Ahilik Nasihati

Eline, Diline, Beline Hâkim Ol.
Harama Bakma, Haram Yeme, Haram İçme, Doğru, Sabırlı, Dayanıklı Ol.
Yalan Söyleme, Büyüklerinden Önce Söze Başlama.
Kimseyi Kandırma, Kanaatkar Ol, Dünya Malına Tamah Etme, Yanlış Ölçme, Eksik Tartma.
Alnın, Kalbin, Kapın ve Sofran Açık Olsun.
Kuvvetli ve Üstün Durumdayken Affetmesini;
Hittedliyken Yumuşak Davranmasını Bil.
Ve Kendin Muhtaç İken Bile;
Başkalarına İkram Edecek Kadar Cömert Ol.

 



 


 

   Sahi oğul, Dedem Korkut ne demişti? Bugünlerde yeniden hatırlamalı… Şunları söylemişti:

   “Bak oğul!

   Bilesin ki konuşan, düşünen şekillenmiş olan her varlık insandır.

   Lakin adam değildir. Yiğit değildir. Er değildir.

   Adam olan yiğit olan er olan arkadan vurmaz oğul.

   Dinle oğul…

   Senin yanına yalanla geleni sen yılan say.

   Yalanı dost edineni, dost edinme.

    Gör oğul…

   Hedefine ulaşmak istiyorsan ok gibi ol. Sakın yay olma. Yay ne kadar gerilirse gerilsin sonunda yerinde kalır.

   Ok hedefe ulaşır. Yay’ı geren elde sen ol.

   Hey oğul…

   Diline dikkat et. Beline dikkat et. Eline dikkat et yalanla, riyayla, iftirayla, gıybetle dönme…

   Zalimi sevme, zalime meydan verme. Mazlumla birlikte ol.

   Can oğul…

   Gayrısı yok bu işin, doğrusu var. Doğru ol. Eğil ama sürünme. Kibirlenme. Alçak gönüllü ol ama alçalma.

   Duy oğul…

   Yüce Allah şahit olsun ki; sen er oldukça, yiğit oldukça, adam oldukça ve senin yanındakiler böyle oldukça milletin sırtı yere gelmez.”



 


 

      Nasihatin Etkisi
 
   Alimlerin öğüt ve tavsiyeleri Osmanlı yöneticileri üzerinde çok etkili olmaktaydı.

   Hacı Bayram Veli Hazretleri de Sultan İkinci Murad Han’a şöyle tavsiyelerde bulunmuştur:

   Tebean (halkın) içinde herkesin yerini tanıyıp bil; ileri gelenlere ikramda bulun. İlim sahiplerine hürmet et

   Yaşlılara saygı, gençlere sevgi göster. Halka yaklaş,/asıklardan (fesatçılardan) uzaklaş, iyilerle düşüp kalk. Kimseyi küçümseme ve hafife alma. İnsanlığında kusur etme. Sırrını kimseye açma. İyice yakınlık göstermedikçe kimsenin arkadaşlığına güvenme. Cimri ve alçak kimselerle akrabalık kurma. Kötü olduğunu bildiğin hiçbir şeye ülfet (dostluk, ahbaplık) etme. Bir şeye hemen muhalefet etme. Sana bir şey sorulursa ona herkesin bildiği şekilde cevap ver.

   Seni ziyarete gelenlere faydalanmaları için ilminden bir şey öğret, böylece faydalansınlar. Onlara güven ver, ahbaplık kur. Zira dostluk, ilme devam sağlar. Bazen da onlara yemek ikram et. İhtiyaçlarını temin et. Onların değer ve itibarlarını iyi tanı ve kusurlarını görme. Halka yumuşak muamele et, müsamaha göster. Hiçbir kimseye karşı bıkkınlık gösterme, onlardan biriymişsin gibi davran...”

 



 


 

   Osmalı âlimleri, ilim talep ederken Allah rızasını ön plâna aldıkları için daima hürmet görmüşlerdir.
 
   Büyük bir sorumluluk duygusu içinde bulunan Osmanlı alimleri, kıyamete kadar kıymetten düşmeyecek eserler meydana getirmişlerdir.
 
   Arkalarında devamlı işleyen bir hayır için eser yazanlar, Allah katındaki sorumluluklarını çok iyi takdir etmişlerdir.
 
