eskiden deneme-yanılma diye bir yöntem vardı, şimdi yanılmayı hiç denemiyoruz.
 
“Yendiniz mi, yenildiniz mi?” diye sordu büyük ve görmüş geçirmiş olan. “Yanıldık!” dedi sadece, küçük ve kederli olan.
 
‘Keder’ kelimesi neden beni bu kadar kederlendiriyor her zaman?
 
Pudra şekeri dediğimiz şey, sizce de pasta milletiyle ilişkilerimizi biraz zorlaştırmıyor mu?
 
Çok yufka yürekli bir adam oldum; yürüyen merdivenlere bile üzülüyorum. Biraz oturup dinlenseler ya!
 
Gittikçe karamsarlaşıyorum; bugünün dünyasında büyüyünce ne olacağı sorusuna “Manifaturacı!” diye cevap veren bir tek çocuk bile yok!
 
Gökten üç portakal düştü, şimdi ne yapacağım?
 
Belki bir gün dinlersiniz: Baba Zula... “Babamız bizi sevmedi. Çirkiniz! Çirkiniz!” Bir yerinde şöyle deniyor şarkıya ilham veren şiirin: “Kır kalbimi, alışığım ben”
 
Yoksunduk o vakit; iki nokta üst üsteydi hep, yer darlığından!
 
“İçim içime sığmıyor” dedi heyecanlı olan. “Çünkü için içinden büyük” dedi sakin olan.
 
Biz büyüdük, büyüdü kalbimizdeki o kara leke!
 
“Heyhat” diye bağırdı meczup, “günahlar insanlardan tövbe ediyor!”

Gökhan ÖZCAN
 



 
Osmanlıca, daha doğrusu ‘Eski Türkçe’ dersi
 
Milli Eğitim Şûrası’nda Osmanlıca’nın liselerde önce zorunlu ders yapılmasına karar verildi ama sonra vazgeçildi. Osmanlıca, eskiden olduğu gibi seçmeli ders olarak devam edecek... Günlerden buyana devam eden tartışmaların zorunlu ders kararının geri alınması ile bitmeyeceği, dersin mecburi hale getirilmesi çalışmalarının da devam edeceği ve meselenin daha uzun müddet gündemde kalacağı belli... Bu yüzden ve Osmanlıca’nın okullarda mutlaka öğretilmesi gerektiğini senelerden buyana söyleyip yazmış bir kişi olarak konunun bazı önemli taraflarını maddeler hâlinde sıralayacağım:
 
1. Dünya üzerinde kendi diline başka bir isim vermiş, o dili bir önceki devletinin kurucusu olan hanedanın adı ile kullanma garabetini göstermiş bizden başka bir devlet yoktur! İmparatorluk Almanyası’nda  yahut Avusturya’sında konuşulan dil “Hohenzollernce” veya “Habsburgça” değil “Almanca”dır... Çarlık zamanı Rusya’sında “Romanofça” değil, “Rusça” konuşulmuştur... Krallık Fransa’sının lisanı da Fransızca’dır, “Orleansca” veya “Bourbonca” demek kimsenin aklına gelmez.Biz ise imparatorluk Türkiyesi’nin diline, hanedana nisbetle “Osmanlıca” deriz ama bu dil Türkçe’dir ve“Osmanlıca” diye ayrı bir dil yoktur. Türkiye’de konuşulan dil, meselâ okuduğunuz bu yazı Türkçe’dir ama mâlum yanlış isimlendirmeden hareket edecek olduğunuz takdirde, aynı zamanda Osmanlıca olur!

GAYRIRESMÎ DİL DEVRİMİ

2. Osmanlıca derslerinde öğrenciye eski ve yabancı bir dil değil, asırlar boyunca konuşulan ve bugün de konuştuğumuz Türkçe’nin yazımında daha önce kullanılmış olan başka bir yazı öğretilmektedir. Dersin temelinde “yabancı bir dil” değil, “başka bir yazı” vardır. Dolayısı ile “Osmanlıca” sözü de yanlıştır ve bunun yerini geçmişte kullanılan ama şimdi unutulmuş olan “Eski Türkçe” ibâresinin alması lâzımdır.
3. Cumhuriyetin ilk senelerindeki siyasî havanın ve daha sonraları da ideolojinin tesiri ile millete Osmanlıca’nın Arapça ve Farsça ağırlıklı başka bir dil olduğu, şeklinde yanlış bilgiler verilmiş ve bu kanaat maalesef yerleşmiştir. Osmanlıca yahut Eski Türkçe derslerinin en büyük faydası öğrencinin meselenin aslını öğrenmesi, yani Osmanlıca ile Türkçe’nin aynı diller olduğunu anlamasını sağlayacak olmasıdır.

(Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz. )
 



 

Osmanlıca, daha doğrusu 'Eski Türkçe' dersi (Devamı)

4. Harf Devrimi ile Dil Devrimi, farklı kavramlardır. Türkçe’nin fakirleşmesi ve bugünün gençlerinin 150, haydi bilemediniz 200 kelime ile konuşur hâle gelmelerinin sebebi Harf Devrimi değil, resmen vârolmamasına rağmen ideolojik maksatlarla ve şiddetli şekilde yürütülmüş olan Dil Devrimi’dir. Millet bu gereksiz uygulama yüzünden bugün 1950’lerin, 60’ların gazetelerini bile anlamayacak bir dil fukaralığına düşmüştür ve Eski Türkçe derslerinin bir faydası da kelime dağarcığının artışını sağlaması olacaktır.

5. Osmanlıca yahut Eski Türkçe derslerinde, “gramer” bahsinden mutlaka uzak durulması gerekir. Maksat öğrenciye Refik Halid, Hüseyin Rahmi, Reşad Nuri gibi Türkçe’nin önemli yazarlarının eserleri ile 1900’lerin başındaki gazeteleri orijinallerinden okuyabilme bilgisini vermek ve daha gerilere gitmeyi heveslilere bırakmak olmalı, akademisyenlerin “gramer” merakı işe karıştırılmamalıdır. Zira, derslerde Eski Türkçe, yani eski alfabe ile beraber bir de “Osmanlıca Grameri” öğretilmeye kalkışılacak olunursa, bu iş okulda senelerce yabancı dil diye sadece gereksiz gramer kurallarını öğrenen ama o yabancı dilde doğru dürüst bir cümle kuramayan öğrenciler misâli eski harfleri okuyamayan mezunlar verilir.

‘DİL FAŞİZMİ’ MERAKI

6. Eski harfleri yazmayı öğretmek gereksizdir, bugün o yazıyı okuyabilenin de hatasız şekilde yazması artık imkânsız gibidir ve sadece okumanın öğretilmesi ile yetinilmelidir.

7. Üniversitelerimizin edebiyat ve tarih bölümü mezunları Eski Türkçe bakımından maalesef kifayetsizdirler ve Eski Türkçe imam-hatiplerde de ciddî şekilde öğretilmemektedir. Ders zorunlu hale getirilecek olursa, öğretmenler birkaç aylık kurstan geçirilmedikleri takdirde bir neticeye varılamaz!

Ve en önemli husus: Bazı kesimlerin Eski Türkçe’nin bir ucube, “Araplaşma” yahut “geriye gitme”değil; memleketin bin küsur senelik kültürü olduğunu, bu yazıyı öğrenenlerin önünde yepyeni ve geniş bir ufkun açılacağını farketmeleri ve kapıldıkları “dil faşizmi”ni de artık bir tarafa bırakmaları şarttır!

                                                    Murat BARDAKÇI

 



 

   Yahya Kemal'e Dair

   
Yahya Kemal, böyle bir kasım günü sabah saatlerinde (1 Kasım 1958) Cerrahpaşa Hastanesi'nde vefat etti.
Rivayet edilir ki son söz olarak söylediği, Baki'nin “Allah'adır tevekkülümüz, itimadımız" mısraı olmuştur. Ölümünden bir gün önce ise dostlarına söylediği son beyti şöyle idi: “Ölmek kaderde var yaşayıp köhnemek hazin / Bir çare yok mudur buna ya Rabbulalemin." Vasiyeti gereği çok sevdiği Boğaz'da Rumelihisarı Mezarlığı'na defnedildi. Mezar taşına da Şirazlı Hafız için yazdığı şu ölümsüz mısralar yazılıdır: “Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde / Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter / Ve serin serviler altında kalan kabrinde / Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter
     Yahya Kemal'in milli duyguları üzerinde annesinin derin etkisi bulunur. Çocuğuna Kur'an öğretir, Muhammediye okuturdu. Bir gün annesi ona şunu söylemişti: “Oğlum, dünyada iki insanı sev. Peygamber Efendimiz'i bir de Sultan Murad Efendimizi…” Balkan Türkleri arasında Birinci ve İkinci Kosova zaferleri karıştırılır; iki ayrı hakan olduğunu bilmezler; iki Sultan Murad'a da büyük hürmet vardır.
     Nesri de çok güzeldir, ama Yahya Kemal denince akla şiir gelir. Şiirinin en önemli unsuru tarihtir. Bu tarih şuuru bizi Batı'ya karşı aşağılık duygusundan kurtaracaktır. Tabir caizse, tarih milletimizin nereden geldiğinin, nereye gideceğinin pusulasıdır. Milli olmak, milleti lif lif yoğuran tarihi sevmekle mümkündür. Tarihe yaslanan milliyetçiliği; “kökü mazide olan ati” mısraıyla özetler. Kendisinin sadece Osmanlı tarihine hayran olduğunu söyleyenlere karşı çıkar. İddiasına göre yeni vatanın fethi Malazgirt'ten başlar. Zira bunu “Süleymaniye'de Bayram Sabahı” şiirinde vurgulamaktadır; “Ta Malazgirt ovasından yürüyen Türk oğlu / Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu / Yüzü dünyada yiğit yüzlerinin en güzeli / Çok büyük bir işi görmekle yoğrulmuş belli.” İdrak kemale erince tarih milletin aynasıdır. Fakat elbette Osmanlı yılları milletimizin yüzünü ağartmaktadır. Coşkuyla gelecek nesillere mal edilmelidir. “Bizdik o hücumun bütün aşkıyla kanatlı / Bizdik o sabah ilk atılan safta yüz atlı / Uçtuk Mohaç ufkunda görünmek hevesiyle / Canlandı o meşhur ova at kişnemesiyle / Lakin kalacak doğduğumuz toprağa bizden / Şimşek gibi bir hatıra nal seslerimizden”
     Yahya Kemal, ırkı renk, kan ve kafa yapısı gibi maddi şeylerde aramaz. Ona göre ırk, bir coğrafya üzerinde yaşanmış tarihin verimidir. Aynı coğrafyada aynı kaderi paylaşmaktır. Bunu şu dörtlükle ne kadar güzel ifade etmiş; “Irkın seni iklimine benzer yaratırken / Kaç fethe koşan tuğlar ufuklarla yarışmış / Tarihini aksettirebilsin diye çehren / Kaç fatihin altın kanı mermerle karışmış”

( Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz. )

 



 

   Yahya Kemal'e Dair (Devamı) 

    Vatan da onun şiirinde önemli bir konudur. Ona göre vatan ne filozofun fikri, ne de şairin duygusudur. O bir topraktır; cedlerin hatıralarının, mezarların bulunduğu mekandır. Camiler, kervansaraylar, sebillerdir. Vatan bu milletin ait olduğu yerdir. Tehlike baş gösterince ömründe hiç İstanbul'u görmemiş Muşlu, Trabzonlu, Üsküplü hayatını hiçe sayar. Büyük mütefekkirimiz ve şairimiz, ırkla vatanın birliğini konferanslarında şöyle anlatmıştır: “Bir iklimin manzarası, mimarisi ve halkı arasında tam bir ahenk varsa, orada gözlere bir vatan görünür.”

     Yahya Kemal, İslamiyet'i en mükemmel din olarak kabul eder. Halkımızın hayat telakkisi Müslümanlıkla yoğrulmuştur. İslam mimarisinde kaydettiğimiz tekamül, inşa ettiğimiz mabetlerdeki heybet ve ruhanilik, minarelerimizde ezanı bir musiki gibi okuyuşumuz, tekbir, salavat gibi bestelenmiş ibadetler, milletimize ruh ve coşkunluk verir. Müslümanların dünyadaki durumu bugünkünden daha kötü iken bile İslam'ın gür sadasını bakın nasıl haykırıyor: “Emri Bulendsin ey ezan-ı Muhammedi /Kafi değil sadana Cihan-ı Muhammedi / Sultan Selim-i evveli ram etmeyip ecel / Fethetmeliydi alemi şan-ı Muhammedi.”

     Musikimiz de onun vazgeçemediği bir konudur; zira milli varlığımız onunla inşa edilmiştir; “Musikimizden bir taraftan din / Bir taraftan bütün kainat akmış / Her taraftan  Boğaz, o şehrayin / Mavi Tunca'yla gür Fırat akmış / Nice seslerle gök, gök ve yerlerimiz / Hüznümüz, şevkimiz, zaferlerimiz / Bize benzer bir kainat akmış.”

     ‘Mısra benim namusumdur' dediği söylenmektedir. Otuz yaşına kadar bütün şiirlerini acımasızca yırtıp atmıştır. Zaten bir şair, yazar yazmasını bilir, yırtmasını da bilirse, artık o sanat  merdivenlerine tırmanmaya başlamıştır. Nitekim Yahya Kemal'in de en sevilen şiirlerini elli altmış yaşlarından sonra vermiş olması, bizim edebiyatımızda bir yeniliktir. Bu durum onun şiirlerini his, ilham ve hevesle değil, kültür ve felsefenin derinlikleriyle yazdığını bizlere göstermektedir. Sanat bir sabırdır; bu da Yahya Kemal'de hakkıyla vardır. 1917'de başlayıp 1956'da sona eren Selimname bunlardan biridir.

     Mehmed Niyazi

 



 

GELECEK GELMEDEN GELECEĞE HAZIRLIKLI OLMAK

 
Dünle beraber gitti düne ait ne varsa. Bu gün yeni şeyler söylemek lazım. Mevlana 
 
Nasıl bir Türkiye hayal edi­yoruz? 100 yıl evvel yaşıyor olsaydık, kendinizi 1905’te farz edin, 100 yıl sonra bugünü tahayyül edebilir miy­diniz? Ben kendime de soruyorum; bugünü hayal edebilir miydik? Çok zor... Şimdi ben size 100 yıllık bir perspektifi değil ama ilerdeki 12 yılı Cumhuriyetimizin 100. yılına tekabül eden 2023’te nasıl bir Türkiye oldu­ğunu, olacağını, olabileceğini hayal edebilir misiniz? 2023’te nasıl bir Türkiye hayal ediyorsunuz? Ne hale gelecek Türkiye acaba? Nasıl bir ko­numda olacak? Gelecek seneyi gör­mek kolay fakat 13 sene sonrayı gör­mek,! 905’te veya 1910’da olsaydık bugünü görmekten daha zor kanaa­timce. Çünkü değişim çok daha hız kazanmış durumda. Bizim nesil sizin nesil değil, siz gençsiniz.
 
Siz çok şey görmediniz ama bizim nesil bizden evvelki babaları­mız analarımız belki 10 binlerce yıl­dan beri Anadolu’da var olan gele­nekleri görenekleri yaşadılar ve tekrar ettiler. Kara sabanla tarla sürdüler, taş değirmende un öğüttüler, elektri­ğin olmadığı zamanlarda kandil bir de lüks vardı adı üstünde lüks lamba­sı ve hatta ufakları en son çıkmıştı herkes onu almıştı, odunun üzerine sacayağı onun üzerine de tencereyi koyar tek kap pişirebilirsiniz. Sonra müthiş bir alet çıktı, siz hatırlamazsı­nız büyükleriniz bilir sarı bir pompalı gaz vardı, o da sacayak tarzında ispir­to dökerdiniz, içinde de biraz gaz var ve pompalaya pompalaya onu yakar­dınız. Müthiş bir aletti. Daha sonra işte ocaklar... Biz 10 binlerce yıldan beri devam eden gelenekleri, yaşama tarzlarını, en iptidai olan tarzları gör­dük ve birden bire, birden bire dedi­ğimizde yani 50-60 yıl geldi geçti. Bu 65 yıl içinde sizlerin yaşamış olduğu­nuz bu modern dünyayı da gördük ve yaşıyoruz ve tek bir kelime ile ifade ediyoruz: “İnsanoğlu müthiş bir intibak kabiliyetine sahip.” Nietzsche’nin bir sözü var, meşhur filozof Nietzsche’nin: “insan bu dünyada o kadar çok ıstırap çeker ki, tüm canlı yaratıklar içinde yalnız o gülmeyi icat etmek zorunda kalmıştır.” Gülüyor­sunuz ve onun yanında nice acılara katlanma gücüne sahip olabiliyorsu­nuz bunun adına sabır mı dersiniz, dayanma (metanet) mi dersiniz, ne derseniz deyin, insanoğlu gülerken ağlıyor, ağlarken gülüyor ve yaşadığını zannettiği anda ölüm derecesinde sıkılıyor patlıyor; ama ölüm derecesi­ne geldiği anda fırlıyor, dünyanın bütün lezzetlerini tekrar yaşamaya başlıyor. Öyle garip bir yara ak... insanoğlu kendi varlığının yumağını, yumağının ipucunu bulmuş diyelim. Ne diyor Yunus Emre: "ilim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir; sen kendini bilmezsen, bu nice okumak­tır?” Her şeyi bilebiliyoruz, her şeyi anlayabiliyoruz ama kendinizi anla­makta her şeyden daha fazla zorluk çektiğinizin farkındamısınız bilmiyo­rum? Ama neticede onu da intibak ediyoruz. Kendimizle de geçinmeye mecburuz. Başkalarıyla iyi geçiniyo­ruz, kendimizle de geçineceğiz. Öyle insanlar var ki; kendisiyle barışık de­ğil. Kendisiyle barışık olmayan bir insan etrafıyla hiç barışık olamaz. Hani meşhur bir söz vardır ya... Yarım bardak su. Kötümserler: " Bu bardağın neden yarısı boş?” derken, iyimserler, iyi bakanlar iyi niyetle bakanlar: "Şükürler olsun bu barda­ğın yarısı da dolu” der bakar.
 

( Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz. )




 

   Gelecek Gelmeden Geleceğe Hazırlıklı Olmak (Devamı)

Peygamber efendimiz arka­daşları ile yürürken yolun kıyısında af edersiniz bir köpek leşi ve bütün yanındaki arkadaşları burunlarını tutarak ve başlarını ters tarafa çevirip geçerken yüce Peygamber mütebessim şekilde yürürken bakmış bakmış: "Ne de güzel dişi varmış.” Demiş. Bir leş içinde tek kalan güzellik bir parlayan dişi görebilmek, bir beyaz dişi görebilmek, bir güzelliği fark edebilmek çok önemlidir. Dünyanın tadı ne olursa olsun bir tek güzellik kalmışsa ki kalmıştır, o leşte bile bir tane güzellik kalmışsa diğer her şeyde çok daha fazla güzellik vardır. Bütün mesele o güzelliği görebilmek... O gözler sizlerde var çünkü siz varsınız, siz yok değilsiniz varken varı biliyor­sunuz, varken yoku da biliyorsunuz. Yokun ne olduğunu bilerek geldiniz buralara. Cebinizde para olmadığı zamanlar, sokaklarda başıboş volta attığınız zamanlar olmuştur” yok’u” da biliyorsunuz. Yoku bilenler varın kıymetini de bilirler. Yoku bilmeyen­ler, güzelliği görmekte acizlik göste­renler, varın varlığının kıymetini pek fazla bilemeyenlerdir. Şükür ki güzelliği görürken çirkinliği de görmüşüz, onun için ki güzelin manasını daha iyi kavramışız. Yoku bildiğimiz için va­rın kıymetini daha iyi anlamışız. Ne kadar enteresan her şey zıttı ile kaim. Ben varsam düşünüyorsam öyleyse varım. Siz her biriniz muhteşem ve muhterem yaratıklarsınız. Allahın yarattığı kullarsınız hepiniz ben de sen de oda herkes. O meziyete kavuşabilsek kul olduğumuzu bilebilsek. Kulluk yaratanın yaratmayı murat ettiği ve muhteşem ve muhterem şekilde en güzel şekilde yarattığı mahlûkat olan sensin. Her birimiz. Bundan daha büyük bir makam ola­maz. Ama bunu yanlış kullanmaya­lım. Biz sadece yaratanın kullarıyız. Kulun kula kulluğu asla uygun değil­dir. Biz yaratılmış kimsenin de kulu değiliz. Biz sadece yaratanın kuluyuz ve kimse kimseden yani ben sizden daha yüksekte değilim, siz benden daha farklı değilsiniz. Ben sizim; siz bensiniz. Afra tafra yapmaya lüzum yok. Yaşımız farklı olabilir, cinsimiz farklı olabilir, rengimiz, gelir duru­mumuz, unvanımız, mevkiimiz farklı olabilir. Bunlar üzerimizde ki elbise­lerdir. Çıkarttığımız zaman hepimiz iki buçuk metrelik kefene sarılıp gide­ceğiz. Onun için bu elbiselerimize güvenip padişahın sırma kaftanını giydiğinizi zannedip afra tafra satma­yalım. Satanlar varsa da sizin mesleği­niz çok geniş olmayı gerektiriyor işte sözümün başında belirttiğim intibak kabiliyeti sözü burada bir defa daha çıkıyor. O kadar geniş olacağız ki öyle laf edenler de vardır. “Eyvallah” deyip geçeceğiz. “Ben senin ne oldu­ğunu biliyorum lütfen! Satmaya kalk­mışsın kendini bana veya başkalarına ama ben senin ne olduğunu biliyo­rum. Sende benim gibi bir kulsun.” Çok geniş ve esnek bakarsak yaşama­nın tadını çok daha güzel tadarız. Bazı kimseler, varsınlar gurur ve kibir satsınlar. Önemli değil. Ben zaten biliyorum. Sizin içinizide dışınızı da biliyorum. Peygamber efendimizin bir sözü hepimiz için bir kıstas, “insanların en hayırlısı; insanlara fay­dalı olandır.” İyi insan mı olmak isti­yorsunuz başkalarına hizmet edin. Başkalarının ihtiyaçlarını görecek insan olmaya çalışın.

( Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz. )




 

   Gelecek Gelmeden Geleceğe Hazırlıklı Olmak (Devamı)

Bence Cumhurbaşkanının şanlı şerefli oluşu kadar o makamın yüce bir makam oluşu kadar sokağı en iyi temizleyen bir temizlik işçisin­de sokağı en iyi temizliyorsa ondan daha az şerefli olduğu söylenemez. O temizlik işçisi de, cumhurbaşkanı kadar muhterem ve şerefli bir varlıktır. Niye? Bire bir sokağı temizliyor öteye atılmış pislikleri her şeyi tertip­liyor hatta en güzel şekilde yapıyor. Beni temizlik amelesi ile görürler şu yaşta bu adam ne yapıyor diye alay etmesinler diye, alacağım önümde pislikler var kâğıtlar var alıp kenara koyacağım veya cebime koyacağım başka yere koymaktan utanıyorum. Bu utanmaktan affedersiniz ben ken­dimden utanıyorum. Niye sen o utan­mayı gösterecek kadar basitleşiyorsun diye. Hâlbuki iki defa temizlik, eğil kalk eğil kalk yapılıyor, ama sokakla­rımız kendini bilmez o kadar insanın kendim kirletmesi ile dolu ki bütün ömrümüz ve günümüz temizlik yap­makla geçecek artık bıkıyorsunuz. Adam arabasıyla giderken yiyor mısır koçanını şap diye yere atıyor. Araba­nın içerisine atsa arabasının kirli ol­duğunu görecek dışarıya atıyor çok temiz zannediyor kendisini. Çünkü arabası tertemizdir. Attığı yerde ka­lanlar o pisliği görüyorlar.
 
Yıllar evvel İstanbul'da va­purla giderken güzel ve temiz giyimli bir bayan vapurun kıyısında oturuyor ve mısırını yedi denize attı şap diye. “Hanımefendi sizin gibi bir hanıma yakışmıyor deniz kirlendi” dedim. “Sana mı kaldı” dedi. Bana tek keli­melik cevap verdi. Söyleyecektim: bana kaldı bir defa söylüyorsunuz iki defa söylüyorsunuz ve bıkıyorsunuz sonra. Ama size bunu söylerken ken­dimin de bıkmaması gerektiğini, ikaz etmemiz gerektiğinin de farkındayım.
 
Evet, bir bedele belde kurdu ataları­mız. Yüce insanlar bedeli ödediler. Bu bedel ise, Orta Asya’dan çıkıştan itibaren ödendi. Eğer atalarımız orta Asya’dan çıkıp fire vere vere Anado­lu’ya gelemeselerdi, Ahlat’ta oturmasalardı, Ahlat’ta medeniyet kurup daha batıya varmasalardı ve biz Osmanlı devletini, bunun öncesinde Büyük Selçuklu Devletini, arkasından Türkiye Cumhuriyeti de idrak edemeseydik hiç birimiz burada bugün ol­mazdık. O yokun, yok olduğunu dahi bilmeyecektik. Çünkü yoktuk. Var değildik ki burada olup olmadığımızı bilelim. Bu gün varız ve bugün o geçmişin kıymetini biliyoruz. Çok büyük bedeller ödedik şurada rahatça oturmanın derslerinize ağız tadıyla girip çıkmanızın sporlarınızı güzelce yapmanızın bedelleri çok büyük şe­kilde ödendi. Atalarımız o bedeli akıl almaz şekilde mallarını bırakıp canla­rıyla ödediler. Bize düşen o atalara layık olabilmektir. Kafama son bir iki yıldır atalara layık olmak lafı girdi. Eğer ben hayırlı evlat isem, bu mekânları bu coğrafyayı bu iklimi bize vatan bırakan atalarımıza layık olmak lazımdır.
 
1973’te yeni üniversiteler kanunu çıktı ve gelişmiş üniversitele­rin hocalarına, bir veya iki dönem gelişmemiş üniversitelere -rotasyon adı altında- yardıma gelme mecburi­yeti getirildi. 1971 yılında Atatürk üniversitesinde vazife yapmaya başladım. O zaman ki rektör; İstan­bul’u tanıdığım için beni İstanbul’a hoca gelmesi için görüşme yapmak üzere gönderdi.
 

( Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz. )




 

   Gelecek Gelmeden Geleceğe Hazırlıklı Olmak (Devamı)

İstanbul ve Anka­ra’dan gelsinler gençlerimize fayda­lı olsunlar asistanla­ra yol göstersinler diye. O zamanlar, öğretim üyesi kıtlığı var. Hem üniversi­te sayısı da az, 8-9 tane.
 
