Kalk Yiğidim
 
Kalk yiğidim, yine dağ başını duman aldı…
Parçalandı bir kıtanın toprakları,
Aslan payını, aslan olmayan aldı…
Kalk yiğidim, yine dağ başını duman aldı.
 
 
Tulgalı tulgasız başlar alayı...
Kanatlı kanatsız kuşlar...
Alışılmamış dağlar, çıkılmamış yokuşlar...

 
Dağları, taşları, akarsularıyla
Şu tanıdık toprakta
Bir büyük dünya parçası
Fatihini aramakta.
 
 
Dünyayı ahretten ayıran
Duvarları yık da gel.
Ay doğar gibi, gün doğar gibi
Şu kıpkızıl ufuktan çık da gel!
 
 
Kalk yiğidim, yine dağ başını duman aldı
Parçalandı bir kıtanın toprakları;
Aslan payını, aslan olmayan aldı…
Kalk yiğidim, yine dağ başını duman aldı.
 
 
Arif Nihat Asya

 



 
Hasan'a Mektup
 
Göz değdi köyümün güzellerine
ELİF, yad ellere göçtü be Hasan.
SEVGİ size ömür; dört kulaç önce,
Ecel çorbasını içti be Hasan.
 
ASALET, babasız çocuk doğurdu
Nazlı HÜRRIYET'i haydutlar vurdu
Viraneye döndü TÜRKHAN'ın yurdu
Köyün tadı-tuzu kaçtı be Hasan.
 
ADALET felç oldu, yürür değnekle
NEŞE ne halt etsin soğan-ekmekle...
GÖNÜL delirdi de yol beklemekle,
İsyan bayrağını açtı be Hasan.
 
SAADET'in adı HÜLYA'dır şimdi
Her gün birimizi aldatır şimdi
UMUT'lar rüyada, faldadır şimdi
Unut, eski günler geçti be Hasan.
 
FAZİLET'i gelin ettik gurbete
Kimbilir... belki de gurbetten öte
Yağlı SERVET garaz eder ÜLFET'e
Ara yere nifak saçtı be Hasan.
 
ZEYNEP bize küskün, İFFET sürgünde
Rezalet, felaket yağar her günde...
Yedi HASLET verem olur bir günde,
ÜLKÜ kötü yolu seçti be Hasan.
 
Burada ne düğün, ne BAYRAM kaldı...
En güzel UMUT'lar dalda ham kaldı!
Korku, hasret, isyan, keder-gam kaldı
Binalar temelden uçtu be Hasan.
 
Işte böyle... Malûm ola hâlimiz
Naçar, böğrümüze düştü elimiz
Güven duyduğumuz her güzelimiz
Bizlere bir kefen biçti be Hasan.
 
Abdurrahim Karakoç
 



 
Taş Gazali

Taş taş değil bağrındır taş senin
Nereni nasıl yaksın söyle bu ateş senin

Bir katılıktır dinamit söker mi yürekleri
Başın bir kez bu kalbe çarpmasın ey taş senin

Kazmayı kayalara değil kalplere vur ey
Ferhat niçindir kırdığın bunca taş senin

Anne seninle bağrın döğer gider mi acı
Hanidir Ferhaddan aldığın ders taş senin

Sen de mi taşla bir oldun ey sevgili
İşitmez oldun beni kalbin taşdan taş senin

Ölüm sendendir bana nedir taşlamak beni
Bana güldür çiçektir attığın her taş senin

Gözünü dikme taşa işte parça parçadır
Şimşektir bir bakışın dayanır mı taş senin

Deprem değildir dağı ve beni sarsan
Bir bakışın komaz taş üstünde taş senin

Niçin çıktın dağlara evren çöl oldu
Leyla topuğun öpmek için toz oldu dağ taş senin

Taş taş değil bağrındır taş senin
Nereni nasıl yaksın söyle bu ateş senin

Ülkendir taş ve beton bu yanlışkent
Her gün bir yanın biraz daha taş senin

Taş alanlarıdır taş insanları taşır bir
Nereye gelsen ey aşk karşında bu taş senin

Uygarlığı taşla taşımak çağlar üzre
Kolların bu denli güçlü müdür taş senin

Bir taş devridir ama bağışla beni
Niçin bunca geldim üstüne ey taş senin

Bir İbrahim bıçağı ikiye biçer taşı
Sevgili nasıl kırdı kutlu dişin taş senin

Ölüm bir kasırgadır çevirir seni beni
Nedir kucağında kocaman taş senin


Osman Sarı



 
Gönül Gitti Elimden
 
Gönül gitti elimden
Ele giresi değil
Hallâk ile bir oldu
Artık ölesi değil
 
Ol bir ile bir olan
Cümle âleme dolan
Böyle sultanlık bulan
Kulluk kılası değil
 
Erişmeyen vahdete
Vahdetteki izzete
Girse bile cennete
Lezzet bulası değil
 
Can iline girmeyen
Hak varını bulmayan
Bu sûrette gülmeyen
Sonra gülesi değil
 
İkiliğin silmeyen
Hakk’ı canda bulmayan
Gaybî kendin bilmeyen
Rabb’in bilesi değil
 
Söz mârifet tacıdır
Sanma gayrı tâc ola
Taklîd ile tok olan
Hakikatte aç ola
 
Düşe düşüp aldanma
Kendin hayrete salma
Hak’tan gayrı ne vardır
Tâbire muhtâc ola
 
Sana âlem görünen
Hakikatte Allah’tır
Allah birdir vallahi
Sanma ki birkaç ola
 
 Bir ağaçtır bu âlem
 Meyvesi olmuş âdem
 Maksûd olan meyvedir
 Sanma ki ağaç ola
 
Bu âdem meyvesinin
Çekirdeği sözündür
Sözsüz bu âdem âlem
Bir anda târâc ola
 
Bu sözlerin meâli
Kişi kendin bilmektir
Kendi kendin bilene
Hakikat miraç ola
 
Hak denilen özündür
Özündeki sözündür
Gaybî özün bilene
Rubûbiyet tâc ola

Gaybî Sunullah
 



 


Yerimiz Uzlettir Nurumuz Kudret
 
 
Yerimiz uzlettir nurumuz kudret
Aldanma ey sofu gel bize bize
Yazılmış dört kitap Mana-i Hikmet
Görüldü ezelden yol bize bize
 
Biziz Muhammed'in sulbü rahı
Bende-i Hak olan sürer bu rahi
Çok Şükür tecelli etmiş ilahi
Açıldı irfanda gül bize bize
 
Pirim Hacı Bektaş Veli oturdu
Söğüt ağacından elma yetirdi
Selman arşullahtan engür getirdi
Geldi yeşil benli el bize bize
 
Kalmadı kederim gitti firağım
Hamdülillah yakın oldu ırağım
Mürşüt himmet etti yandı çırağım
Ol zaman verildi hal bize bize
 
Daimi'yim gelir alem kamusu
Münkir içindir cehennem tamusu
Terkettim dünyada arı namusu
Asla kar eylemez dil bize bize
 
Bir gerçeğe bel bağladım erenler
Aldı benliğimi bitirdi beni
Damla idim bir ırmağa karıştım
Denizden denize götürdü beni
 
Nice kabdan kaba boşaldım doldum
Karıştım denize deniz ben oldum
Damlanın içinde evreni buldum
Yine benden bana getirdi beni
 
Buhar oldum yağdım yağmurlarınan
Toprağa karıştım çamurlarınan
Piştim fırınlarda hamurlarınan
Üstadım sofraya yatırdı beni
 
 
Çiğnediler dişlerinen ezildim
Vücut eleğinden geçtim süzüldüm
Çaldı kalem bir deftere yazıldım
İrfan mektebine yetirdi beni
 
Daimi'yim ermişlerin ereği
Cümle varlık tabiatın gereği
Bir ölmez ananın oldum bebeği
Aldı dizlerine oturdu beni

Aşık Daimi
 



 

Bir Menzile Başa Kadar Varmazsan  

 
Bir menzile başa kadar varmazsan
Sen o yola kervan olsan ne fayda
Bir dilberin sinesine konmazsan
Hayâl ile mihman olsan ne fayda
 
 
Çekme şu dünyanın endişesini
Temiz eyle kalbin her köşesini
Kem söz ile kırma gam şişesini
Kırıp sonra pişman olsan ne fayda
 
 
Deli gönül her isyandan beridir
Bir ah çekse dağı taşı eridir
Her bir güzel bir yiğidin yâridir
Elin güzeline baksan ne fayda
 
 
Bir yazı ki kara olur kalemde
Sözü hor görünür her bir kelâmda
Bir güzel ki seni sevmez âlemde
Ya sen ona hayran olsan ne fayda
 
 
Arabî Farisî dilin olmazsa
Bülbüle münasip gülün olmazsa
Asla bir meslekte elin olmazsa
Davâ ile sultan olsan ne fayda
 
 
Sefil Sümmânî gel Hakk’ı zikreyle
Verdiği nimete dâim şükreyle
Yaman işi ta ezelden fikreyle
Başa geçip pişman olsan ne fayda


Sümmani
 
 
 
 



 

    Bu Âdem Dedikleri
 
    Bu âdem dedikleri
    El ayakla baş değil
    Âdem ma’nâya derler
    Sûret ile kaş değil
 
    Gerçi et ü deridir
    Cümlenin serveridir
    Hakk’ın kudret sırıdır
    Gayra bakmak hoş değil
 
    Âdem ma’nâ-yı mutlak
    Âdemdedir nutk-ı Hak
    Âdemden gâfil olma
    O hayâl ya düş değil
 
    Âdem oldur ey hoca
    Gıdası ma’nâ ola
    Maksûd âdemden ahî
    Çöp veya tutmuş değil
 
    Âdem gerek su gibi
    Arı olsa arınsa
    Âdem oldur ey hoca
    Nefsi de serkeş değil
 
    Kendi özünü bilen
    Maksudun bulan kişi
    Hakk’ı bilen doğrudur
    Yalancı kallaş değil
 
    Âdemdedir külli hal
    İlm ü hikmet güft ü kal
    Adem katında alem
    Dane-i haşhaş değil
 
    Bu Kaygusuz Abdal’a
    Aşık demen dünyada
    Nakş u suret gözetir
    Maksudu nakkaş değil
 
    Kaygusuz Abdal
 



 
           KUR'A
 
İnsan çektim kur'ayı,
Olmazlara meylim var.
Ne kalp isterdim, ne baş!
Üstelik bir dilim var.
Sıla bilmez  ayağım,
Boşta kalır elim var.
Görmeli öldüğüm gün;
Ne garip bir halim var.
 