   Meşhur Fezleke yazan olan Kâtip Çelebi (1608-1657) bir sözünde şöyle demiştir:
 
   Benim asıl korkum, yarın kıyamet gününde Allah bana soracaktır:
 
   — Sen, bu memleketin aydın bir insanı idin. Neden bu bozuklukları görüp de çarelerini söylemedin? Üzerine düşeni neden yapmadın?” diyecektir. Yazdığım eserle, verdiğim raporumla kendimi vebalden kurtaracağını ümid ediyorum...
 
   Âlimler hep bu sorumluluk duygusuyla eserler yazmışlar, insanları uyarmışlardır.
 
   İmam-ı Birgivi Hazretleri de Tarikat-ı Muhammediye” adlı, eserini bu anlayışla kaleme almış ve eser yayımlandığında halkın büyük ilgisini çekmişti. Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa, Muhammed Efendi'yi İstanbul'a davet ederek ona danışmış ve onun bahsettiği fenalıklardan kurtulmak halkı düzeltmek için ne yapmak lazım geldiğini sormuştu.
Bu iki sınıf idarede çok önemli olduğu halkın ahlakında da çok etkili olmaktadır.
 
   Peygamber Aleyhisselam buyurmuştur ki :
 
   Ümmetimden iki sınıf düzelirse bütün insanlar düzelmiş olur. Bozuldukları vakit bütün insanlar da bozulur. Bunlar da idareciler ve âlimlerdir.

 



 


 

   Peygamberimiz Devrinde Ramazan Hatıraları

   Ramazan, oruç ayı olduğu kadar, yemek ayı da. Ay boyunca her gün ne pişirmeli, ne yemeli, ne yememeli, konuşuluyor. Acaba Hazret-i Peygamber devrinde oruç nasıl tutulurdu, neler yenirdi?

   Mekke devrinde oruç bilinmekteydi. Hazret-i Peygamber ve bazı sahabiler, müstehab olarak keyfiyetini bilmediğimiz bir şekilde oruç tutardı. Hazret-i Peygamber Medine’ye geldiğinde, buradaki Yahudilerin, Muharrem ayının 10. günü olan Âşûre gününde oruç tuttuklarını gördü. Sebebini sorunca, firavunun elinden kurtulduğu gün olduğu için Hazret-i Musa’nın bu gün oruç tuttuğunu söylediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber “Kardeşim Musa’nın sünnetini ihyaya biz daha lâyıkız” diyerekoruç tuttu; Müslümanlara da emretti. Daha sonra Ramazan orucu farz kılınınca artık Âşûre günü isteyen oruç tuttu, isteyen tutmamaya başladı. Bu oruç geleneğinde, gece sahura kalkmak yoktu. Yıldızlar görününce iftar edilirdi. Oruç açılsa bile eşiyle beraber olmak yasaktı. İslâmiyet, bunları kaldırmıştır.

   SOFRASI MÜTEVAZI İDİ

   Ramazan orucunun farz kılınışı hicretten 18 ay sonra Şaban ayının son günlerindedir. Bedir Harbi, bundan hemen sonra başı o zaman 26 Şubat 624 tarihine denk gelen Ramazan ayında cereyan etmiştir. Henüz seferde olanın orucu kazaya bırakabileceğine dair âyet gelmediği için, Müslümanlar oruçlu olarak savaşmıştır. Şu halde Hazret-i Peygamber 9 defa Ramazan orucu tutmuş demektir. Kışın tutulan oruca, ‘zahmetsiz ele geçen ganimet’ buyurmuştur. ‘Oruç sabrın yarısı, bedenin zekâtıdır temizlenmesidir)’ derdi.

   Hazret-i Peygamber, iftarı yıldızlar gözükene kadar geciktiren ehl-i kitaba muhalefet için iftarda acele edilmesini, sahurun da geç yapılmasını tavsiye ederdi. Nitekim bir hurma veya bir yudum su ile iftarını açıp, sonra namaz kıldığı bildirilmiştir. Akşam namazında ve iftarda acele edilmesini bildiren Hazret-i Aişe hadisinden de akşam namazının kılınmasının iftarı erken yapmaya mani olmadığı da anlaşılmaktadır. Nitekim Hazret-i Ömer ve Hazret-i Osman, akşam namazını, vakit girer girmez, namazdan sonra da oruçlarını açarlardı...