Peki dedim ben gittim ama hiç tanımıyorum İstanbulluyuz ama... İktisat fakültesine gittim Be­yazıt’ta, Profesör Doktor Ali bey’e. Efendim dedim, ben rahatsız ediyo­rum rektörümüzün selamı var. Sizin gibi muhterem hocalarımızın 3 aydan fazla değil Erzurum’a gelmesini ve sizden istifade etmeyi bize tanımanızı istiyoruz. Adam birden fırladı “siz ne diyorsunuz, ben Trabzonluyum, de­niz çocuğuyum ben, denizden ayrıldı­ğım zaman denizden çıkmış balığa , başka birine gidin” dedi, ilk karşılaştığım ifade bu oldu. Ondan sonra başka bir hocaya gittim do­çentti o zaman Mustafa Bey bana o tepkiyi göstermedi işte sizinde gelme­nizi istiyoruz falan diye “olur dedi gelirim” dedi “siz kaç lira maaş alı­yorsunuz” dedi ben 2500 lira maaş alıyordum doktor asistanı olarak o zaman. Rektör bey bu konuyu bana hiç açmadı. Ben de doğal olarak “bilmiyorum” dedim. “Bu konuda bilgim yok ben asistanken 2500 alı­yorsam sizde 4000 lira rahat alırsınız” dedim. “Geç kardeşim geç” dedi “ben günde 4000 lira kazanıyorum” dedi, “sen bana o 4000 liranın aylık karşılığını veremezsin” dedi o da bizi postaladı. Ben şuna buna gittim ve hiç birini getiremedim. İstanbul’dan Erzurum’a her türlü imkânla üç aylı­ğına getiremedim. Demek ki ben sadece kendi keyfim için yaşayaca­ğım, yoksa o ulu peygamberin en hayırlı insan sözüne layık olacağım veya olmayacağım.
 
Bu seçtiğiniz meslek, hepi­niz gençsiniz isteyerek veya istemeye­rek geldiniz onu bilemiyorum ama isteyerek gelmişsinizdir. İsteyerek gelen insanlar mesleğini severek ya­parlar severek yapılan işlerde başarı yüksek olur. Başarı yüksek olduğu zaman siz bilinen tanınan insan olur­sunuz. Tanınan insan, bilinen insan olduğunuz zaman, bir ihtiyaç duyul­duğunda herhangi bir mevkii maka­mın açık olması durumda sızı par­makla gösterirler ve sızı çağırırlar. Hiç haberiniz olmadan davet edilirsi­niz. “Size şu işi teklif ediyoruz yapar mısınız” diye. Ben şu yaşımda onu anladım. Hiç istekli olmaya, talep etmeye gerek yok. Günümüzde bu çok cereyan ediyor, bir şey çok isteniyor, çok arzu ediliyor. Şu kanaate vardım ki, sız hazırsanız sızı mutlaka bulurlar. Onun için hazır olmak gerekmektedir. Bu hazır olma sözü içinde, ölüme hazır olmakta var, Yüce Yaratan gel dediği zaman, o da bir gün vaki olacak ama en sonda istediğiniz başka çok yerlere hazır olduğunuz da çağrılacağınızı da bil­melisiniz. Çok istisnai olarak söyleye­yim en son nokta olarak o. Hayatınız boyunca kendinizi iyileştirmişseniz sizi bugün mutlaka görürler bulurlar. Mutlaka bulunursunuz. Yeter ki hazır olun. Ne kadar hazır olacağım, bilgi­ce, fikirce yetmez, duyguca, hisçe olgun insanlar olacağız. Her konuda kendinizi yetiştirmiş olacağız. Mesle­ğimizde en derine inmeye çalışacağız ve bunun yanında hobi sahibi de olacağız. Her şeyle ilgileneceğiz ama bu arada kendi mesleğimizin gerekle­rim de en iyi şekilde bileceğiz ve ya­pacağız. İyi niyete, safiyane, samimiyetde, içten pazarlıkla değil. Hasbi olmanın zıttı hesabi olmaktır.

( Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz. )




 

   Gelecek Gelmeden Geleceğe Hazırlıklı Olmak (Devamı)

 Hazır olurken var olması gereken en önemli vasfınız, hasbi olmak, samimi olmak olduğunu ifade etmek istiyorum.  Bunun zıttı hesabidir. Hesabi olursanız, hazırda olsanız pek bakan olmaz: Çünkü o hazır olmanızı başka menfaatlere döndürme sevdasında olduğunuz fark edilir.  Hasbi insan, samimi insan kendisini düşünmez, hep diğerini düşünür. Elbette insan, geleceğini düşünecek, çoluk çocuğunu düşünecek, anasını babasını düşüne­cek. Daha doğrusu kendi menfaatini de düşünecek, ama kendi menfaatini başkasının menfaa­tinden çalma manasında daha fazla yıpratma manasında düşünmemelidir. Safiyane olmalıdır. Batı ile doğu, şark felsefesi arasında ki fark budur. Batı zihniyetine sahip bir insan, her şeyi kendine ister. Doyumsuzluğu son­suzdur. Doymaz, ama şark insanı kanaatkardır. Belki size çok ters gele­cek ama bir lokma bir hırka. “Böylede yaşanır mı canım?” diye­ceksiniz haklı olarak. Böyle bir kurt­lar sofrasında kuzu olmayı mı öğreti­yorsunuz kurtlar gelsin bizi yesin diye. Hayır, ne ısırın ne ısırılın, ne kızın ne kendinize kızdırın, ne sıkılın ne sıkıntı verin. Böyle bir dengedir hayat. Yarınımız garantiyse bundan daha güzel bir şey olamaz. Batı felse­fesiyle doğu felsefesi arasında çok büyük fark var. Biz şimdi doğuda mıyız batı da mıyız? Ben yıllar önce talebelerime söylerdim, 25, 30 sene evvel söylediğim: “Türk insanı başı garpta, ayakları şarkta, gövdesi de muallâkta olan insandır” diye, hala değişmedi. Hala muallâkta yaşıyoruz. Ne olduğumuz? Gemi batıya doğru giderken, içindekilerin doğuya doğru koştuğu insanlarız. Hepimiz batıya gidiyor aslında, medeniyet nerdeyse biz oraya gidiyoruz: Batı da sembol, doğu da sembol. Medeniyet nerdeyse oraya gitme manasında kullanıyorum.
 
   Medeniyet insanın kayıp malıdır Çin’de de olsa gider alır. Ho­calarınızı tahrik edin, teşvik edin on­ları bize daha çok şeyler öğretin diye. Bize öğrettikleriniz yetersiz bizim hazır olmamız için daha fazlası için bize kırk fırın ekmek yedirin. Bize yetmedi deyin, teşvik edin. Yarın sız onların durumuna geleceksiniz. Bu­gün övdüğünüz, sevdiğiniz insanlar varken; aynı zamanda beğenmediği­niz şikâyet ettiğiniz insanlar dahi vardır. Benim hayattaki prensibim, şikâyet ettiğim insanın durumuna hiçbir zaman düşmemektir. Aynı şekilde başkaları tarafından şikâyet edilir pozisyona düşmemeliyiz. Zaten bir hocanın büyüklüğü, yetiştirdikleri­nin kendisini geçmesiyle belli olur. Sizler hocalarınızı geçerseniz onlar­dan daha üst mevkilere makamlara gelirseniz, işte hocalarınızın büyüklü­ğü ordadır. Kendisini geçmeye fırsat tanıyan insanlara hizmet etmiş olmak. Benim yetiştirdiğim talebeler beni geçmemişse, affedersiniz ben on paralık hoca değilim; beni geçmesi lazım. Benim karşımda olmalılar ve ben onları beni geçecek şekilde hazır­lamam gerekir. O anlamda söylüyo­rum ki hocalarınızı teşvik edin bizi yoruyorsunuz bizi daha fazla yorun biz fazla uyuyoruz bizi daha az uyu­tun. Biraz ters geliyor gibi yani bu genç yaşta bize okulda zaten yorulu­yoruz o yorgunluğa yorgunluk mu katmaya iyilik mi yapıyorsunuz kötü­lük mü yapıyorsunuz? Ama bu yaşta bu sözün manasını anlayanlar anlaya­cak, ama anlamayanlar 20-25 yıl son­ra bu sözün manasını daha iyi anlaya­caklar. Ben bir adım daha ileri gitme­nizi sözümün başında ettiğim sadece ana babalarınız değil bütün geç­miş atalarınıza layık olmaya çalış­manızı tavsiye ediyorum çünkü hakikaten onlar güzel insanlardı bize bu coğrafyayı bu vatanı bu iklimi bu hayatı, dünyayı hediye ettiler. Kolay değil; hediyeyi muhafa­za etmek.

( Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz. )




 

   Gelecek Gelmeden Geleceğe Hazırlıklı Olmak (Devamı)