Ağacı kıskanırım,
Yemiş yüklü dalı var;
Bahar olsun, güz olsun,
Ne güzel masalı var!
İmrenirim arıya,
Petek petek balı var;
Konduğu çiçeklerin
Pembesi var, alı var.
 
 
Cahit Sıtkı TARANCI



 

  Cananını Kasteder
 
  Bağda gülden bahseden yanağını kasdeder
  Serviden söz açanlar endamını kasdeder
 
  Dilbere vasıl olmak dar-ı dünyadan murad
  Aşık aşkın derdi ile dermanını kasdeder
 
  Bu fani dünya için değmez kuru kavgaya
  Ecel ki bu dünyanın ziyanını kasdeder
 
  Yıldızlardan yücedir gözyaşı eşiğinde
  Bu bulutlar ahımın dumanını kasdeder
 
  Ey Avni beyti bozma bahsi ağyar eyleyip
  Şiir o ki sadece cananını kasdeder
 
  Bu fani dünya için değmez kuru kavgaya
  Ecel ki bu dünyanın ziyanını kasdeder
 
  Gözümden akan yaş mıdır kan mıdır
  Lebun yadına lal-u mercan mıdır
 
  Gönülde ne var ise faş etti göz
  Seni sevdiğim yar pinhan mıdır
 
  Gözüm ile derya nice bahseder
  Gözüm gibi ol gevher efşan mıdır
 
  Gönül ızdırap ile oldu helak
  Gelin görün ol afeti can mıdır
 
  Demiş Avni’ye ben cefa etmezem
  Ona cevreden yoksa devran mıdır
 
  Avnî
 



 

20 Yaş 35 Yaş 40 Yaş ve Bugünkü Ben
 
 Şunları bir araya toplayayım.
 Bir güzel muhabbet edelim diye düşündüm.
 
 Mutfak işinden de anlarım.
 Donattım sofrayı.
 Bayağı uğraştım.
 Hepsinin, ayrı ayrı ne yemekten, ne  içmekten hoşlandığını iyi bilirim.
 Bayağı da para gitti.
 
 
 Birinin yediğini öbürü yemez.
 Ötekinin içtiğini beriki içmez.
 Dört kişilik sofra kurdum.
 
 Mumları da yaktım.
 Bak hepsi, Erick Satie severdi.
 Hatırladım.
 Müziği de ayarladım.
 
 Geldiler.
 
 20 yaşında ben,
 35 yaşımda ben,
 40 yaşımda ben ve
 Bugünkü ben dördümüz.
 
 Birden 20 yaşımı, 35 yaşımın karşısına oturttum.
 40 yaşımın karşısına da, ben geçtim.
 Yirmi yaşım, otuz beş yaşımı tutucu buldu.
 Kırk yaşım ikisinin de salak olduğunu söyledi.
 
 
 Yatıştırayım dedim.
 Sen karışma moruk- dediler. Büyük hır çıktı.
 Komşular alttan üstten duvarlara vurdular.
 Yirmi yaşım kırk yaşıma bardak attı.
 
 Evin de içine ettiler.
 
 Bende kabahat.
 Ne çağırıyorsun tanımadığın adamları evine ...
 
 Can Yücel



 

Sol Yanım Acıyor Annem
 
 Sol yanım çok acıyor anne.
 Merhaba anne,
 Yine ben geldim.
 Merak etme okuldan çıktımda geldim.
 Annelerde babalar gibi merak eder mi bilmiyorum ama
 Ali “Okula gitmezsem annem çok kızar, merak eder”
 Demişti de onun için söylüyorum.
Geçen hafta öğretmen,  sağ elimde sarımsak, sol elimde
 Soğan dedirte dedirte öğretti sağımı solumu.
 Ben biliyorum artık anne sağım neresi, solum neresi.
 Ağrıyan yanımın neresi olduğunu
 Şimdi iyi biliyorum anne.
 Hani geçen geldiğimde
 “Şuram acıyor işte şuram” demiştim de
 Bir türlü söyleyememiştim ya acıyan yanımı anne
 Bak şimdi söylüyorum. Şuram işte,
 Sol yanım çok acıyor anne.
 Hem de her gün acıyor anne her gün.
 
 Dün sabah annesi Ayşe'nin saçlarını örmüştü.
 Elinden tutup okula getirdi.
 Yakası da danteldi.
 Zil çalınca öptü, “hadi yavrum sınıfa” dedi.
 Bende ağladım,

Şiirin devamı için diğer sayfaya geçiniz

 



 
 
Şiirin devamı

 Ağladım hiç de utanmadım.
 Öğretmen ne oldu dedi.
“Düştüm dizim çok acıyor” dedim.
 Yalan söyledim anne.
 Dizim acımıyordu ama sol yanım çok acıyordu anne.
 
Bugün bende saçım örülsün istedim.
Babam ördü ama onunki gibi olmadı.
Dantel yaka istedim.
Babam 'Ben bilmem ki kızım' dedi.
“Bari okula sen götür” dedim.
 “Kızım, iş…” dedi.
 
 Bende “bana ne dedim, ağladım.
 “Kızım, ekmek” dedi babam.
 Sustum ama okula giderken yine ağladım anne.
 Ha bide sol yanım yine çok acıdı anne.
 
Herkesin çorapları bembeyaz,
Benimkiler gri gibi.
Zeynep “Annem beyazlara renkli çamaşır
Katmadan yıkıyormuş” dedi.
Babam hepsini birlikte yıkıyor.
Babam çamaşır yıkamasını bilmiyor mu anne?
Uffff babam, her gün domates
Peynir koyuyor beslenmeme.
Üzülmesin diye söylemiyorum ama
 Arkadaşlarım her gün kurabiye,
 Börek, pasta getiriyor.
 Biliyorum babam pasta yapmasını
 Bilmez anne.

Şiirin devamı için diğer sayfaya geçiniz

 



 
 
Şiirin devamı

 Hava kararıyor, ben gideyim anne.
 Babam bilmiyor kaçıp kaçıp sana geldiğimi.
 Duyarsa kızmaz ama çok üzülür biliyorum.
 Kim bozuyor toprağını,
 Çiçeklerini kim koparıyor.
 İzin verme anne
 Ne olur toprağına el sürdürme.
 Eve gidince aklıma geliyor bide
 Bunun için ağlıyorum anne.
 Bak kavanoz yanımda,
 Toprağından bir avuç daha alayım.
 Biliyor musun anne?
 Her gelişimde aldığım topraklarını
 Şu kavanozda biriktirdim.
 Üzerine de resmini yapıştırıp
 Başucuma koydum.
 Her sabah onu öpüyor kokluyorum.
 Kimseye söyleme ama anne.
 Bazen de konuşuyorum onunla.
 Ne yapayım seni çok özlüyorum anne.
 Ha unutmadan,
 Öğretmen yarın anneyi anlatan

Şiirin devamı için diğer sayfaya geçiniz

 



 
 
Şiirin devamı

 Bir yazı yazacaksınız dedi.
 Ben babama yazdıracağım.
 Öğretmen anlarsa çok kızar ama…
 Banane kızarsa kızsın.
 Ben seni hiç görmedim ki… Neyi,
 Nasıl anlatacağım anne.
 
 Senin adın geçince sol yanım
 Acıyor anne.
 Hiç bir şey yutamıyorum.
 Bazen de dayanamayıp ağlıyorum.
 Kağıda da böyle yazamam ya anne.
 Ben gidiyorum anne,
 Toprağını öpeyim, sende rüyama gel beni öp.
 Mutlaka gel anne,
 Sen rüyama gelmeyince
 Sol yanımın acısıyla uyanıyorum anne.
 Sol yanım acıyor anne.
 İşte tam şurası,
 Sol yanım çok acıyor anne.
 Seni çok özledim, anne çooook.
 
Ayla Aydemir
 



 

Köşeyi Dönenlerin Şarkısı
 
Yürekleriniz sızlar mı?
Güneş körse ve gök sağır
İçinizi ısıtanlar
Alacalı yıldızlar mı?
 
Kimliği belirsizler mi?
Kurşun sıkan üstünüze
Bazen canınız ister mi?
Hüzünlenmek ağır ağır
 
Bir tutam tuz kattınız mı?
Tek bir yoksulun aşına
Hiç sevgi yarattınız mı?
Dinsin diye bunca kahır
 
Bir gün el uzattınız mı?
Bir insana karşılıksız
Hiç güzellik tattınız mı?
Kadeh kadeh satır satır
 
Dönün dönün köşeleri
Aydınlıktan karanlığa
Bu yıl uğursuzun ama
Gün doğmadan neler doğar…
 
Yağmur Atsız
 



 

  Dostluk
 
  Dostlar ırmak gibidir
  Kiminin suyu az, kiminin çok
  Kiminde elleriniz ıslanır yalnızca
  Kiminde ruhunuz yıkanır boydan boya
 
  İnsanlar vardır; üstü nilüferlerle kaplı,
  Bulanık bir göl gibi...
  Ne kadar uğraşsanız görünmez dibi.
  Uzaktan görünüşü çekici, aldatıcı
  İçine daldığınızda ne kadar yanıltıcı....
  Ne zaman ne geleceğini bilemezsiniz;
  Sokulmaktan korkarsınız, güvenemezsiniz!
 