Resulullah’ın iftar sofrası mütevazı idi. 10 sene hizmetinde bulunan Enes bin Mâlik, Resulullah’ın, vakit girince, birkaç taze hurma, yoksa kuru hurma, o da yoksa birkaç yudum su ile orucunu açtığını söyler. Yemeğe tuzla başlamak da övülmüştür. Kışın hurma, yazın su ile açtığı da nakledilir. Abdullah bin Ebi Evfâ, Resulullah’ın iftarda kavrulmuş unun, su veya sütle karıştırılmasıyla pişirilen sevik çorbası (helle) hazırlattığını rivayet eder. Hazret-i Peygamber, ‘Her kim bir oruçluya iftar ettirirse, onunki kadar sevap kazanır’ buyurmuştur. Onun için iftara sahabileri çağırır; kendisi de iftar davetlerine icabet ederdi. Sa’d bin Ubâde’nin iftar davetine gitmiş; ikram edilen ekmek ve zeytinyağını yedikten sonra dua etmiştir.

   Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz



 


 

   Yazının devamı

   Misafir Davet Ederdi

   Hazret-i Peygamber, ehemmiyetini göstermek için, iftarda olduğu gibi, sahura da misafir davet ederdi. Mesela İrbad bin Sâriye’yi sahura çağırmıştır. ‘Bir yudum suyla da olsa sahur yapınız, onda bereket vardır. Sahur, oruca; gündüz uykusu da gece ibadetine destektir’ derdi. Sahur, seher ile aynı köktendir. İmsak diye de bilinir. İmsak, tutmak, kendini bir şeyden geri çekmek demektir. Şark semasında fecrin, yani güneşin ilk ışığının başladığı andır. Bu andan itibaren oruç başlar. Sabah namazı vakti girmiş demektir. İhtiyaten biraz bekledikten sonra sabah kılınır. Zeyd bin Sâbit der ki: ‘Resulullah ile sahur yedikten sonra, elli âyet okuyacak kadar zaman geçti ve sabah namazını kıldık.’

   Ramazanda siyah iplik ile beyaz ipliğin birbirinden ayırd edileceği zamana kadar yeyip içmeye izin veren âyet gelince, Adî bin Hatem, bir siyah, bir de beyaz iplik alıp, yastığının altına koydu. Gece bunlara bakıp ayırd edemeyince, oruç zamanını da bilemedi. Sabah vaziyeti anlatınca, Resulullah, ‘Senin yastığın enli ve uzunmuş’ diye latife etti. Âyetin mecaz olup, siyah ve beyaz ipliğin, gece karanlığı ile gündüz aydınlığı demek olduğunu söyledi. Nitekim âyetin sonunda ‘şafak sökene kadar’ ibaresi bunu ifade ediyordu.

   Sahabe, imsak ve iftarda ezana itibar ederdi. Bilâl Habeşî, önce; İbni Ümmi Mektum da sonra ezan okurdu. Hazret-i Peygamber, ‘İbni Ümmü Mektûm’un ezanını işitinceye kadar yiyin için’ buyurdu. Zira Bilâl’in ezanı uyuyanları uyandırmak içindi. İftar için de Kur’an-ı kerimde ‘Sonra orucu, geceye kadar tamamlayın’ meâlindeki âyeti, ‘Gece gelip, gündüz kaybolunca, yani güneş kaybolunca iftar edin’ şeklinde tefsir buyurdu.

   Kays bin Sırma, Ramazan günü yorgun argın evine geldi. İftar etmeden uyuyakaldı. Böylece hiç yemek yemeden ertesi günün orucuna başladı. Gün ortasında bayıldı. Bu hal Resulullah’a haber verildi. Sahuru meşru kılan âyet nâzil oldu. Enes anlatıyor: Bir seferde, kimimiz oruçlu idik, kimimiz tutmuyordu. Sıcak bir günde konakladık. Oruçlular yığılıp kaldı. Oruçsuzlar çadırları kurdu; hayvanları suladı. Resulullah, ‘Bugün sevabı oruçsuzlar kazandı!’ buyurdular. Oruçlu olduğu için, insanların kendisine gölge yaptığı birini görünce, ‘Seferde oruç büyük bir dindarlık değildir’ buyurdu.