   Yetişmiş insan, kendinden emin insan, işte hazır olmaya hazır­lıklı insan meramını da ifade etme yazıyla veya sözle meramını ifade etme kabiliyeti olan insandır. Hazırlıklı olmak içinde o da var. Fikren ve ilmen bilgice çok yetişmiş olsanız da, duyguca hisçe çok öfkelenmeyen kızmayan olgun kâmil insan olsanız da bunlar yetmiyor. Düşündüklerimi­zi, duyduklarımızı, hissettiklerimizi, bilgilerimizi ya sözle ya yazıyla da ifade etme kabiliyetimiz olmalıdır. Ne kadar düşünürseniz düşünün, örne­ğin kekemeyseniz, sizi bir yere getir­mezler. Zaten konuşamıyorsunuz. Bırakın kekemeliği, ben iki kelimede ıııı eeee uuuu diye lafların arasına ses sıkıştırıyorsam yine bu dahi batar dinleyenlerin gözüne. O bakımdan meramını ifade etmek çok önemlidir. Bu ise, çok kitap okumanıza bağlıdır. Şiir okuyun, roman hikâye tiyatro ne bulursanız okumaya çalışın, bunun faydasını görecekseniz. Ben okusam bunun faydasını bu yaşta görmem ama siz şu yaşta olmanın menfaatini kaçırmayın. Bol kitap okuyun o ki­tapları da sohbet mevzuu edin. Çok abartı şeylerden bahsetmeyin roman­daki kahramanları yorumlayın konuş­turun yani kendinize daha oturaklı dolgun konular bulun. Boş günlük ben de konuşuyorum “Fenerbahçe yendi Galatasaray yenildi filan feş­mekân”. O da olacak ama devamlı bu surette zamanımızı günlerimizi dol­durmakla pek bir şey kazanamayız. Okuyalım düşünelim düşündüğü­müzü ifade edelim. Tartışma ada­bını öğrenelim; birbirimizi kırma­dan kızmadan ve kızdırmadan. Muhakeme yürütelim yorum yapabi­lelim yorumlarınızı müdafaa etme kabiliyetinde olalım ve kimseye “ne kadar saçma konuşuyorsun, sen ne adamsın, o söylediğinde laf mı?” demeden. Her şey muhteremdir, herkesin saçmalamaya hakkı vardır. Kimseyi saçmalıyor diye kınamak uygun değildir. Herkes hata yapa­bilir. Hata rahmanıdır, hatada ısrar şeytanidir. Hepimiz hata yapabili­riz. .. Hata yaptı diye bir insan kınan­maz ama aynı şeyi işleyen kişi varsa onun üzerine gitmek lazım, bile bile mi yapıyor acaba kötü niyetle mi yapıyor o zaman müeyyide uygulaya­bilirsiniz, ama bir insan hata yaptı diye kınanmaz. Mesela: “Evin kızı vazoyu kırarsa hata, hizmetçi kırarsa ceza”. Bu iki yüzlülüktür. Bir defa kırarsa evin kızı affedilir; bir defa kırdığında hizmetçi affedilmiyor. Bu adalete de sığmaz çok küçük bir şey ama vicdanları rahatsız eder.
            Sizler, Türkiye Cumhuriyeti’nin en güzel insanlarısınız Türkiye Cumhuriyetinin dışa dönük ajanları­sınız, dışa dönük sembollerisiniz, dışa dönük vitrinisiniz. Vatandaş ilk hedef sizi görüyor, işe girdiğiniz başladığı­nız zaman karşısında ilk polisi görü­yor. Hepimiz devletimizin Türkiye Cumhuriyetimizin biz sahibi isek Allah o fanilere gani gani rahmet eylesin; bütün Mustafa Kemal ve devleti kuran bütün arkadaşlarına ondan önceki devleti kuranlara her­kese. Biz şimdi o devletin, memurla­rıyız. Güzel giyineceğiz, güzel söz söyleyeceğiz, güzel bakacağız, güzel dinleyeceğiz, sabırlı ve olgun olaca­ğız. Yani çok zor gibi, bu aslında ailevi hayatımıza da şans katacak aile hayatımızın mutlu sağlıklı olmasını da o sağlayacak kızmadan öfkelenmeden içine atıp da kendini yıpratmadan işimizi göreceğiz. Bu işe girdiyseniz işiniz gereği size bağıran çağıran ola­cak, sarhoş çıkacak karşınıza “ne tutuyorsun beni elimden” diye bağı­racak size. Susmak düşecek “olur kardeşim.” Size bunların hepsini ho­calarınızın söylediğinin farkındayım da, ama gerçekten üniversite hocası­nın sahip olması gereken vasıflar neyse şimdi üç defa söylüyorum bil­gice fikirce ruhça duyguca olgun ve yeterli olması neyse bir genel müdürümüzün bir orgeneralin bu vasıflara sahip olması lazımsa aynı vasıflar sizde de olacak, insan olma­nın vasfı, zaten bu, her an hazır bu­lunmanın içinde var.

Prof. Dr. Sacit ADALI
 



 
Ruhumuzun Yüzü
 
Ne kadar tanıyoruz kendimizi? Yüzümüzü. Ruhumuzun yüzünü? Ne kadar yabancıyız kendimize? Ne kadar uzağız, yakın sandıklarımıza?
"Neden kaçıyorsun kendinden?' soruyor, telefondaki ses. 'Bunca kitap yazmışsın, ilk kitaplarının bir ikisi dışında, baştan aşağı arabesk ve yalancılık dolusun.' 'Ne gibi?' diye soruyorum. 'Can, gönül, sevgi, aşk... Tüm bunlar koskoca yalanlar ve bunların hiçbirini yaşayamadan sen, kendi durumunu görmemek için boyuna uyduruyorsun.' 'Peki, neden kaçmak isteyeyim ki durumumdan? Sence çok mu kötü durumum?' 'Bilemem orasını' diyor, ses, 'herkese şirin, akıllı, dengeli, olgun, sıcak, sevecen görünmenin ardında, korkak, kolaycı, yılgın bir yanın var.' 'Allah, Allah' diyorum, hiç kızmadan (kızmayışıma da şaşıyorum!) ben de kendimi tam tersi biliyordum. Demek, görünüşümle kendim arasında böyle bir boşluk var! 'Elbette', diyor ses, 'o yüzden seni hiç okumuyorum. Nasıl bu hale gelmişsin bilmem. Çevren seni kötü etkiliyor. Yalnızlığı bilmiyorsun, tanımıyorsun. Yalnız olmayan, senin sözünü ettiğin şeyleri anlayamaz. Sen de yaşamadığın şeyleri, hem de çok ucuzundan, değersiz bir arabesk gibi sunuyorsun.' 'Doğru olabilir' diyorum, 'düşüneceğim söylediklerini. Senin gözünle görünce kendimi, tam bir gaflet içinde bulunduğum anlaşılıyor.' 'Şimdi de eleştiriye tahammüllü, akıllı insan rolünü oynuyorsun. Değişme şansın hiç yok. Git gide bu yarattığın yalan dünyaya batıp, sığlaştıkça sığlaşacak ve kaybolup gideceksin.' 'Teşekkür ederim uyarılarına. Bana olan kızgınlığın söyletiyor olabilir bu sözleri ama yine de sözlerinden öğrenmeye çalışacağım.' Sese teşekkür ediyorum. İçimin sızladığını, kapamaya çabaladığım yaralarımın kanadığım hissediyorum. Ses haklı mı? Kendimi keşke dışıma çıkıp görebilseydim. Birisi bir ömür boyu yaşadıklarımı filme olsaydı da, kimi yerlerini tekrar tekrar seyretseydim. Aldatıyor muyum kendimi? Nerelerde? Nasıl? Gerçekle yüzleşebilme cesaretim var mı? Yaşadığım yalan dünyayı anlayınca, yaşamımı değiştirebilme, daha gerçekçi yaşama şansım var mı?
Telefondaki sesin bir şans olduğunu düşünüyorum. Benim yüzümü, doğrusu, yüzlerimden birini gördüğünü, bundan rahatsız olduğunu söylüyor. Rahatsız olduğunu söylediği yüzü benim üzerine en fazla titrediğim yüzüm. O yüzümdeki maskeyi indirdiğim düşünüyor ses.

(Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz. )


 
 



 
Ruhumuzun Yüzü (Devamı)

Hepimizin geliştirmeye, özen göstermeye çalıştığı yüzleri yok mu? Ne denli emek harcamışsak, ter dökmüşsek o yüzü taşımak için, kitaplar, belki kütüphaneler okumuş, yaşamın türlü sınavlarından geçmiş, zorluklar, sıkıntılar, belalar yaşamışsak, o denli değerli oluyor yüzümüz. Yüzümüz bizim ürünümüz oluyor çünkü. Plotinos'un deyimiyle ruhumuzun heykeltıraşı olmaya çabalıyoruz. Ne denli başarabiliyoruz? Öncelikle içimize sinmeli ruhumuzun yüzü. 'Bir insan olarak yüzüm böyle olmalı' demeliyiz, fazlaca ürkmeden. Yüzümüzü dünyaya sunduğumuzda, karşılaşacağımız tepkileri değerlendirmeleri bilmeliyiz. 'Yüzüm yüzüm, can yüzüm.' Sizin iç seyrinizin, iç dünyamızın, düşüncelerinizin, dünyayı kavrayışınızın çileli çabasını anlayabilmiş insanlardan, daha önce yolunuzu benzer yollardan yürüyebilmiş olanlardan çok şeyler öğrenebilirsiniz. Ruh yüzünüzü elbette herkes beğenmeyecek. Çünkü bu yüz belli bir açıdan, belli savlarla bakıyor dünyaya. Her eleştiriye göre yüzünüzü değiştirmeye kalkmak, yüz yokluğuna yol açabilir. Ama tüm eleştirilere kulak tıkamak da yüzsüzlüktür. Ruhumun heykeltıraşı olarak, yüzümden sorumluyum. Bu sorumluluğu korkmadan taşımalıyım. 'Bu, benim!' Sorgulamalara açık, gerçeklerle karşılaşmalardan alacağı yaraları sarmaya hazır.
İçimdeki güçle yaşamalıyım yüzümü. Sorunların üstüne çevirmeliyim onlardan kaçarak, onları çözümsüzlük içinde bırakarak, ağır aldanmalar yaşayan bir yüzüm olmamalı. İçimin gücünü geliştirmeliyim, yüzümle dış dünyada var olabileyim, insanlarla karşılaşabileyim, insan gibi insan olabileyim diye. Yüzüm insanlığı oluşturan milyonlarca yüzden biri. Bu yüzü, dünya tarihinde insan okumak isteyen varlıklara, saklamadan, beni ben yaptığını düşündüğüm insanlığımla gösterebilmeliyim. 'İşte, ben insanım. Şuralarım hala eksik, şuralarım özürlü, hala birlikte yaşamaları bilmiyorum, hala haksızlık yapıyor, hala kan döküyorum. Ama bu yüz geleceğin insanına umutla bakmayı sürdürüyor. Ondaki güzellikleri görüyor. İnsanın yüzü kendini tanıdıkça güzelleşecek bir yüz.'