  İnsanlar vardır; derin bir okyanus...
  İlk anda ürkütür, korkutur sizi.
  Derinliklerinde saklıdır gizi,
  Daldıkça anlarsınız, daldıkça tanırsınız;
  Yanında kendinizi içi boş sanırsınız.
 
  İnsanlar vardır, coşkun bir akarsu...
  Yaklaşmaya gelmez, alır sürükler.
  Tutunacak yer göstermez beyaz köpükler!
  Ne zaman nerede bırakacağı belli olmaz;
  Bu tip insanla bir ömür dolmaz.
 
  İnsanlar vardır; sakin akan bir dere...
  İnsanı rahatlatır, huzur verir gönüllere.
  Yanında olmak başlı başına bir mutluluk.
  Sesinde, görüntüsünde tatlı bir durgunluk.
  İnsanlar vardır; çeşit çeşit, tip tip.
  Her biri başka bir karaktere sahip.
  Görmeli, incelemeli, doğruyu bulmalı.
  Her şeyden önemlisi insan, insan olmalı...
 
  İnsanlar vardır; berrak, pırıl pırıl bir deniz.
  Boşa gitmez ne kadar güvenseniz.
  Dibini görürsünüz her şey meydanda.
  Korkmadan dalarsınız, sizi sarar bir anda.
  İçi dışı birdir çekinme ondan.
  Her sözü içtendir, her davranışı candan...
 
  Can Yücel
 



 
Güzel Görünür

Arzu iplik, sevgi nakış
Ördükçe güzel görünür.
Gönül gözü ile bakış,
Gördükçe güzel görünür.
 
Zaman ince esen yeldir,
Hayat ağaç günler daldır,
Mutluluk uzun yoldur,
Vardıkça güzel görünür.
 
Tatlı söz dil arasında,
Diken var gül arasında,
Hatıra yıl arasında,
Durdukça güzel görünür.
 
İnsanı yaşatan hava,
Tatlı sözdür derde deva,
Herkes hayalinde yuva,
Kurdukça güzel görünür.
 
Şeref der ki başka yandan,
Kervanım ayrıldı handan,
Seven sevdiğini candan,
Sardıkça güzel görünür.
 
Şeref  TAŞLIOVA



 

Gönül Ummâna Dalmak Diler
 
Gönül ummâna dalmak diler, aşk hevesiyle
 Bu arzûya erilmez, bir kuru nefes ile.
 
Gönül eflâke çıkıp, Hakk'ı kaplamak ister,
Bunu arzû edenler, varlığı toptan siler.
 
Gönül bir habbe görüp, kendini umman sanır,
 Sûreti tanımayan, sîreti nasıl tanır?
 
Gönül ef'âle bakıp, fâili buldum sanır,
Edeb, irfân bilmeyen, hemen zât oldum sanır.
 
Gönül hayra sevinir, şerre yerinir ise,
Böyle tevhîd mi olur, farkta gezinilirse?
 
Gönül tasarruf diler, zîrâ varlık hoş şeydir,
Zevki bozar aldanma, çünkü hepsi boş şeydir.
 
Gönül bu saltanatta eğer arzun var ise,
Hak'ta yok olmaya bak, biraz aklın ererse.
 
Bak bu Şevket Ümmî'ye "Hû" deyip yok olmada,
Fenâda bekâ bulup, Hak'la mânâ bulmada.
 
Şevket Turgut Çulpan
 



 

  Bitecek Elbet...  
 
  Neden böyle perişân, neden böyle nâ-çârsın?
  Sıkıntıyı görünce, hemen tüyüp kaçarsın...
  Biraz yürekli olsan, bil ki dehşet saçarsın
  Izdırâb dolu günler, bir gün bitecek elbet...
 
  Yapayalnız kalınca, bükülüverdi belin
  Çek önüne bendini, arsızca coşan selin
  Nedir bu pısırıklık, tutar ayağın elin
  Vîrân olmuş hânende, ocak tütecek elbet...
 
  Akbabalar üşüşmüş, ha canlısın, ha ceset
  Kartalca baksın gözün, sana kim dedi pes et?
  Kılavuzun kendin ol, kargaları ört-bas et!
  Bu bahçenin bağında, bülbül ötecek elbet...
 
  Tufayı görüp sindin, şu surata bak hele!..
  Âfet yemiş gibisin, andırırsın zelzele
  Bu mu sendeki mertlik, dayanamazsın yele...
  Uluttuğun çakallar, ine girecek elbet...
 
  Âh vâh etme boşuna, bir şeye çare değil...
  Dirâyetini göster, kim emir verdi eğil?
  Şecaatli tavırla, ürksün karşında cehil
  Borusu çalanların, hükmü geçecek elbet...
 
  Köroğluysan boynunu, Bolu Bey'i bükemez...
  İfrit dâhi uğraşsa, o sihrini ekemez...
  Ocağına inciri, kat'iyyetle dikemez...
  Seyreyle bak o zaman, himmet gelecek elbet...
 
  Sen'den meded bekleyen, kimler var şöyle düşün!...
  Sırası değil şimdi, gafletin ve cümbüşün
  Gâye âşikâr iken, ya senin nedir düşün?
  Kararan bu bahtının, özü gülecek elbet...
 
  Râm ol da buyruklara, bırak artık yalpayı
  Sözde hareketinle, sezdirirsin kolpayı
  Dürüst alır taksimde, dâimâ aslan payı
  Bu sâyede insanlar, Hakk'ı bilecek elbet...

  M. Engin Karatay
 



 

Ne Olmak İhtimâli Var
 
Dilin yine melâli var
Melâlinin kemâli var
Cihâna infiâli var
Ne mâhı var ne sâli var
Güzîde bir hayâli var
Gelen gider meâli var
Hayâtımın zevâli var
Ne olmak ihtimâli var
 

Dök ehl-i necle âb-ı rû
Ricâle eyle ser-fürû
Bak imdi hâle sû-be-sû
Değer mi bir hayâta bû
Abes bu şiddet-i guluvv
Baş eğmem ölsem ey adû
Hayâtımın zevâli var
Ne olmak ihtimâli var

Bugün vücûd isem ne gam
Değil mi âkıbet adem.
Hayât içinse bunca hem
İlâha eylerim kasem
Hayâta minnet eylemem
Bekadır asl-ı mültezem
Hayâtımın zevâli var
Ne olmak ihtimâli var
 

Bozuldu gülşenim gülüm
Daha nedir tezellülüm
Çok oldun ey teemmülüm 
Sükûta yok tahammülüm
Kemâle mi tevaggulüm
Ademdedir tekemmülüm
Hayâtımın zevâli var
Ne olmak ihtimâli var
 
Olunca söz evet belî
Cihânın oldun a'kali
Şu hâlde baş mı eğmeli
Ziyâ ben olmadım deli
Edip bir iş ki mücmeli
Hâyâta bâri değmeli
Hayâtımın zevâli var
Ne olmak ihtimâli var
 
Adanalı Ziyâ Bey
 



 
 
Atalar Sözü Destanı
 
Tut atalarsözün kalbî selim ol
Gönülden gönüle yol var demişler
Gider yavuzluğu tab'ı halîm ol
Sert sirke kabına zarar demişler
 
Bilirsin alçağa akmadadır su
Kâmilin câhile nasîhati bu
İkrârını gözet olma abesgû
Birdir imân ile ikrâr demişler
 
Her kâra uzatma elin eteğin
Yelkovana döner âhir emeğin
Nitekim göllerde şaşkın ördeğin
Başını kor kıçından dalar demişler
 
Aldanma cihânın sakın varına
Bir nefesi verme cihân varına
Bugünkü işini koyma yarına
Yar yıkıldığı gün tozar demişler
 
Kestim bu arsada ben de bir koyun
Meydân-ı hünerde gel sen de soyun
Feleğin zoruna dayanmaz oyun
Katı zor oyunu bozar demişler
 
Çoktur bu âlemde boşa yelenler
Kande bilenler ile bilmeyenler
Eskiden âdettir dağdan gelenler
Bağda olanları kovar demişler
 
Dediler bu pendi sordumsa kime
Tuz ekmek bilmezse müşkilin deme
Kül kömür ye nâmert lokmasın yeme
Gün olur başına kakar demişler
 
Abestir her vara yoğa koşanlar
Gâhi doğru gâhi eğri aşanlar
Ağlamak ne demek kendi düşenler
İki gözden bile çıkar demişler
 
Arzeyle bu pendi kendi özüne
Dost addetme her güleni yüzüne
İncinme dostunun doğru sözüne
Doğru söz insana batar demişler

Şiirin devamı için diğer sayfaya geçiniz
 
 



 

Şiirin devamı

Darb-ı mesellerle eylersen amel
Kırkların birine olursun bedel
Usûlü manayı bilmeyen echel
Solağına davul çalar demişler
 
Bir mürşîd-i kâmil bulmayanlara
Bin  nasihattan ders  almayanlara
Sözünün subûtu  olmayanlara
Dipsiz  kile bir boş anbar demişler
 
Eşkin at yanına bağlansa güre
Huy alır huyundan ol göre göre
Hizmet eyler isen eyle bir ere
Su aktığı yerde akar demişler
 
Çarşû-yı dehirde nice toz kopar
Ol vakti gözeten çok takye kapar
Helalzade gelir pazarlık yapar
Haramzade pazar bozar demişler
 
Adet-i Hak budur ezel ü ebed
Kul kula sebeptir ey dil-i nâşâd
Bâya gedâ hizmet etmekten murâd
Bal tutan parmağın yalar demişler
 
Dilden ister isen gıll u gış gide
Meta-ı râzını açma hâside
Kıyma müşteriye az al faide
Alan da satan da umar demişler
 