   İftar Öncesi ve Sonrası

   Hazret-i Peygamber, iftar etmeden ‘Ya Rabbi, senin rızan için oruç tuttum; sana inandım; sana güvendim; senin rızkın ile orucumu açtım. Ey mağfireti geniş Rabbim! Beni, anne-babamı, zürriyetimi ve müminleri mağfiret buyur’ mealinde; iftardan sonra da ‘Susuzluk gitti; damarlar serinledi, sevap hâsıl oldu inşallah’ mealinde dua ederdi. ‘Oruçlunun iki sevinci vardır: Biri iftarda, diğeri bu sevapla rabbine kavuştuğu zaman’ sözü de O’nundur.



 


 

   Osmanlı'da Çocuklar Ramazan'ı Oynanan Oyunlarla Severdi
 
   Tarihçi-yazar Yavuz Bahadıroğlu, Osmanlı'da çocukların Ramazanları sevmesi için oynanan oyunları anlattı. Sadaka taşı, sadaka kutusu, fukara sofrası ve misafir ağırlama bu oyunlardandı. Çocuklar tekne orucu tutar ve o gün bir ip kesilerek dualarla çocuğun kutusuna konurdu. Sonra biriken ipler bağlanır ve aile büyüklerine satılırdı. Çocuklar da bir dahaki Ramazan'ı iple çekerdi.
 
   On bir ayın sultanı Ramazan ayının son günlerinde çocuklara bu mübarek ayın güzellikleri en iyi şekilde anlatılmaya çalışıldı. Kimi aileler çocuklarını İstanbul'un manevi mekânlarında düzenlenen Ramazan ayı etkinliklerinde gezdirdi, kimileri ise camilere teravih namazına götürdü. Aileleri ile birlikte camilere akın eden çocuklar, Ramazan ayının manevi iklimini doya doya tatma imkânı buldu. Günümüzde olduğu gibi Osmanlı döneminde de çocuklara Ramazan ayının önemi birçok yöntemle anlatılmaya çalışılıyordu.
 
   Tarihçi-yazar Yavuz Bahadıroğlu, Osmanlı döneminde çocuklara Ramazan'ı sevdirmek için yapılan uygulamaları anlattı. Ramazan geldiğinde bir aile defteri tutulduğunu, ev halkının bu deftere Ramazan'la ilgili düşüncelerini yazdıklarını söyleyen Bahadıroğlu, "Evdeki çocuklardan da ilk oruçlarının yazılması isteniyordu. Onlara yarım günlük oruç tutturuluyordu. İftar yemekleri ise çocukların ilgisini çekecek şekilde hazırlanıyordu." dedi.

   Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz

 



 


 

      Yazının devamı
  
   Bahadıroğlu, Ramazan ayının ilk günlerinde evlerin önemli köşelerine minyatür mahyalar kurulup, mahyalara 'Hoş geldin Ramazan' yazıldığını anlattı. Bahadıroğlu'nun verdiği bilgilere göre; Osmanlı döneminde 'çocukları oruca katma oyunları' vardı. Oruç, çocuklara çeşitli oyunlarla alıştırılır ve sevdirilirdi. Bu oyunlar ailenin bütün fertlerine açlıkla, susuzlukla, yoklukla terbiye olma ve kendilerinden fakir olanların durumunu anlama imkânı sağlardı. Osmanlı halkı, sevap biriktirme ayını böyle güzel oyunlarla renklendirirdi.

   Osmanlı'da çocuklara orucun hikmetleri anlatılırdı. Çocuklar sahura kalkıp öğleye kadar oruç tutarlardı. Öğleyin de küçük bir iplik kesilirdi. İftar vakti yaklaşınca onlara her türlü çorbasından tatlısına kadar güzel bir sofra kurulurdu. Ramazan ayının sonuna doğru ipler çoğalınca evin büyükannesi ya da dedesi İhlâslarla nefes ederek o ipleri birbirine bağlardı. Sonra o ipleri minyatür süslü bir sandığa bağlayıp bu sandığı açık artırmayla çocukların akrabalarına sunarlardı. Bu şekilde sandık satılıyor ve çocukların bayram harçlığı çıkmış olurdu. Çocuklar, ilerleyen yaşlarında sandığı açıp iplere dokunduğunda duygulanır ve gelecek Ramazan ayını iple çekerlerdi.
Yavuz Bahadıroğlu, en güzel Ramazan'ın henüz bitmemiş Ramazan olduğunu ve şu an yaşanılan Ramazan'ın en güzel şekilde değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekti. Osmanlı dönemindeki geleneklerin günümüzde de yaşatılabileceğini ifade eden Bahadıroğlu şunları söyledi: "Evet, Osmanlı döneminde yaşanılan Ramazanlar çok farklıydı; ancak ben 'Nerede o eski Ramazanlar!' demiyorum, aynı geleneğin günümüzde de yaşatılabileceğine inanıyorum."