Ahmet İNAM
 
 



 
    Bayram O Bayram Ola!
 
    Bayramlar, sosyal hayatımızın olduğu kadar kültür hayatımızın da canlanıp, hareketlilik kazandığı fevkalade günlerdir. En temel sosyal motifi barışma ve buluşma olan bayramlar, türkülere de daha çok bu yanıyla yansımıştır. 
    "Dün gece yar hanesinde
    Yastığım bir taş idi
    Altım çamur, üstüm yağmur
   Gene gönlüm hoş idi." diye başlayan "tatyan" türündeki meşhur Erzurum türküsünde de tema, bayram ve bu vesileyle gerçekleşen kavuşmadır. Gerçi burada Hz. Mevlânâ'nın, ölümü düğün gecesine benzetmesine benzer bir ölüm-kavuşma-bayram üçlemesinden de söz edilebilir. Her nefis ölümü tadacak, kâfir-Müslüman hep bir arada ulu divana çıkacaklardır. Ancak mezar, ölümün, dünya değiştirmek olarak gören salih amel sahibi olan Allah dostları için bir bayram yerinden farksızdır. Diyebiliriz ki bu türkü velilerden bir zatın vefatı üzerine "garip gecesi" (Mevtanın kabirde geçirdiği ilk gece) ertesinde söylenmiştir.
 
    İkinci kıtayı hatırlayalım:
    "Bir dağ ne kadar ul 'olsa
    Bir kenarı yol olur
    Buna bayram günü derler
    Dostla düşman bir olur."
 
    Affetmek, büyüklüğün şanındandır. Bayramı mahşer günü gibi düşünüp düşmanlıkları kaldırır, merhamet edici ve bağışlayıcı olarak insanlara yaklaşırsan, umulur ki Allah da seni affeder, sana merhamet eder ve sen dahil Allah'a yakınlaşmış olursun. Ve ey ulu Allah'ım! Mahlûkatın en yücesi olarak yarattığın, üstelik öteki kullarınca türlü üstün vasıfları olduğu söylenen bendeniz de işte toprağa düştüm, toprak olup çiğnendim, sana geldim. Bilerek bilmeyerek işlediğim "düşmanlıklardan" senin "dostluğuna", düşmanlarının dahi tek sığınağı durumundaki dostların dostu olan sana geldim.
     Erzurum'da Alvar İmamı diye tanınan son dönemin mutasavvıf şairlerinden merhum Muhammed Lütfi Efe de TRT repertuarına türkü olarak girmiş bir deyişinde bayramı şöyle anlatıyor:
     "Can bula cananını
     Bayram o bayram ola
     Kul bula sultanını
     Bayram o bayram ola!"
 
    Asıl bayramın kulun Rabbi ile buluşması olduğunu, Kurban ve Ramazan bayramlarının bu "gerçek bayramın" bir yansıması olarak mümin gönlünü aydınlatması ve Rabbi'ni "bulmaya" vesile olması gerektiğini çok sade ve çarpıcı bir dille anlatan Hacı Bayram-ı Velî'nin şu nefesini de hatırlayalım:
 
    Bayramım imdi, bayramım imdi
    Bayram ederler yar ile şimdi
    Hamd-ü senâlar,  Hamd-ü senâlar,
    Yar ile bayram kıldı bu gönlüm  "
 
    (Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz. )
 
 
 



 
    Bayram O Bayram Ola! (devamı)
 
    Mutasavvıf aşıklardan Erzurumlu Emrah, bütün bir Ramazan'ı ve bayramı bir "buse" miktarınca olsun "yar" ile buluşma ümidiyle geçirdiğini, bunun için nice yeni bayramlar beklemeye de razı olduğunu söylüyor:
   "Bir can için geçti can-ü serinden
    Vücudu kül oldu aşkın narından
    Emrah bir buse ister nazlı yarından
    Bu bayram olmazsa kurbana kalsın"
 
    Ramazan'ın ve bayramın gelişine ilk bakışta pek sevinmemiş türküler de vardır, ancak dikkat edilince aslında büyük bir saygı ve hürmetin dile getirildiği anlaşıyor.
    "Sarı kızın aşkından
    Tutmadım Remazani" diyen Karadeniz türküsündeki delikanlı, iradesini nasıl kaybedip ne büyük günahlara girdiğini, sarı kızın kendisine Ramazan'ı bile tutturmayarak ne kötülükler yaptığını anlatırken, Ramazan'a olan hürmetini de anlatmış oluyor mu? Benzer bir durum şu Trabzon türküsünde daha belirgindir: 
    "Uy Trabzan, Trabzan
    İçi kalayli kazan
    Efkârli günlerume
    Geldi çattı remazan"
 
    Bir de,
    "Bayram gelmiş, neyime
    Kan damlar yüreğime, aman aman garibem !" diye feryad ü figan koparan türkü var ki, yukarıda bahsi geçen sûfiyane türkülerle çelişir gibi göründüğü halde, tersinden, onlarla aynı şeyi söylemektedir. Zira bu bir gurbet türküsüdür ve gurbete bayram gelmez. Hatta gurbet, bayramın (kavuşma şükür ve coşkusunun) zıddıdır. Kim bu gurbetten yakınmaktadır, bilerek ya da bilmeyerek vuslatı övmekte, bayram türküsü söylemektedir. Arifler bilir ki dünya dahi ahiret yurdunun gurbetidir. Öyleyse ey aşıklar, ey arifler, övelim bayramı ve çağıralım onu!
    Erzurum'un türkü repertuarına çok değerli katkılar sunan, sesiyle kültürümüze bir ömür hizmet eden ve son dönemde "hacı" da olan Raci Alkır da eşlik etsin bize, kulaklarımızda çınlayan sesiyle. Hep birlikte içimizden gelerek -ve yüksek sesle! - bir türkü çağıralım!..
    "Can bula cananını
    Bayram o bayram ola!
    Kul bula sultanını
    Bayram o bayram ola!"


   ŞABAN ABAK



 
                                      BİZ VE ONLAR
 
“İmparatorluk günden güne zayıflamaktadır. Niçin saklamalı? Onu bu hale düşüren sebeplerin başında Avrupalılaşma zihniyeti gelir. Temellerini III. Selim’in attığı bu zihniyeti, derin cehaleti ve sonsuz hayalperestliği yüzünden II. Mahmut son haddine vardırır. Babıali’ye tavsiyemiz şudur: hükümetinizi dini kanunlarınıza saygı esası üzerine kurunuz. Devlet olarak varlığınızın temeli, Padişahla Müslüman tab’a arasında en kuvvetli bağ dindir. Zamana uyun, çağın ihtiyaçlarını dikkate alın. İdarenizi düzene sokun, ıslah edin. Ama, yerine size hiç de uymayacak olan müesseseleri koymak için eskilerini yıkmayın. Avrupa medeniyetinden sizin kanun ve nizamlarınıza uymayan kanunları almayın. Batı kanunlarının temeli Hristiyanlıktır. Türk kalınız. Tatbik edemeyeceğiniz kanunu çıkarmayın. Hak bellediğin yolda ilerleyin. Batı’nın sözlerine kulak asmayın. Siz ilerlemeye bakın. Adalet ve bilgiyi elden bırakmayın. Avrupa efkar-ı umumiyesinin az çok değeri olan kısmını yanınızda bulacaksınız… Kısaca, biz Babıali’yi kendi idare tarzının tanzim ve ıslahı için giriştiği teşebbüslerden vazgeçirmek istiyoruz. Ama, Avrupa’yı örnek olarak almamalıdır kendine. Avrupa’nın şartları başkadır, Türkiye’nin başka. Avrupa’nın temel kanunları Doğu’nun örf ve adetlerine taban tabana zıttır. İthal malı ıslahattan kaçının. Bu gibi ıslahat Müslüman memleketlerini ancak felakete sürükler. Onlardan hayır gelmez sizlere.”     
                                                                                                                                                                                                        METTERNICH*
 
Metternich: (1773-1859) Avusturya devlet adamı.                   
 
 



 
    Dilin Kemiği
 
   Söyleyecek çok şeyiniz vardır. Başınızdan geçenler, olanlar, bildikleriniz… Anlatmaya çalışırsınız. Kelimeleri ard arda dizer, cümleleri birbirine eklersiniz. Açıklayıcı ifadeler, ibareler kullanırsınız. Dilinizin size verdiği imkânları –kendi dil bilginiz ölçüsünde –değerlendirmeye gayret edersiniz. Yani, diliniz döndüğünce ifade-i merama çalışırsınız.

    Kemiksiz dil

    Zamana, yere ve vasata göre değişen söylenmeyecek şeyler de vardır. Bu yalnızca eskiler “sükût altındır” dediğinden değildir.

    Ama insanlar çok kere zamanı, yeri ve vasatı unutup her şeyi, her şekilde söyleyiverirler. Bu çerçevede neler söylenmez; ne gaflar, ne dedikodular, ne ağza alınmayacak sözler.