Yâr ile ettiğin kavle ver karâr
Kâr etmezsen bari eyleme zarar
Aza kanaat et olma tamahkâr
Ucuz satan tizcek satar demişler
 
Ham taamı gel terk eyle yeriken
Elimden çıkmasın der isen erken
Deve ahû gibi boyun ararken
İki kulaktan da çıkar demişler
 
Hîleyi irtikâp etme kıl hazer
Denilsin nâmına bir er oğlu er
Sen elin kapısın kakarsan eğer
El de senin kapın kakar demişler

Şiirin devamı için diğer sayfaya geçiniz
 



 

Şiirin devamı

Irziyle varamaz eşkıya eve
Uslu gez ki kâmiller seni seve
Hardan büyük at var attan da deve
Deveden de büyük fil var demişler
 
Güneş balçık ile sıvanmaz ey dil
Bizebân da olsa bellidir kâmil
Kendinden gayriyi beğenmez câhil
Kendi çalar kendi oynar demişler
 
Talib-i mârifet çekerse emek
Yüğrük at artırır yemin giderek
Şaire ses ile söz sâz u söz gerek
Yalnız taş olmaz duvar  demişler
 
Kûy-ı dilârâya eylersen akın
Hele gafil olma etrafa bakın
Karda yürü izin belirtme sakın
Ârif olur tez dutar demişler
 
Doyar mı cân u dil bûs u kenare
Hicrân-ı aşk ile dil pâre pâre
Nem giderse gitsin visâl-i yâre
Bir arzu hezerân dînar demişler
 
Yüzüm yerde tenim hâk ile yeksan
Serim gavgalarda hâlim perîşan
Gözlerim cemâl-i canâne hayran
Gönül masumdur umar demişler
 
Gerek şakî olsun gerekse saîd
Kereminden Kerim eylemez baîd
Böyledir Mevlâ’dan kesme sen ümid
Gün doğmadan neler doğar demişler
 
Kanaat kıl lokma-i rûz u şebe
İller konar topladığın zehebe
Bilirsin ki atalarımız bir tepe
Yıkılır bir dere dolar demişler
 
Yırtıcı kuşların ömürleri az
Bir tek ipte iki canbaz oynamaz
Şâhrâhta kuyuyu kametince kaz
Ezkaza ayağın kayar demişler
 
 
Levni nasâyihi  pirlerin böyle
Durûb-ı emsâli  nazm ile söyle
Meydan-ı hünerde ağırlık eyle
Ağır basar yeğni kalkar demişler
 
           17. Y.Y. Şairlerinden Abdulcelil Çelebi (Levni)
 
 
 



 
 
Sevgilerde
 
Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.
 
Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.
 
Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.
 
Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı.

Behcet  Necatigil
 



 

Elimden Gelse
 
Ben isterim ki
Bulutlar ağlasın,
Ama çocuklar ağlamasın;
Hiçbiri öksüzlük, yetimlik nedir duymasın.
Ben isterim ki
Konuşsun her çiçek kendi dilince;
Ama silahların kesilsin sesi.
Ben isterim ki
Kapansın bütün kapılar karanlığa;
Ama gözler kapanmasın
Sözler kapanmasın
Ben isterim ki
Yangınlar sönsün,
Ama umutlar sönmesin;
Erişsin her meyve kendi dalında,
Yüreklere acı bir söz değmesin,
Ben isterim ki
Gözyaşı gibi aksın pınarlar,
Toprağın üzerinde duru berrak;
Ama pınarlar gibi akmasın gözyaşı,
Yeryüzünün hiçbir yerinde.
Ben isterim ki
Bir yıldızlar kalsın uykusuz
Gökyüzünün derinliklerinde;
Ama insanlar yatıp dinlensinler,
Taze bir güçle başlamak için
Güzel sabahlara
Aydınlık sabahlara.
Ben isterim ki
Her şey
Her şey
Her şey eğilsin insanın önünde,
Ama insan, insana tutsak olmasın.
Ben isterim ki
Sevinç bol olsun,
Mutluluk bol olsun
Ülkeden ülkeye giden yol olsun.
Resul Riza (ceviren:Ataol Behramoglu)
 



 


Çanakkale Şehitleri
 

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?

En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,

–Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya

Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.

Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!

Nerde – gösterdiği vahşetle “bu: bir Avrupalı”

Dedirir – yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,

Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

 

Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,

Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.

Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da,

Ostralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;

Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.

Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…

Hani, tâ’ûna da züldür bu rezîl istîlâ!

Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl,

Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefîl,

Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;

Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.

Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…

Medeniyyet denilen kahbe, hakîkat, yüzsüz.

Sonra mel’undaki tahrîbe müvekkel esbâb,

Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Şiirin devamı için diğer sayfaya geçiniz

 



 

Şiirin devamı

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;

Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;

Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;

Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.

Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam,

Atılan her lâğamın yaktığı: Yüzlerce adam.

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;

O ne müdhiş tipidir:Savrulur enkaaz-ı beşer…

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,

Boşanır sırtlara vâdîlere, sağnak sağnak.

Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,

Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.

Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,

Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler…

Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;

Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat îman?

Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?

Çünkü te’sîs-i İlâhî o metîn istihkâm.

 

Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,

Beşerin azmini tevkîf edemez sun’-i beşer;

Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedî serhaddi;

“O benim sun’-i bedî’im, onu çiğnetme” dedi.

Âsım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek:

İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmiyecek.

 

Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…

O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,

Yaralanmış temiz alnından, uzanmış yatıyor,

Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

Şiir devamı için diğer sayfaya geçiniz

 



 

Şiirin Devamı

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni târîhe” desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb…
Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
“Bu, taşındır” diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn’i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran…
Sen ki, İslâm’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın… Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…
 
Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.
 
                                               M.Akif ERSOY
 



 
                                    

  Her Yöne Sınırsız Tarife

 
arifler ayrıldı aramızdan
sınırsız tarifeler girdi hayatımıza
arife tarif gerekmez
ne demek her yöne sınırsız tarife
arif değil miyiz biz
kâbe ile iletişim hangi tarifeye giriyor
hangi operatör
sınırsız iletişim veriyor
kıble yönünde
 
ayakkabısı boş insanlar geçiyor
cebi dolu
yüreği boş insanlar
boyuna konuşan
boyuna göre konuşmayan insanlar
dalı kırık
kalbi kırık
içinde bir hıçkırık
her yöne tarifeli insanlar
 
nerede vicdanın sesini kaydeden cihaz
nerede ruhumuzu gösteren kamera
dalı kırıldı dünyanın
eksildi insanların toprağı
suyu çekildi hayatın
 
artık gül bir çiçektir
bülbül bir hayvan
ektiğini biçecektir
sonunda her insan
 
Şeref Yılmaz
 
 



 


İstiklal Marşı

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak!
O benimdir, o benim milletimindir ancak!

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül... ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal.
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal.

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım;
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar.
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar,
'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın,
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri 'toprak' diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı.
Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.

Rûhumun senden İlahî, şudur ancak emeli:
Değmesin ma' bedimin göğsüne nâmahrem eli!
Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder varsa  taşım.
Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım;
Fışkırır  rûh-ı mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım!

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl;
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet,
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!

Mehmet Akif Ersoy

 

 

 



 


Bil Kendini
 
Bilmek istersen seni
Can içre ara canı
Geç canından bul anı
Sen seni bil sen seni
 
Kim bildi ef'alini
Ol bildi sıfatını
Anda gördü zatını
Sen seni bil sen seni
 
Görünen sıfatındır
Anı gören zatındır
Gayri ne hacetindir
Sen seni bil sen seni
 
Kim ki hayrete vardı
Nura müstağrak oldu
Tevhid-i zatı buldu
Sen seni bil sen seni
 
Bayram sözünü bildi
Bileni anda buldu
Bulan ol kendi oldu
Sen seni bil sen seni
 
Hacı Bayram Veli
 



 

Kuddûsi Divan'ından
 
Kapanur ise bir kapu ne kapular açar Mevlâ
Tevekkül it yime kaygu işini hoş yapar Mevlâ
 
Tabibindir senin inan ider her derdine dermân
Olur müşkillerin âsân kılar zahme tîmâr Mevlâ
 
Günâh dermânı istiğfâr dimiş Peygamber-i Muhtar
Hemân sen ağlayub yalvar kulum yarlıgar Mevlâ
 
Sığın hem ana şeytândan dahi dost gibi düşmandan
Niyâz eyle dil ü candan ’adû mekrin bozar Mevlâ
 
Gurûr itme öğerlerse hazin olma söğerlerse
Tahammül it döğerlerse olur nâçâra çâr Mevlâ
 
Su'âl it 'âfiyet her dem şikâyet itme gelse gam
Hemîn ol sâbir ü ebsem kışı eyler bahâr Mevlâ
 
Güneş-veş âmiyye nef it Hızır-veş çağırana yit
Tarik-ı muhsinâta git ki bire on yazar Mevlâ
 
Telattuf eyle yârâna teleyyün eyle düşmâna
Otur kalk gez hakîrâne ider â'dâyı yâr Mevlâ
 
Sakın bühtân u gıybetden dahi buğz u 'adâvetden
Ediblerden edeb öğren kî bî-'ân yakar Mevlâ
 
Zinâdan çün eşed gıybet düşürür meclise zulmet
Virir câlislere kasvet ider hem ihtimâr Mevlâ
 
Sevinme mâl-ı dünyâya kıvanma zühd ü takvâya
Tekebbür itme ednâya saha hürmet kılar Mevlâ
 
Hakîr zann itme dervîşi odur Hak sevdiği kişi
Anı bil şöyle ey şaşı kî itmiş bahtiyâr Mevlâ
 
İdüb yağma kamu varın kabûl itmiş hemân yârin
Zelil bu gün aziz yarın kılısar şehr-yâr Mevlâ
 