   Yazının devamı için diğer  sayfaya geçiniz



 


 

      Yazının devamı

   Osmanlı'da Ramazan oyunları


   1. Sadaka taşları oyunu
 
   Osmanlı döneminde, sadaka taşları oyunu en çok bilinen oyundur. Çocuklar, sokaktaki taşları toplayıp sakat leyleklere ev kurarlardı. Osmanlı'da verme geleneği; topluma, taşı bile sadakaya dönüştüren hayır anlayışını kazandırmıştı.
 
   2. Sadaka kutusu oyunu
 
   Çocuklara hediye olarak çarşılarda satılan karton ya da ahşap, kenarları süslenmiş sadaka kutularından alınırdı. Bu küçük kutular, minyatür çeyiz sandıklarına benzerdi. Toplanan bütün paranın fakirlere verileceği ailecek kararlaştırılırdı.
 
   3. Fukara sofrası
 
   Bu oyun genellikle Ramazan ayının başında, ortasında ve sonunda olmak üzere üç defa oynanırdı. Oyunda varsayalım ki biz çok fakiriz denilir ve o günlerde iftar sofrasından doymadan kalkılırdı.
 
   4. Misafir ağırlama oyunu
 
   Mahallenin en fakiri, ailesiyle ve çocuklarıyla birlikte iftara davet edilirdi. Gelen misafirlere çok anlayışlı davranılırdı. Elbiselerinin eski, yırtık ve çamurlu olduğu göze görünmezdi. Misafirler, halıların üzerinde çamurlu ayakkabıları ile gezseler de bir şey denilmezdi. Konakta yaşayanlar hizmet ederlerdi.

 



 


 


    Osmanlı’da Toplum Hassasiyeti
 
    17. yüzyılın ortalarındayız. Her karışında kana kana medeniyetin yaşandığı İstanbul’dayız. Dersaâdet, saadetli günlerini yaşıyor. Eyüp Sultan’ın şirin, güzel sokaklarından birinde bir ev. Evin mütedeyyin sakinleri Ali Said Efendi ve Münevver Hanım. Yıllarca aynı yastığa baş koymuş, geçen her saat, birbirlerine olan aşkı alevlendirmiş, saygı ve edep çerçevesi içinde verilen sözü hassasiyetle tutmaya ve “bir yastıkta kocamaya” ahdetmiş iki vefalı hayat arkadaşı.

    Ali Said Efendi her günkü gibi, sabah namazını mahalle camisinde kılmak üzere seherin ilk vaktinde, güneş, ışıklarını dünyaya salıp “insanların üzerine doğmadan” önce, besmele çekerek, abdestli sağ ayağı ile kapıdan ilk adımını atar. Yaşanacaklar aslında sıradan gibi görünebilir. Ancak derinine yapılacak bir incelemede açık ve net bir şekilde görülür ki bir devletin asırlara meydana okuyabilecek gücünün, halkının duyarlılığından geldiği görülüverir. Bu duyarlılık müthiş bir toplumsal dinamizm ve toplumu ayakta tutan büyük bir güçtür.

    Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz

 



 


 

    Yazının devamı
     Ali Said Efendi namazdan sonra her zamanki vaktinde eve gelmez. Gecikir ziyadesi ile. Münevver Hanım telaşlanır. Sofraya koyduğu süt soğumuştur. Yerinden kalkar, feracesini alır ve tam kapıdan çıkacakken sahanlıkta karşılaşırlar. Hayat arkadaşının elinden paketleri alırken biraz sitem, biraz telaş yüklü sesiyle;
“Nerede kaldın bey? Meraklandım” diye sorar. Ali   Said Efendi,
“Hanım, duydum ki mahallenin alt başına yeni bir bakkal açılmış. Bugün alışverişi ondan yapmak istedim o yüzden geciktim.” Münevver Hanım şaşırmıştır. Sorar:
“Niye efendi, bunca yıldır alışveriş yaptığımız bakkal efendi ile aranızda niza mı oldu ki?”
Ali Said Efendi,
“Hayır hanım niye niza olsun ki. Düşünsene bir, Cenâb-ı Hakk’ın [celle celâluhû] birkulu ‘Tevekkeltü alallah demiş, Rezzâk olan Rabb’ine güvenmiş ve gelmiş bizim mahallemize bir bakkal dükkanı açmış. Biz de mahalle halkı olarak, kimdir, neyin nesidir, hem dükkanı uzaktır deyip ondan alışveriş yapmaz isek, onu tanımaz, ona yardımcı olmaz isek belki de bu kulun Cenâb-ı Hakk’a [celle celâluhû] olan tevekkül inancı zayıflar. Bu vebalin altına girmeyi kim ister. Mamafih hatun bundan ahirette mesul olmaz mıyız?”
    İnce ruh hali, zarif duruş, nahif his ülkenin kenar bir semtinin, sıradan gibi görünen bir ferdinde ne de güzel tebarüz ediyor.Bu sayede ecdadımız asırlara meydan okuyan ve her yönüyle hâlâ saygıyla anılarak, hatırlanan, hayırla yâdedilen bir topluluk olarak hafızalarda silinmez izler bırakıyor.
 
    Yusuf Duru’nun Bin Akçe Bir Söz adlı kitabından alıntıdır.

 



 


 


    Osmanlı İnsanı Kıble Yürekliydi

    Galiba 1968 yılıydı köyde bir ev yapıyorduk. Rahmetli babam “İlle de kıble,” diye tutturmuştu, “evin cephesi mutlaka kıbleye bakmalı...”

    Hâlbuki arsa, cepheyi o şekilde döndürmemize fazla izin vermiyordu...

    Bunu rahmetli babama anlattıktan sonra, “Maksat yüreğimiz kıbleye dönük olsun, cephenin kıbleye dönük olup olmaması o kadar da önemli değil” dedim.

    Sert sert, ters ters yüzüme baktı ve ne cevap verdi biliyor musunuz?

    “Cephesi kıbleye dönük olmayanın yüreği kıbleye dönmez! Bu yüzden önce evi kıbleye döndürmek lâzım.”

    Büyüyüp Osmanlı insanını tanımaya merak sarınca, rahmetli babamın tam bir “Osmanlı” gibi düşündüğünü anladım ve ruhundan özür diledim. 

    Bilmiyorum ama, Osmanlı insanının çoğunun “kıble yürekli” olmasının hikmeti, belki de evlerini kıbleye dönük inşa etmeleriydi.

    Yavuz Bahadıroğlu

 



 


 

 

    Bir Zamanlar…

    Londra Ticaret Odası’nın en görünür yerinde şu mealde bir tavsiye levhası asılıydı: “Türklerle alışveriş et, yanılmazsın!”

    Bir zamanlar Hollanda Ticaret Odası’nın toplantılarında oylar eşit çıkınca Osmanlılarla alışverişi olan tüccarın oyu iki sayılır, onun dediği olurdu.



 


 

    Fatih Sultan Mehmed Hân’ın Şahsiyeti
 
    Yedinci Osmanlı padişahı olan Fatih Sultan Mehmed’in babası Sultan II. Murad Han, annesi Hüma Hatun’dur. 30 Mart 1432 gü­nü Edirne’de doğdu.
 
    Küçük yaşta tahsiline ve yetişmesine çok ehemmiyet verilen Şehzade Mehmed devrin en mümtaz alimlerinden ilim öğrendi. Okumaya başlayacağı gün Çandarlı Halil Paşa kendisine sırmalı bir cüz kesesi gönderdi. İlk hocası Molla Yegan’dı. Daha sonra meşhur din ve fen alimi zahiri ve batıni ilimlerde mütehassıs Akşemseddin hazretlerinin terbiyesine verildi.
 
    On bir yaşına geldiğinde idarî yönden tecrübe kazanması için Manisa sancak beyliğine tayin edildi. Tahsiline çok önem verildiğinden Molla Ayas, Molla Gürani gibi devrin meşhur alimleri yanında bulunuyor ve kendisine hususi dersler veriyorlardı.
 