    Birinden böyle sözler duysanız, “dilin kemiği yok, söyler!” dersiniz. Böylece, ağzımızdaki dilin kemiksiz oluşu dilin ölçüsünün kaçıvermesinin sebebi  sayılır. Gerçekten dilin kemiği yok mudur? Doğrusunu tabiplerimiz bilir!

    Ama öyle uzun boylu kemiği olsaydı dilimiz de sağa sola, aşağı yukarı kolayca kayabilir miydi?

    Dilin kemiği –onu kötülüklerden sakındıran, uzak tutan anlamında –olsa olsa terbiyedir, namustur, ahlâktır, vicdandır. Bunlar sayesinde dili gereksiz yere kullanmaktan kaçınmamız ve gerekli yerlerde kullanmamız mümkün olabilir.

    Bu meselenin bir yönü.

    Zira dilde kemik kalmadı
          
    Diğer yönü; günümüzde dilde istikrar unsurları tahrib edildiğinden, ölçü kaybolduğundan, rastgele, doğru yerine yanlış, güzel yerine çirkin mânası verecek terkiplerin kolaylıkla ortaya çıkıvermesi.

     Dilde kemik –istikrar veya ölçü –kalmayınca başka sonuç beklenmemeli.


     D. Mehmet DOĞAN

 



 
HAK KONUSUNDA DİKKATLİ OLMAK
 
Her ne olursa olsun, Müslümanların üzerinde önemle durdukları bir şey vardır: Hak. Makam ve mertebesi ne olursa olsun, mutlaka, toplumu oluşturan bireylerin kendilerinden sorulacak hesabı göz önüne getirdiklerinde şiddetle kaçındıkları bir durumdur: Haklıya hakkını teslim etmemek.
Toplumun en büyük makamında oturan kişilerin, yani padişahların da hak konusuna riayet ettiklerini tarihî kitaplardan okuyoruz. Birçok kitapta da karşımıza çıkan önemli hasletlerden bahsedilirken hak konusunun inceliklerine varıncaya kadar irdelendiğini görüyoruz. Osmanlı padişahlarından Kanuni Sultan Süleyman’ın da kul hakkına çok dikkat ettiğini okuyoruz. Süleymaniye Külliyesi malumunuz, Avrupalıların “Muhteşem” dediği Kanunî tarafından yaptırılmıştır. Böyle mükemmel bir eserin meydana getirilmesi için gayret ve emek sarf eden mimarını, işçisini ne kadar hizmet eden varsa hepsinin toplanmasını emreder Sultan Süleyman. Emir büyük yerden, herkes denilen gün ve saatte orada bir araya gelir. Hak ve hukuka ne kadar önem verdiğini daha toplanma yerine millet gelmeden oradabulunarak ispat etmiştir. Zaten haktan bahsedecek birinin oraya gelenleri bekleterek konuşmasına başlaması çok abes olurdu. Herkes geldikten sonra büyük padişah, Allah’a hamd edip peygambere salavat getirerek orada toplananlara hitaben der ki:
“Ey din kardeşlerim! Can kardeşlerim! Görüyoruz ki bu cami-i şerif tamamlanmıştır. Ona emeği geçenlerin cümlesinden Allah razı olsun. Ancak şunu hemen söylemek istiyorum ki çalışıp da hakkını alamamış kim varsa gelip bizden istesin!”
Padişah orada bulunanlara şöyle bir göz atarak inceledi. Kıpırdanan yoktu. Konuşmasına devam etti.
“Olabilir ki hakkını alamayan kimse burada değildir. Burada olanlara ahdim olsun ki gelmeyenlere söyleyeler. Onlar da gelip haklarını bizden alalar.”
 
Ahiret inancının ne kadar tam olduğunu sanırım şu tablo çok güzel anlatmaktadır. Bir kul hakkıyla Allah huzuruna gitmekten ar eden bir padişahın, şimdikilerin “maraba” olarak gördükleri kişilerden hak helal ettirmesi ve haklıya hakkını iade etme gayretine bakar mısınız?
Evet, hiç kimse çıkıp da benim şu hakkım verilmedi demedi. “Diyemezdi ki zaten!” şeklinde alikıran baş kesen zorlamalara gerek yok. Onu da ifade edelim; çünkü inşaat sırasında gösterilen titizlik buna mahal olmadığını ispat ediyor.
Nasıl mı?
Öyle ki inşaatta çalıştırılan atların, eşeklerin, katırların bile hangi saatlerde çayıra salınarak otlayacakları kayıt altına alınmıştır.
İşte Osmanlı ruhunu taşıyan padişahlar böyleydi. Âlimlerini, hocalarını, diğerlerini varın buna göre kıyas edin.
Ha bir de karınca meselesi var, onu da anlatalım.
Bahçesindeki ağaçları karınca saran Kanunî, ne yapılırsa yapılsın karıncaları ağaçlardan uzaklaştıramayınca Şeyhülislam Ebussuud Efendi’den fetva ister. Gönderdiği evrakta karıncaların telef edilmesinin caiz olup olmadığını sorar.
Der ki:
Dırahtı ger sarmış olsa karınca
Zarar var mı karıncayı kırınca?
 
Yani ki, ağacı sarmış olan karıncaları öldürünce bunun bir günahı var mıdır?
Osmanlı ulemasının inceliğine bakın ki o da şiire şiir olarak karşılık veriyor.
Diyor ki:
Yarın Hakk’ın huzuruna varınca
Süleyman’dan hakkın alır karınca
 
Yani demeye gerek var mı efendim? Karıncayı ezmekten korkan bir ecdâdın torunları olmak ne büyük bir şeref.
 
Mehmet AKBULUT
 
 



 
 M. Ali Gemuhluoğlu’na                 
 Azîz  oğlum,
 
  Sen benim umudum, mutluluğum, şifa ve dermanım, yaşama gücüm, yaşama sevincim ve kavgamın devamısın. Bir bayrak koşusu içindeyiz. İmânımı, inancımı, fikirlerimi sen ve o can kardeşin Selman ebediyete dek devam ettireceksiniz. Mektupların içimi donattı. Işıdım, aydınlık kesildim. Sen benim fikir arkadaşım ve asıl daha mühimi yolda yoldaşım, tarikat kardeşimsin. Hem torunlarım ve yine yolda yoldaşlarım olmalarını niyaz ettiğim Alişan ve Alican’ın babasısın. Sen özlemini çektiğim Türkiye’ye Anadolu’nun ma’sum, zulme ve kahra uğramış insanına hizmet edeceksin. Bu hizmetten bir ibadet ahlâkı çıkaracaksın.
 
  Bugünkü Leyle-i Kadr; âlem-i İslam’a mübarek olsun. Yalnız insanların değil, kurdun kuşun, dikenin, otun da hakkını görüp gözetesin.
 
  Oradaki ağabeylerine şükran duygularını benim adıma da ifâde et. Hepsinin Ramazan Bayramlarının kutlu ve mutlu olmasını dilerim. Onların bayramları doktoralarını verdikleri gün tecellî edecektir. Şimdi ârefe’yi yaşıyorlar. Bu nâçiz kanaatimi onlara söylemeni rica ediyorum. Ayrıca, belirteyim ki “Müminin her nefesi bayram’dır”, “Bayram’ım imdi, bayramım imdi. Bayram ederler, yâr ile şimdi” buyuruyor Hacı Bayram Sultan. Bayram tevhidi kutlamaktır. Tevhide şükürdür. Tevhidi hamd ve senâdır. Bu konuyu çok uzatmak istemiyorum.
 
  Sana senelerce sonra bir itirafta bulunayım Ali Kardeş. Ben içimdekileri muhafaza etmek, onları gizlemek için başka şeyler konuşarak gevezeliği seçmişimdir. Bu konuyu da edeple kesiyorum. Bu seyahatin para ile dünya malı ile ölçülemeyecek kadar iyi ve yararlı oldu. Bana, bize bu gerekli idi. Bu başarıldı. Sana teşekkür ederim oğlum. Dönüş gününe dikkat edesin. Grevler veya herhangi bir mani senin dönmeni geciktirmemelidir. Sen bu işleri iyi düşünürsün. Orada Erguner rahmetlinin oğlu ile Cinuçen Tanrıkorur kardeşim “ney ve udla” bir veya birkaç plak yapmışlar. Onları bulabilirsen kardeşine iyi olur. Birkaç paket de hediye al. Fransız enfiyesi buradaki birkaç dost için güzel armağan sayılır. Ben şahsen sadece dünya gözü ile sana kavuşmayı dilerim. Hiçbir şey istemiyorum.  Benimle  mukayyet oma.
 
  Orada dev bir insan olan merhum ve mağfur Haydar Bammat’ın (Karaçay Türklerinden büyük bir ilim, irfan ve gazâ ehli) oğlu Necmeddin Bammat olacak. Topçubaşı da göçmüş. Allah Hamidullah Beyefendi’ye uzun ömürler versin. Âmin. Çok okuyunuz. İkra’ emri umumîdir. Yazmak nefisten olursa ene, ego, nefis onun ulviyetini gölgeler. Yazmak da emirle, mânen alınan emirle olmalıdır. Senin tek eksiğin günde, yirmidört saatlik günde otuz saat okumamandır. Bu gerçeği de kendi özünle, o saf, o Muhammedî özünle bulacaksın. Sen onyedi yaşınla çocukla genç arası bir Türk, bir Türkmen çocuğunun iyi bir örneğini verdin. Düşüncenin, ifade samimiyetinin, ataklıklarının büyük kavgaların ifadesini yaşadın ve yaşattın. Seninle iftihar ediyorum. Seninle bahtiyarım. Manevî müjdeler, manevî muştular senin ve kardeşinin İslam’a, insana hizmet edeceğiniz şeklindedir. Benim güvencim bu müjdedir. Alnımı secdeden hiç kaldırmasam şükrümü edâ ve ifâde etmiş sayılmam.
 
(Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz. )
 



 
 M. Ali Gemuhluoğlu’na                 
 Azîz  oğlum, (Devamı)
 
    Senden tek ricam ve arzum bu yıl onuncu sınıfta ilk beş kişi içinde olmak gayretini esirgememendir. Başkaca bir arzum yoktur. Ahlâklı, imânlı, hakka, hukuka riayetkâr olan siz çocuklarımdan, arkadaşlarımdan, kardeşlerimden başka bir talebim olamaz. Sizin bu ahlâkınız benim kabir alemimde  de sükûnumdur. Bunu bilesin. Beni gerçek yüzümle tanımanı da istemedim. Onun için aramızdaki kontakt’a ses çıkarmadım. Gerçekleri senin kendi aklınla ve gönlünle bulmanı istiyorum. Elimden geldiğince son nefesime kadar sizin hizmetinizde olacağım. Beğenseniz de beğenmeseniz de böylece yüksünmeden kırılarak fakat kırılmamaya çalışarak böylece devam edeceğim. Bunu da kanınla canınla bilesin. Ben hayatı ciddî  bir tarzla yaşarım Ali. Dikkatimin içinden bir şey kurtulamaz. Ben seven adamım. Ananı da seni de, O Selman denilen güzel ahlâklı ve güzel yüzlü adamı da severim. Burada da sonra açıklamak üzere  şunu ifade edeyim. “Allah kıskançtır” evladım. Bayramın mübarek olsun. Esir Türklere, esir Müslümanlara dua ediniz. Yeni bir dünya kurulacaktır. Ona hazırlanınız ve çok iyi okuyunuz. Kendinizi çok iyi yetiştiriniz. Oradaki ağabeylerinin  de Kur’an daki  “yetefekkürûn-tefekkür ediniz” sırrının peşine düşsünler. Onun için çaba sarfetsinler ve çileye soyunsunlar. Vakit de mahlûktur. Bu gerçeği unutmayınız. Vaktin de bir eceli vardır. Uyku gaflettir. Uykuyu azaltırsanız zamanınız çoğalır. Afrika için, Afrika kurtuluşu için kitaplar bul.  Ayrıca Guenon,, Rene Guènon, çok önemli bir müslümandır. Derviş olmuş ve velî olmuştur. Fransa’da bildiğim kadar Korsika ve Bask özgürlük hareketleri, Normandiya’nın  problemleri gibi Guènon’cu Fransız aydınları da  Fransa’yı çok rahatsız etmektedir. Guènon tercemesi her halde  çok güç olmalıdır. Tasavvufu iyi bilmek gerek, İslam’ı iyi bilmek gerek, tarikatleri  bilhassa Şazeliye’yi  iyi bilmek gerekir. Ben Batı’yı, Almanya’da bir müddet kaldığım halde biliyor sayılmam. Batı dillerini de bilmediğim için utanıyorum. Sen bana bir şey almak istiyorsan kendine kitap, lûgat, ansiklopedi, plâk al. Bu aldıkların bana alınmış sayılır. Son devirde bir Hristiyan mistiği Blondel ve bir büyük Müslüman Guenon iki büyük Fransızdır bildiğimce. Tarih, coğrafya, siyasal durum ve etnik gruplanmaları ihtiva eden ansiklopedi ara. Bir ömür ihtiyacın olacaktır.
 
  Ayrıca sizin okulun mezunlarını doğrudan doğruya kabul eden üniversite ve yüksek okulları incele ve öğren. Bize gelecekte lâzım olabilir. Hazırlıklı olmalıyız. Abdestsiz gezme. Temiz, tahir ol. Besmeleli ol. O zaman topun, tüfeğin, atom bomban olur. Güçlü olursun. Mistik insanlar özgürdür. Ali. Yalnız onlar özgürdür. Bu konuyu düşünmeye çalış. Artık arkadaş olacağımız günler geldi. Ben yaşlandım. İyi okumuş bir insan da değilim. Sana, siz’e yetişemem. Ama sizinle iftihar etmeme, sizin için şükretmeme, hamd etmeme kimse mâni olamaz ya.
 
  Ben yaşlandım ve zamanından önce cesedim göçtü. Bu da normaldir. Çok kahırlı yaşadığım için, çok yokuş yukarı tırmandığım oldu. Şikâyet etmiyorum. Hikâyet ediyorum.
 
  Seni hasret ve muhabbetle öperim oğlum. Kavuşacağım günler yakınlaştı. Kararlı, iradeli, sabırlı olmanı niyaz ederim. Geleceğin cümle aydınlık günleri üzerine, üzerinize doğsun. Hayra karşı gelmen dileği ile Ali’m benim.

Fethi GEMUHLUOĞLU



 
İbrahim TENEKECİ
Merhamet Etmek


Merhamet, insan olmanın birinci şartıdır. O yoksa, hiçbir şey tamam değildir.

Yoksulluktan yolsuzluğa kadar yaşadığımız birçok sıkıntının nedeni, içimizdeki merhamet eksikliğinden kaynaklanıyor. Bu kesin.

Marmara ve Van depremlerini hatırlayın. Oralarda neler olmuştu, bir düşünün. İnsanın acısı ve acımasızlığı, nasıl da aynı karenin içine sığmıştı?

Bugün yaşadığımız birçok kronik sorunun özüne indiğimizde, örneğin şark meselesi, yine aynı şeyi göreceğiz: Merhamet eksikliği.

Ekmek dahil, birçok gıda maddesine 'fesat' karıştırıldı, karıştırılıyor. Ekmeği özellikle ayrı kullandım. Çünkü 'ekmeğe hürmet ediniz' buyruluyor.

Tüketici ve hayvan hakları, doğayı koruma kanunları vesaire. Merhametli insanın böyle tedbirlere ihtiyacı yoktur. Bilir ki, merhamet, insandan buğdaya, saka kuşundan söğüt ağacına kadar, Allah'ın yarattığı her şeye hürmet etmektir, emanet gözüyle bakmaktır.

Evet, hürmet. Nurettin Topçu, hürmet ve merhamet kelimelerini aynı cümle içinde kullanır, buradan da aşk ahlakına varır. Şunu da söyler: Kalbe yapılan ilk aşı, merhamet aşısı olmalıdır.

Bu cümleden ilham alarak devam edelim: Merhamet, insanın ve kâinatın kalbidir. Merhametsizlik ise kalbin kaybedilmesi; mide gibi, sıradan bir organa dönüşmesidir.

Maalesef, piyasanın, siyasanın ve sosyal medyanın dili, büyük ölçüde, merhametsizlik üzerine kurulu: Halden anlamamak, kusur aramak, hak ve hakikate uygun davranmamak, emeği yok saymak, mahremiyetin üzerine titrememek. Bu acıklı hal, trafik dahil, hayatımızın her anında ve alanında kendisini gösteriyor. Sözgelimi, 'korkutanla değil, korkanla uğraşıyoruz.' Çünkü daha kolay.

Özdemir Asaf, 'bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler' demişti. Alper Gencer, bu güzel sözü günümüze getirdi ve şöyle dedi: 'Bütün kavramlar hızla kirleniyordu, birinciliği merhamete verdiler.'

Özetle; önce kirleniyor, sonra kirletiyoruz.

Birbiri ardına açılan yardım dernekleri ve onların kampanyaları, rekor kıran bağış oranları bizi yanıltmasın. Bunlar, bir noktadan sonra ölçümüz olamaz. En çok bağış yapan ülkenin Amerika Birleşik Devletleri olduğunu biliyoruz. Öte yandan; acımak, şefkat, vicdan gibi kavramlardan ne kadar uzak olduğunu da sürekli görüyoruz.

Tekrara düşmek pahasına; 'merhamet, insan kalmanın birinci şartıdır' diyelim.

İnsandı, ağaçtı, kuştu, suydu. Bu dünyada, hepimiz birer taneyiz. Merhamet, bütün bu taneleri, tespih gibi, bir arada tutan iptir. İp henüz kopmadı. Fakat bu, hiç kopmayacağı anlamına gelmiyor.

Şimdi, Doğu Türkistan'dan Filistin topraklarına kadar, büyük bir acımasızlığın, merhametsizliğin içindeyiz. Mezalim. Soykırım. Barbarlık. Bütün bu olan bitene kayıtsız kalanlar, hatta mazlumların yerine zalimleri destekleyenler, belki de neyi kaybettiklerini hiçbir zaman hatırlamayacaklar. Öylece ölüp gidecekler.

Ne kadar şikâyet edersek edelim, bir kez daha anlıyoruz ki, şu yeryüzünde milletimizden daha merhametlisi yok. Onca eksikliğe rağmen, onurlu ve olgun. Çoğunluk adına söylersek; aslına ve tarihine sadık. Müslüman kardeşleri için fedakârlık yapmaya hazır. Çok şükür.