Dakiktir kalbi miskinin yıkarsan yıkılır dînin
Yaşını bil ki şâhînifi idübdür ihtisâr Mevlâ

Şiirin devamı için diğer sayfaya geçiniz
 



 

Şiirin devamı

Hazer kıl ehl-i ilhâddan urur yolunı ol râh-zen
Tutar isen sözimi sen elini bir tutar Mevlâ
 
Erenler-veş giyer bir tac henüz bilmez nedür minhâc
İşi gücüdür istidrâc hemin dir kâr-güzâr Mevla
 
Be-suret ehl-i Haklar var ki dünya ehlidür anlar
Azabı anlara ey yâr idiser bî -şumâr Mevlâ
 
Kanı bir sâlik-i sadık kanı bu yola bir lâyık
Kanı zikr ile mest âşık ki dir leyi ü nehar Mevlâ,
 
Sebebler halk idiib Rezzak virir mahlukına erzâk
Teşebbüs itmeyen fakfâk  ma’âşında sıkar Mevlâ
 
 
Katî çok suret uğrusı bilinmez özi toğrısı
Zamanın balsız arusı yaratmış sad-hezâr Mevlâ
 
Çalış sen zikr-i tevhîde dem-â-dem dîni tecdîde
Gönülden mâ-sivâ gide ana ol dem sığar Mevlâ
 
Lisanın ile zikr eyle dahi kalbinle  fıkr eyle
Ganî Vehhâba şükr eyle sever ol Kird-gâr Mevlâ
 
Dilinde virdi olmayan içinde derdi olmayan
Ki ‘ışk odma yanmayan han nâra yakar Mevlâ
 
Şu kez zikr eyle dün ü gün diyeler ta sana mecnun
Sakın olmayasın mahzun han nâra yakar Mevlâ
 
Tevekkül eyle her işde koma gönlüni teşvîşde
Koyubdur kalb-i dervişde bu ‘ışkı yâdigâr Mevlâ
 
Bu nazmı sanma yâbâni çün ol ilhâm-ı Rabbâni
Okuyub pendi tutanı erenlere katar Mevlâ
 
İdersen zikr-i Kuddûsi siler kalbindeki pâsı
Komaz hiç dilde vesvâsı hem eyler pây-dâr Mevlâ
 
Kuddûsî Baba
 



 

Cana Cefa
 
Cana cefa kıl ya vefa
Senden hem ol hoş hem bu hoş
Ya derdin gönder ya deva
Senden hem ol hoş hem bu hoş
 
Hoştur bana senden gelen
Ya hil'attır yahut kefen
Ya taze gül yahut diken
Senden hem ol hoş hem bu hoş
 
Halimi bir dem soragel
Diler isen bağrımı del
ey lutfu hem kahrı güzel
Senden hem ol hoş hem bu hoş
 
Ya bağ u ya bostan ola
Ya ben ü ya zindan ola
Ya vaslu ya hicran ola
Senden hem ol hoş hem bu hoş
 
Gelse celalinden cefa
Yahut cemalinden vefa
İkisi de cana safa
Senden hem ol hoş hem bu hoş
 
Gahi nuş u gahi nişdir
Gahi merhem gahi rişdir
Eşrefzade hem dervişdir
Senden hem ol hoş hem bu hoş
 
Eşrefoğlu Rumi
 



 

Bekleyiş

Günler ne çabuk geçip giderdi,
Hep neş’e ve hep sürûr içinde,
Rüzgârlar hür ve derbederdi
Son uykuya dek huzur içinde,
Günler ne çabuk geçip giderdi.
                         
Son perdeyi kaldırınca rüzgâr,
Son meskeni gösterir muhakkak.
Artık ne bahar, ne kış, ne yaz var.
Candan sarılır vefalı toprak,
Son perdeyi kaldırınca rüzgâr
 
Sevda sesi yükselir yavaşça,
Sevdalıların veda gününde.
Bir gün sıramız gelir yavaşça.
Gür servilerin terennümünde,
Sevda sesi yükselir yavaşça.

Memduh Cumhur
 
 



 
             SEVDİĞİM

Eteğim çamurlu yüzümse kara
Dönsün karanlığım seninle nura
Gel kovma kapından nolur sevdiğim
 
Eritsin bakışın cümle düğümü
Yıldız şölenine sarsın göğümü
Sen ki ne dilersen olur sevdiğim
 
Bu hasret duygusu oymasın beni
Bir başka kulak duymasın beni
Bir yanında kalmış huzur sevdiğim
 
Gel kovma kapından nolur sevdiğim
Sen ki ne dilersen olur sevdiğim
Bir yanında kalmış huzur sevdiğim

 
                                   Akif İNAN



 

Nerdesin
 
Geceleyin bir ses böler uykumu,
İçim ürpermeyle dolar :-Nerdesin?
Arıyorum yıllar var ki ben onu,
Âşıkıyım beni çağıran bu sesin.
 
 
Gün olur sürüyüp beni derbeder,
Bu ses rüzgârlara karışır gider.
Gün olur peşimden yürür beraber,
Ansızın haykırır bana:-Nerdesin?
 
 
Bütün sevgileri atıp içimden,
Varlığımı yalnız ona verdim ben.
Elverir ki bir gün bana, derinden,
Ta derinden, bir gün bana "Gel" desin.
 
                            Ahmet Kutsi TECER
 
 



 

Nasihat
 
Dinle sana bir nasihat edeyim
Hatırdan gönülden geçici olma
Yiğidin başına bir iş gelince
Onu yad ellere açıcı olma
 
Mecliste arif ol kelamı dinle
El iki söylerse sen birin söyle
Elinden geldikçe sen eylik eyle
Hatıra dokunup yıkıcı olma
 
Dokunur hatıra kendisin bilmez
Asilzadelerden hiç kemlik olmaz
Sen iylik et de o zayi olmaz
Darılıp da başa kakıcı olma
 
El arifdir yoklar senin bendini
Dağıtırlar tuzağını fendini
Alçaklarda otur gözet kendini
Katı yükseklerden uçucu olma
 
Muradım nasihat bunda söylemek
Size layık olan onu dinlemek
Sev seni seveni zay etme emek
Sevenin sözünden geçici olma
 
Karacaoğlan söyler sözün başarır
Aşkın deryasını boydan aşırır
Seni bir mecliste hacil düşürür
Kötülere konup göçücü olma
 
Karacaoğlan
 



 
                                            
Gaflet


Can derdine düştük yine cananı unuttuk
Mal derdine düştük yine yüce fermanı unuttuk
 
Toprak ananın sunduğu nimetlere kandık
Makber denilen kapkara zindanı unuttuk
 
Dünya denilen bahçede rüyalara daldık
Çılgın gibi mahşerdeki meydanı unuttuk
 
Yıllar yılı gündüz gece aslından uzakta
Küffara kanıp boş yere imanı unuttuk
 
İnkâra sapıp koskoca maziye sataştık
Osman Bey’i Fatih’le Süleyman’ı unuttuk
 
Bir taze hevâ derdine ram oldu gönüller
Itri’yi nêvâkârı Selim Han’ı unuttuk
 
Dil bağlayacak bir söze hasret yaşadık da
Baki ‘yi Fuzuli gibi sultanı unuttuk
 
Cennet gibi yurdun yaşadık her köşesinde
Miras bırakan bunca şehîdânı unuttuk
 
Bir an seferi olduğumuz gelmedi akla
Gaflet ile yollardaki kervanı unuttuk
 
                     Mustafa Nejat SEFERCİOĞLU
 



 

Dönme Dolap

 Nerden niçin mi geldim
Bilmeden bir şey diyemem, ya siz?
Hem hiç önemli değil
Geldim, yer açtılar, oturdum
Girip çıkanlar vardı
Zaten ben geldiğimde.
Başka şeyler de vardı, ekmek gibi, su gibi
Gülüşler öpüşler ne bileyim hepsi
Doğrusu anlamadım bir düğün dernek mi
Sonra da kimileri düşünceli, durgundu
Gidenler neye gitti doğrusu anlamadım
Zaten ben geldiğimde.
Bir luna-park mı bir konser bir gösteri
Bilmem pek anlamadım önüm kalabalıktı
Sıkıştığım yerde vakit çabuk geçti.
Bak dediler baktım pek bir şey göremedim
Hem her yer karanlıktı
Zaten ben geldiğimde.
Benim tek düşüncem büzüldüğüm köşede
Nasıl çekip gideceğim kalk git dediklerinde
Çünkü çıkmak sıkışık sıralardan mesele
Kalkacaklar yol vermeye bakacaklar ardımdan
Az mı söylendilerdi şuracığa ilişirken
Zaten ben geldiğimde.

Behcet Necatigil
 



 


Ya İlahi
 
Hak tanınsın: kimse gaddar, kimse mağdur olmasın;
Mest olup ikbal meyinden sonra, mahmur olmasın!
Bir misafirhanedir, dünyaya mağrur olmasın;
Ya ilahi, rahmetinden kimseler dûr olmasın!
 
Avucumuz boş, gönlümüz boş, bağrımız sadpâredir
Yolcudur; yollarda şaşkın, çırpınır âvâredir
Koyma gafletlerde Rabb'im kulların biçaredir
Ya İlahi, rahmetinden kimse dûr olmasın!
 
Dil nazargahındır elbet, yüz çevirme, kalbe bak;
Aşk ile pür-nur kıl Sen gönlümüz Rabbü'l-felak
Zulmet artık kalmasın, doğsun müebbed bir şafak
Ya İlahi, rahmetinden kimseler dûr olmasın!
 
Halide Nusret Zorlutuna
 



 

 
HAYRET
 
İlk defa bakıyorum, Rabbim her şeye.
Yeryüzünü yeniden görür gibiyim
Bakıyorum renkler var: Mâvi, yeşil, mor,
Gökyüzünde bulutlar uçup gidiyor.