    Matematik, hendese (geometri), hadis, tefsir, fıkıh, kelam ve tarih ilimlerinde fevkalade yetişti.
 
    Şehzade Mehmed, Manisa sancak beyliğine getirildiği sene ağabeyi Amasya valisi şehzade Alaaddin’in vefatı üzerine yegane veliaht durumuna geldi. Gerek büyük oğlunun vefatından duydu­ğu ıstırap gerekse son yıllardaki bunalımlı hadiseler sebebiyle II. Murad Han saltanatı oğlu Mehmed’e terk ederek Manisa’ya çekildi. Bizans’ın elindeki şehzade Orhan’a karşı oğlunun saltanatını garanti altına almış olmayı da düşünmüş olmalıdır.
 
    Ancak Osmanlı tahtına çocuk yaşta birinin geçmesi Avrupa devletlerini bir kez daha bu ülke topraklarına yöneltti. Osmanlı devlet adamlarının böylesine nazik bir devrede devletin başında tecrübeli Murad Han’ı görmek istemeleri Mehmed’in fazla saltanat sürmesine meydan vermedi. Bir yıl dört ay sonra yerini babasına bırakarak tekrar Manisa’ya döndü.
 
    Şehzade Mehmed Manisa’da geçirdiği bu ikinci valilik devresin­de gerek şahsı, gerek Osmanlı devleti için çok verimli oldu. Zira genç şehzade bu müddet zarfında akademik faaliyet devresine girerek liyakatli hocalar yanında bilgi ve tecrübesini artırdı.
 
    Ayrıca babasının yanında seferlere katılmaktan da geri durmadı. II. Murad’ın Arnavutluk üzerine yaptığı harekatta onun yanında bulunmuş, Kosova Meydan Muharebesinde de merkezde savaşı takip etmişti. Böylece kumandanlık yeteneğini geliştirmek ve savaş tecrübesini artırmak imkanına da kavuşmuştu.
 
    Otuz yıl saltanat süren Fâtih Sultan Mehmed Han orta boylu, kırmızı beyaz yüzlü, dolgun vücutlu, sakalları altın telleri gibi kalın, yanakları dolgun, kolları kuvvetli, burnunun ucu hafif kıvrık, saçı siyah ve sık olup, kuvvetli fizîkî bir yapıya sahipti.

    Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz



 


 

    Yazının devamı

    Ne istediğini, ne yapacağını, ne yapabileceğini bilen ve bu büyük işleri başarabilmek için gerekli tedbirleri, yorulmak bilmeyen bir azim, sabır ve sükûnetle hazırlayan bir insandı. 

 
    Türk târihi, sayılamayacak kadar çok kahraman ve cihangirlerle doludur. Fâtih Sultan Mehmed de bunların başında gelenlerdendir. Çünkü o kılıçla keşfi yan yana yürütmüş, çağ açıp çağ kapatmıştır. İstanbul’u bütün ganimetleri içinde fîrûze bir yüzük taşı gibi parmağında taşımış, bu güzel şehri torunlarının torunlarına bırakmıştır. Onun için, asırlar boyu her cephesiyle yazılmış, çizilmiş, hakkında Garp’ta ve Şark’ta çok şeyler söylenmiştir. Tetkîk edildikçe derinleşen, derinleştikçe deryâlaşan bu büyük cihangirin, sayısız vasıflarından bâzıları şunlardır:
 
    “Fâtih Sultan Mehmed soğukkanlı ve cesur idi. Bu özelliğinin en güzel misâlini, Belgrad muhasarası sırasında, askerin gevşediğini gördüğü zaman önlerine geçip düşman hatlarına girerek gösterdi. İstanbul muhasarasında da donanmanın başarısızlığı yüzünden atını denize sürmesi bu cesaretinin büyük bir örneğidir.”
 