 
Yollarda insanları, kuşu köpeği,
Öğreniyorum yeni baştan sevmeyi.
Şu âlem ayân ettiğin bize,
Ağaç, yol, yaprak meğer her şey mucize!

 
Anlıyorum her bir işte merâmını,
Sevmeyi, ölmeyi, ömrün devâmını.
Anlıyorum, şu kuş neden yuva yapıyor.
Anlıyorum, Allah'ım, kalbim niçin çarpıyor.
 
Ziya Osman Saba
 



 

GEMUHLUOĞLU Fethî Beğ’in aziz hâtırasına
 
Derviş Hakk’a Yürüdü
 
 Hak yolunu, gönül yolu
 Bilmişti; Hakk’a yürüdü.
 Değişmez töredir; Hakk’tan
 Gelmişti; Hakk’a yürüdü.
 
 Ne gezindi azda, çokta,
 Ne yıldız aradı gökte…
 Mutlak güzelliği Hakk’ta
 Bulmuştu; Hakk’a yürüdü
 
Giyinip ak önlüğünü
Seçti vuslat şenliğini…
Aynalardan benliğini
Silmişti; Hakk’a yürüdü.
 
Titremeden eli, dizi
Aştı yokuşları, düzü…
‘Elest’ içre ‘Belâ’ sözü
Vermişti; Hakk’a yürüdü.
 
Bir almadan, binbir veren,
Dikenliklerden gül deren,
YESEVİ’den bir Alp-Eren
Dervişti; Hakk’a yürüdü.”
 
N. Yıldırım Gençosmanoğlu
 



 
KENDİ DİLİNDEN TAHİR KARAGÖZ
 
Şikâyet etmedim felekten asla,
Seyrettim âlemi rıza içinde.
Lügatimde yer etmedi bir dava,
Yaşadım dünyasız dünyâ içinde
 
Ezel diyarından evvelce geldim;
Semada hükmettim yerde serildim.
Apansız kendimi bir elde buldum;
Mecnûn oluverdim dünyâ içinde.
 
Sırça sarayları yıktım elimle,
Kâinata otağ kurdum halimle,
Sırrımı söyledim amma dilimle,
Mahremiyyet durur halâ içimde.
 
Dairemi çizdim oturdum dostlar,
Dört mevsim içinde bana bahar var.
Neş’emde esiyor deli bir rüzgâr,
Gurbette yazılan sevdâ içinde.
 
Vuslatım ben dostlar, hem hasretim ben,
Kendi varlığımda bir devletim ben,
Tepeden tırnağa muhabbetim ben,
Bıraktım âlemi riyâ içinde.
 
 
Hepiniz bensiniz, sizde ben varım;
Bu aşka verildi namusum ârım.
Ebediyyen sevmek oldu şiârım,
Yanıp yakılmakla safâ içinde.
 
Ölmeden ölenler bilirmiş Hakk’ı
Çalınsın ufkumda bu güzel şarkı,
İstemem sevgiden başka bir duygu,
Gerisi bir bir yalan rüyâ içinde.
 
Bilirim pek yüce sizde değerim,
Ki, vefa ile yaktınız ciğerim.
Durmaz gözlerimde bu yaş söylerim.
Rızamı ateşten duâ içinde.
 
Ne şeyhim kimseye ne pîrim dostlar!
Ne de kul olmakta mâhirim dostlar!
O’nun fakiriyim Tahir’im dostlar!
Gözüm yok dünya ve ukbâ içinde.
 
Vesselam dünyâ bu dünyâ içinde.
 
Tahir Karagöz
 



 
                      Masal
 

Doğuda bir baba vardı
Batı gelmeden önce
Onun oğulları batıya vardı


Birinci oğul batı kapılarında
Büyük törenlerle karşılandı
Sonra onuruna büyük şölen verdiler
Söylevler söylediler babanın onuruna
Gece olup kuştüyü yastıklar arasında
Oğul masmavi şafağın rüyasında
Bir karaltı yavaşça tüy gibi daldı içeri
Öldürdüler onu ve gömdüler kimsenin bilmediği bir yere
Baba bunu havanın ansızın kabaran gözyaşından anladı
Öcünü alsın diye kardeşini yolladı


İkinci oğul Batı ülkesinde
Gezerken bir ırmak kıyısında
Bir kıza rastladı dağların tazeliginde
Bal arılarının taşıdığı tozlardan
Ayna hamurundan ay yankısından
Samanyolu aydınlığından inci korkusundan
Gül tütününden doğmuş sanki
Anne doğurmamış da gök doğurmuş onu
Saçlarını güneş destelemiş
Yıllarca peşinden koştu onun
Kavuşamadı ama ona
Batı bir uçurum gibi girdi aralarına
Sonra bir kış günü soğuk bir rüzgâr
Alıp götürdü onu
Ve ikinci oğulu
Sivri uçurumların ucunda
Buldular onulmaz çılgınlıkların avucunda
Baba yağmurlardan anladı bunu
Yağmur suları acı ve buruktu
İşin künhüne varsın diye
Yolladı üçüncü oğlunu


Üçüncü oğul Batıda
Çok aç kaldı ezildi yıkıldı
Ama bir iş buldu bir gün bir mağazada
Açlığı gidince kardeşlerini arayacaktı

(Şiirin devamı için diğer sayfaya geçiniz)




 
 Masal Şiirinin  Devamı
 

Fakat batının büyüsü ağır bastı
İş çoktu kardeşlerini aramaya vakit bulamadı
Sonra büsbütün unuttu onları
Şef oldu buyruğunda birçok kişi
Kravat bağlamasını öğrendi geceleri
Gün geldi mağazası oldu onu parmakla gösterdiler
Patron oldu ama hala uşaktı
Ruhunda uşaklık yuva yapmıştı çünkü
Bir gün bir hemşehrisi onu tanıdı bir gazinoda
Ondan hesap sordu o da
Sırf utançtan babasına
Bir çek gönderdi onunla
Baba bu kağıdın neye yarayacağını bilemedi
Yırttı ve oynasınlar diye köpek yavrularına attı
Bu yüklü çeki
İyice yaşlanmıştı ama
Vazgeçmedi koyduğundan kafasına
Dördüncü oğlunu gönderdi Batıya


Dördüncü oğul okudu bilgin oldu
Kendi oymak ve ülkesini
Kendi görenek ve ülküsünü
Günü geçmiş bir uygarlığa yordu
Kendisi bulmuştu gerçek uygarlığı
Batı bilginleri bunu kutladı
O da silindi gitti binlercesi gibi
Baba bunu da öğrendi sihirli tabiat diliyle
Kara bir süt akmıştı bir gün evin kutlu koyunundan 


Beşinci oğul bir şairdi
Babanın git demesine gerek kalmadan
Geldi ve batının ruhunu sezdi
Büyük şiirler tasarladı trajik ve ağır
Batının uçarılığına ve doğunun kaderine dair
Topladı tomarlarını geri dönmek istedi
Çöllerde tekrar ede ede şiirlerini
Kum gibi eridi gitti yollarda


(Şiirin devamı için diğer sayfaya geçiniz)




 
 Masal Şiirinin  Devamı
 

Sıra altıncı oğulda
O da daha batı kapılarında görünür görünmez
Alıştırdılar tatlı zehirli sulara
Içkiler içti
Kaldırım taşlarını saymaya kalktı
Ev sokak ayırmadı
Geceyi gündüzle karıştırdı
Kendisi de bir gün karıştı karanlıklara 
 
Baba ölmüştü acısından bu ara
 
Yedinci oğul büyümüştü baka baka ağaçlara
Baharın yazın güzün kışın sırrına ermişti ağaçlarda
Bir alınyazısı gibiydi kuruyan yapraklar onda
Bir de o talihini denemek istedi
Bir şafak vakti Batıya erdi
En büyük Batı kentinin en büyük meydanında
Durdu ve tanrıya yakardı önce
Kendisini değistiremesinler diye
Sonra ansızın ona bir ilham geldi
Ve başladı oymaya olduğu yeri
Başına toplandı ve baktılar Batılılar
O aldırmadı bakışlara
Kazdı durmadan kazdı
Sonra yarı beline kadar girdi çukura
Kalabalık büyümüş çok büyümüştü
O zaman dönüp konuştu :
Batılılar !
Bilmeden
Altı oğlunu yuttuğunuz
Bir babanın yedinci oğluyum ben
Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden
Babam öldü acılarından kardeşlerimin
Ruhunu üzmek istemem babamın
Gömün beni değiştirmeden                                              
Doğulu olarak ölmek istiyorum ben
Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var :
Karşınızdakini değistirmek
Beni öldürseniz de çıkmam buradan
Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki
Fakat değişmeyecek ruhum
Onu kandırmak için boşuna dil döktüler
Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler
O gün gün eridi ama çıkmadı dayandı
Bu acıdan yer yarıldı gök yarıldı
O nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı
Batı bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı
Hâlâ onu ziyaret ederler şifa bulurlar
En onulmaz yarası olanlar
Ta kalplerinden vurulmuş olanlar
Yüreğinde insanlıktan bir iz taşıyanlar
 
 
Sezai Karakoç

 




 
Gülü İncitme Gönül
 
Çiçeklerle hoş geçin,
Balı incitme gönül.
Bir küçük meyve için
Dalı incitme gönül.
 
Konuşmak bize mahsus,
Olsa da bir güzel süs,
‘Ya hayır de, yahut sus.’
Dili incitme gönül.
 
Sevmekten geri kalma,
Yapan ol, yıkan olma,
Sevene diken olma,
Gülü incitme gönül.
 
Başın olsa da yüksek,
Gözün enginde gerek,
Kibirle yürüyerek
Yolu incitme gönül.
 
Mevlâ verince azma,
Geri alınca kızma,
Tüten ocağı bozma,
Külü incitme gönül.
 
Dokunur gayretine,
Karışma hikmetine.
Sahibi hürmetine
Kulu incitme gönül.
  
Bestami Yazgan
 



 
 
DOSTLUK
 
Biz haber etmeden haberimizi alırsın,
Yedi yıllık yoldan kuş kanadıyla gelirsin.
 
Gözümüzün dilinden anlar,
Elimizin sırrını bilirsin.
 
Namuslu bir kitap gibi güler,
Alnımızın terini silersin.
 
O gider, bu gider, şu gider,
Dostluk, sen yanı başımızda kalırsın.
 
Nazım Hikmet



 
SESSİZ GEMİ
 
Artık demir alma günü gelmişse zamandan,
Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
 
Rıhtımda kalanlar bu seyâhatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli,
Bîçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayâtın ne de son mâtemidir bu!
 
Dünyâda sevilmiş ve seven nâfile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmiyecekler.
Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden.
 
                         Yahya Kemal Beyatlı



 
MEMLEKET İSTERİM
 
Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.
 
Memleket isterim
Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
 
Memleket isterim
Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.
 
Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikâyet ölümden olsun.


                        Cahit Sıtkı Tarancı



 
Dünya ve Ahiret Efendimizsin
 
Bir Ulü’l-emr idin emrine girdik;
Ezelden bey’atli hakanımızsın.
Az idik sâyende murada erdik,
Dünya ve ahiret sultanımızsın
 
Unuttuk İlhan’ı Kara Oğuz’u;
İşledik seni göz bebeğimize,
Bağışla ey şefi’ kusurumuzu
Bin küsûr senelik emeğimize.
 
Suçumuz çoksa da sun’umuz yoktur,
Şımardık müjde-i sahabetinle
Gönlümüz ganîdir, gözümüz toktur,
Doyarız bir lokma şefaatinle.
 
Nedense kimseler dinlemez eyvah!
O kadar saf olan dileğimizi
Bir ümmi isen de ya Rasûlallah,
Ancak sen okursun yüreğimizi.
 
Suları tükendi gülapdanların,
Dinmedi gözümüz yaşı, merhamet,
Külleri soğudu buhurdanların,
Aşkınla bağrını yakmada millet.
 
Gelmemiş Türkçe’de Lebid, Hassan’ın,
Yok bizde ne Bürde, ne Muallaka.
Yolunda baş veren Âl-i Osman’ın
Lal ile yazdığı tarihten başka.
 
Ne kanlar akıttık hep senin için
O Ulu Kitab’ın hakkıçün aziz…
Gücümüz erişsin ve erişmesin
Uğrunda her zaman döğüşeceğiz.
 
 
Mülâzım-ı Evvel(Üsteğmen)
        İdris Sabih Bey



 
            Aldanma Cahilin Kuru Lafına

Kar suyundan süzen çeşme göl olmaz
Gül dikende biter diken gül olmaz
Diz diz eden her sineğin bal olmaz
Peteksiz arının balı yalandır

İnsan bir deryadır ilimle mahir
İlimsiz insanın şöhreti zahir
Cahilden iyilik beklenmez ahir
İşleği ameli hali yalandır

Cahil okur amma alim olamaz
Kamillik ilmini herkes bilemez
Veysel bu sözlerin halka yaramaz
Sonra sana derler deli yalandır



                   AŞIK VEYSEL



 
                      İncitme
 
Gölgesinde otur amma
Yaprak senden incinmesin.
Temizlen de gir mezara
Toprak senden incinmesin.

Yollar uzun, yollar ince
Yol kısalır aşk gelince
Yat kurban ol İsmail’ce
Bıçak senden incinmesin.

Burdayım de ararlarsa
Doğru söyle sorarlarsa
Tabutuna sararlarsa
Bayrak senden incinmesin.

İl göçsün göçtüğün vakit
Yol yansın geçtiğin vakit
Suyundan içtiğin vakit
Kaynak senden incinmesin.

Toz konmasın sakın sana
Hakkı geçer halkın sana
Gücenmesin yakın sana
Uzak senden incinmesin.


                   Abdurrahim Karakoç



 
Anladın Mı?
 
Hicran destanını kendinden oku,
Mecnun'dan duyup da rivayet etme.
Aşkın Leylâ'sını gördünse söyle.
Söz temsili bulup hikâyet etme.
 
Yüz bin Leylâ doğar âlemde her gün,
Senin aradığın zevk, sefa düğün.
Tutacağın işi önceden düşün;
Daha ilk adımda nedamet etme.
 
Sevdanın oduna pek güvenilmez,
Tutuşursan eğer kolay sönülmez.
Bu yolun hükmüdür geri dönülmez,
Canına kıymazsan seyahat etme.
 
İyi bak kabına, olmasın delik,
Boşuna taşırsın, gider gündelik.
Anında olmalı, ettiğin iyilik,
Âlem duysun diye, inayet etme.
 
Kâbe'den maksadın varmaktı yâra,
Kör gibi tapınma, kara duvara,
Hızır'ı ararsan kendinde ara,
Bulamadım gibi rezalet etme.
 
Muhabbet herkesin aklını çelmez,
Gönül viranesi kolay düzelmez.
Âlemden çekinme bir zarar gelmez,
Sen kendi kendine hıyanet etme.
 
Şen şatır gönlüne hicran dolmasın,
Gençliğin gülşeni gamla solmasın.
Neyzen gibi aklın yârda olmasın,
Özründen çok büyük kabahat etme.
 
         Neyzen Tevfik  (1879-1953)
 
 



 
                Sakın İncitme Bir Canı

Mahlûku halk eden Allah/ Kitab göndermiştir vallah
Daim de "amentü billâh" / Her amelin olsun lillah
Sakın incitme bir canı / Yıkarsın arş-ı Rahmanı

Bilirsin ki Allah vardır / İslam'a îmanı yardır
Bu dünya fani bir dardır / Ahiret dar-ı karardır
Sakın incitme bir canı / Yıkarsın arş-ı Rahman'ı

Tasdik eyledin Kur'an'ı / Tevhid eyledin Rahman'ı
Nar-ı cehime imanı / Vardır kıyamet divanı
Sakın incitme bir canı / Yıkarsın arş-ı Rahmanı

Bilirsin haram helali / Bilirsin sevab vebali
Aman olma laubali / Terk eyle boş kil u kaali
Sakın incitme bir canı / Yıkarsın arş-ı Rahmanı

Bu dünya seni terk eder / Devletin hep elden gider
Ölüm bir gün kabre güder / Biri sürer, biri yeder
Sakın incitme bir canı / Yıkarsın arş-ı Rahmanı

Ağ tüylerin nişnan olur / Ölümün kehkeşan olur
Vücudun perişan olur / Gözlerin hunfeşan olur
Sakın incitme bir canı / Yıkarsın arş-ı Rahmanı

Adalet et umurunda / Namazın kıl huzurunda
Şakir-i din südurunda / Rahat eyle kuburunda
Sakın incitme bir canı / Yıkarsın arş-ı Rahmanı

Nisvane merhamet eyle / Anlara lutfile söyle
 Etfal ile de ol öyle / Şerî'atin yolu böyle
Sakın incitme bir canı / Yıkarsın arş-ı Rahmanı

Herkese münasib emr et / Layık olmayanı terk et
Gücün yetdiğine emr et / Resulullah yoluna get
Sakın incitme bir canı / Yıkarsın arş-ı Rahmanı

Ol fakîr ki yüzen bakar / Gözlerinin yaşı akar
Mümin olan kalb mi yıkar? / Boynuna la'net mi takar?
Sakın incitme bir canı / Yıkarsın arş-ı Rahmanı

Kimsenin gönlünü kırma / Sakın harama el urma
Bir ferdin aybını görme / Günah meclisinde durma  
Sakın incitme bir canı / Yıkarsın arş-ı Rahmanı

Ziyankâr adüvv-Ullah'dır / Zalimin hasmı Allah'dır   
İslam hasbeten lillahdır/ Bu emr-i Resulullah'dır  
Sakın incitme bir canı / Yıkarsın arş-ı Rahmanı

İhtiyara eyle hürmet / Sabilere kıl merhamet
Misafire sarf et nimet / Allah'tan istersen rahmet  
Sakın incitme bir canı / Yıkarsın arş-ı Rahmanı

Komşulara hayırhah ol / Ahvallerinden agah ol  
İnsanlık eyle bir şah ol / LUTFİ makbul-i dergah ol
Sakın incitme bir canı / Yıkarsın arş-ı Rahmanı


                               Alvarlı M. Lutfi Efendi 
                             (Hülasa'tül Hakayık'dan)




 
 ADAMLAR
Adamlar bilirim:coşkun.. Adamlar bilirim:durgun... Adamlar bilirim:adları, Boylarından uzun

Adamlar bilirim:iri..           Adamlar bilirim:ufak... Adamlar bilirim ki sözleri, Eserlerinden parlak.

Adamlar bilirim: sönük, Adamlar bilirim: çürük; Adamlar bilirim: rozetleri, Yüreklerinden büyük.

Adamlar bilirim: anlamamış. Anlamayacak ne olduğunu. Adamlar bilirim: dolduramamış, Dolduramayacak koltuğunu.

Adamlar bilirim:yamuk, iğri... Adamlar bilirim:maskara...
Adamlar bilirim: elleri Eldivenlerinden kara.

Sabahlar bilirim, öğlenler, İkindiler, akşamlar bilirim
Ve günlerin, gecelerin
Dışında yaşayan adamlar bilirim.

                                              Arif Nihat ASYA



 


         İNSAN VE ORUÇ

Oruç, ruhun sesi gibi gelir her yıl
Gümüş topuklarını dokundurur kalbimize
Vücut dönmeğe başlar bir tapınağa kurban gibi
Yapılır örülür uçurumları yakan dualardan

Ten ruhun avuçlarının içinde
Hilkat günlerinin yeniden oluşun terlerini döker
İnsan gecesini değiştirir gündüze erer
Bir mevsime döndürür zamanını hiç değişmeyen

İnsanın olma vaktidir bu erme fırsatı
Ruh emzirir anne gibi yeri göğü fecri
Yeni bir insan gelip nöbete duracaktır
Eskisi çürümüş bir heykel gibi devrildiğinden

Ey oruç, diriltici rüzgâr, islâm baharı
Es insan ruhuna inip yüce ilham dağından
Kevser içir, âbıhayat  boşalt kristal bardağından
Susamış ufaklara insan kalbinin ufuklarına

                                  (1974, Eylül)

                                   Sezai KARAKOÇ  

 



 
İNSAN BÜYÜMÜŞTÜR

Erken büyümek isteği
Değişmez yasasıdır çocukluğun
Tek başına
Açar kale kapılarını
Fark etmez  mevsim
Yaz ya da kış

Düştüğü yerden kalkmayı
Bakmayı görmeyi
Gördüğünü söylemeyi
Bildiği zaman
İstemez alkış
Alnında zafer
Sonrası sessizliği

Çıkamaz olunca
İçinden dışarı
Kapanır hayret penceresi
Kanatsızlık eşiğidir bu
Arzu gizlice
Verirken tutkuya rengini
Değer gerçeğin eli
Yeni biçilmiş gövdesine

 Aşılmaz sanılan dağa
Kolaydır çıkmak
Dikleri düzler tutku
Zirvedeyken
Küçülmüştür dağ
Asıl içedir yolculuk
Zor koşu
İnişler yokuş

İnsan
İçe doğru yürüdükçe
Büyümüştür

             Mustafa Ruhi ŞİRİN


 



 
                      


 
                         ZOR OLAN

            Zor olan toprağa sıkı basmak
            Tutabilmek eteğinden dünü
            Her sabah yeniden çıkıp asmak
            Pencerenin pervazına günü
 
            Takvimde beliren yeni aya
            Zor olan aklı başında girmek
            Bakabilmek ürkmeden aynaya
            Çerçevede gönlünce belirmek
 
            Hep aynı yönde döndükçe dünya
            Öylesine kolay ki delirmek…
 
                                   Sadettin KAPLAN



 
                  
                  
                  MİHRİBANA BÖYLE YAZ

            Ben derdim söyleyim sen dinle kâtip
            Vasf-ı halim güzel hana böyle yaz
            Bir dem çıkarmasın gönülden  beni
            Merhametli mihribana böyle yaz
 
            Rahmetsin derdiyle giryendesine
            Şah olan lütfeder üfkendesine
            Nasıl cevr eyledi bu bendesine
            Kerem eyle keremkâra böyle yaz
 
            Âşık Emrahî'nin işi hayaldir
            Yardan ayrılması ne müşkül hâldir
            Ana şevka değil bir arzuhâldir
            Başın için o sultana öyle yaz

                                   Erzurumlu Emrah 



 
                    
                       YAKIN DÖVÜŞ

            Bozuldu bak, dünyanın ezberi
            Ağaçlar bile şaşırıyor günleri.
            Düşünelim bakalım;
            Bir şey vardı, o neydi!
            Üzmezdi gücümüzü kaldıramadığımız taş
            Tenha bir yer seçilirdi, söylemek için.
            Geçim ehliydi yoksulluk bile
            Şükretmeyen ne bilsin!
            Değil mi?
            Pusu kurmazdı kimse, suyun başına
            Gitmezdi çöpe hurmanın çekirdeği
            Bilirdi yolu bütün mevsimler,
            Bir damla su, yaprağın ucunda
            Dünya derdik, böyle bir yer.
            Hiçbir şeyi tek başına yeme
            Diyen sahabenin sözünü
            Karıncalar tutuyor ancak.
            İnsan olmanın verdiği güzellik
            Soluyor durmadan, bir bak.


                                               İbrahim TENEKECİ



 
           MALI OLMAYAN ZENGİN

            Denedim insanını dünyanın
            Sabah sabah
            Cimrilikle dolu deriler yürüyordu
            Başka bir şey göremedim
            Sonra
            Kanaat kınından bir kılıç çektim
            Keskin tarafıyla onlardan
            Ümitlerimi kestim.
 
            Beni ne yoluna dikilmiş
            Ne kapısına oturmuş gören var
            Malı olmayan zengin
            Muhtaç değil insanlara
            Zira zenginlik
            Sahip oluş değil bir şeye
            Ondan müstağni olmakta
 
            Bir zalim, zulmü meslek edinmiş
            Ve kibirle
            Israrlıysa çirkin kazancında
            Gecelere havale et
            Hesabında olmayanları
            Getirecektir ona.
 
            Neler gördük, ne isyankâr zalimler
            Kibrinden, yıldızlar var sanıyordu
            Bindiği devenin gölgesinin altında
            Çok geçmeden gaflet ananda
            Çöktü kapısına hadiseler
 
            Ne malı-makamı kaldı dayanacağı
            Ne amel defterinde hasenatları
            Yaptıklarının karşılığını buldu
            Üstüne Allah katından
            Şiddetli azap vuruldu.

                                   İMAM  ŞÂFÎΠ



 
                            Fetih Marşı

            Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;
            Dağlardan çektiriler; kalyonlar çekilecek…
            Kerpetenlerle sûrun dişleri sökülecek!   
                        Yürü: hala ne diye oyunda, oynaştasın?
                        Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın..!
            Sen de geçebilirsin yardan, anadan, serden…
            Senin de destanını okuyalım ezberden…
            Haberin yok gibidir taşıdığın değerden…
                        Elde sensin, dilde sen; gönüldesin, baştasın…
                        Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!
            Yüzüne çarpmak gerek zamânenin fendini!
            Göster: Kabaran sular nasıl yıkar bendini!
            Küçük görme, hor görme –delikanlım- kendini!
                        Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın;
                        Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın..!
            Bu kitaplar Fatih’tir, Selim’dir, Süleyman’dır;
            Şu mihrâb Sinânüddin, şu minare Sinan’dır:
            Haydi, artık uyuyan destanını uyandır!
                        Bilmem, neden gündelik işlerle telaştasın…
                        Kızım sen de Fatih'ler doğuracak yaştasın!
            Delikanlım, işaret aldığın gün atandan
            Yürüyeceksin… Millet yürüyecek arkandan!
            Sana selam getirdim Ulubatlı Hasan'dan…  
                        Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın;
                        Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.!
            Bırak, bozuk saatler yalan, yanlış işlesin!
            Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın!
            Yürü aslanım, fetih hazırlığı başlasın…
                        Yürü, -hâlâ-ne diye kendinle savaştasın?
                        Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.!

                                                   Arif Nihat ASYA



 
   



   BOYACI


 Elleri boyalı,
 Yüreği yaralı çocuk
 Oyun çağında
 Dalından koparılan
 Tomurcuk,
 Hadi gel!
 Tozunu al
 Vicdanlarımızın.
 Cilasını at,
 İyi yanlarımızın.
 Kadifenle parlat.
 Anlat küçüğüm;
 Birazda sen anlat
 Tozunu aldığın yeri,
 İyi parlat!...

              Yaşar KOCA



 
Yangınlar
 
Yalan şahitliği yapmadım
kendimi bildim bileli
ahşap yalılardaki yangında
kimin parmağı var
bilmiyorum
 
kızılcam ormanlarına
ilk kıvılcımın
nereden düştüğüne dair
bilgim yok
 
ne servete abayı yaktım
ne rakamlar bana ilgi duydu
ama
bildiğim yangınlar var
 
meselâ
roma’yı kimin yaktığını biliyorum
tarih şahidimdir
ayrıca
yangınlardan geçtiğimde doğrudur
 
doğru
eteklerimin tutuşmadığı
etek giymediğim
el etek öpmediğim
 

 
 
 
doğru
ara sıra
parçalarımın tutuştuğu
 
 
ateşim çıktığında
önce kalbime baktığım
doğrudur
 
içimdeki
gemileri
ben yaktım
okyanus ötesi
yangınların içine
gülnihalleri
ben diktim
 
kabul ediyorum
allah’ın her günü
işlediğim bu cürmü
bu benim
insan tarafım
hiçbir  tesir altında değilim
zapta geçsin itirafım
 
 
Şeref  YILMAZ

 



 
               
                    ANNECİĞİM   
                    

            Ak saçlı başını alıp eline
            Kara hülyalara dal anneciğim!
            O titrek kalbini bahtın yeline,
            Bir ince tüy gibi sal anneciğim!
 
            Sanma bir gün geçer bu karanlıklar;
            Gecenin ardında yine gece var;
            Çocuklar hıçkırır, anneler ağlar,
            Yaşlı gözlerinle kal anneciğim!
 
            Gözlerinde aksi bir derin hiçin,
            Kanadın yayılmış, çırpınmak için;
            Bu kış yolculuk var, diyorsa için,
            Beni de beraber al anneciğim!...


                                  
                                               1926
                                   Necip Fazıl KISAKÜREK
 



 



GENÇLİK BÖYLEDİR İŞTE

İçimi titreten bir sestir her gün,
Saat her çalışında tekrar eder;
"Ne yaptın tarlanı, nerde hasadın?
Elin boş mu gireceksin geceye?
Bir düşünsen! Yarayı buldu ömrün.
Gençlik böyledir işte, gelir gider;
Ve kırılır sonra kolun kanadın;
Koşarsın pencereden pencereye”
 
Ah o kadrini bilmediğim günler ,
Koklamadan attığım gül demeti,
Suyun sebil ettiğim o çeşme,
Eserken yelken açmadığım rüzgar!
Gel gör ki, sular batıya meyleder;
Ağaçta bülbülün sesi değişti,
Gölgeler yerleşiyor pencereme;
Çağınız başlıyor, ey hatıralar.

                       
                                   Cahit Sıtkı TARANCI