    Çok merhametli ve müsamahalı idi. Kendisine elli gün muka­vemet eden ve bir çok Müslüman’ın şehît edilmesine sebep olan İstanbul şehri ve onun sakinleri hakkında gösterdiği merhamet, aklın alamayacağı genişliktedir. Halbuki o devir Avrupa’sında muzaffer bir kumandan, zaptettiği şehrin halkına görülmedik zulüm ve işkence yapmakta kendini haklı görürdü. Fâtih vicdan hürriyetine büyük kıymet verirdi. Gayr-i Müslim tebaasının din ve mezheplerine asla dokunmadı, herkesi vicdanî inanışında serbest bıraktı. İstanbul’un imârında ücret karşılığı kullandığı Rum esirlerine, biriktirdikleri paralarla hürriyetlerini satın alma imkânını sağladı. Bu müsamaha o devir dünyâsının hayâlinden bile geçirmediği bir olgunluk eseri idi.
 
   Batılıların iddialarına göre şehre giren Türkler, mâbetleri yıkmış­ar veya yakmışlar, hiç bir şey bırakmamışlardır. Hâlbuki bunları yıkan ve yakan yine kendileridir. Bizanslılar surlarda açılan gediklerin tamirinde kullanılmak üzere yüzden ziyâde kilise yıkmışlardır. Öyle ki, Fâtih Sultan Mehmed, Ayasofya’yı yakından seyrederken, bir yeniçeri neferinin kilisenin taşlarından birini sökmek üzere olduğunu görünce, mâni oldu ve; “Size malca alınacak şeylere izin vermiş, mülk ise benimdir demiştim” diyerek yeniçeriyi şiddetli bir şekilde cezalandırmıştır.
 
   Askeri ve siyâsî sahada eşsiz bir dehâ idi. Askerî alanda başarısının ilk özelliği kılıçla kalemin işbirliğidir. Ordunun disiplinine çok dikkat ederdi. En küçük itaatsizliği ve buna sebep olan subayları şiddetli bir şekilde cezalandırırdı. Ordusunu, plânsız, düzensiz hareket ettirmez, mâcerâ hevesiyle kan dökmezdi. Kendi devrine kadar atalarının yer yer, ada ada yapmış oldukları akınlarını, plânlı bir fütuhat hâline getirdi ve devletini, sistemli bir idarecilik şuuruyla istikrarlı, yerleşmiş bir devlet yaptı. Otuz senelik saltanat devresinde düzenlediği küçük büyük seferler, memleketin coğrafî birliğini sağlamaya dayanır. Bu gayeye ulaşmak için de at geçmez kayalıklardan, geçit ver­mez nehirlerden geçerek; durmadan, dinlenmeden, kış yaz demeden savaştı. 

    Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz



 


 

    Yazının devamı

    Bütün bu seferleri bir plâna göre yaptığından, nereye gitmesi, nerede durması lâzım geldiğini bilerek hareket etti.

 
Yapacağı seferlerin muvaffakiyetle neticelenmesini sağlamak için aylarca bu seferin bütün teferruatını hazırlardı. Kumandanlığı ile dip­lomatlığı dâima beraber hareket ederdi. Hangi devlet üzerine sefer düzenleyecekse, o devletin iç ve dış münâsebetlerini, zaaflarını, kuvvetini, diğer devletlerle olan münâsebetlerini en ince noktasına kadar tetkik eder ve sefere hasmının en zayıf ve kendisinin en kuvvetli zamanında çıkardı. Yapacağı seferlerden en yakınlarını bile haberdâr etmez ve bunların gizli kalmasına çok dikkat ederdi. “Sırrıma sakalımın bir tek telinin vâkıf olduğunu bilsem, onu yolar atarım” sözü meşhurdur. Böyle hareket etmeyi muvaffakiyetlerinin başlıca sebeplerinden sayardı. Nitekim bu hareketinin neticesinde İsfendiyâr Beyliği ve Trabzon Rum İmparatorluğunu kolayca ele geçirdi ve nice seferleri muvaffakiyetle tamamladı. Zira bu sayede düşmanları, askeri işbirliğine girişemezlerdi.
 
Çok başarılı bir diplomattı. Otuz sene, Asya ve Avrupa’da bâzan bir kaç cephede beş, on hatta daha fazla devletle birden harp hâlinde bulunduğu günler oldu. Böyle zamanlarda düşmanlarının, kuvvetlerini birleştirmemenin, siyâsî müzâkereler, vaatler ve muvakkat tâvizlerle müttefikleri birbirinden ayırmanın yollarını bulurdu.
 
Avrupalı devletlerin Osmanlılarla ilgili hareketlerini müzâkere eden bütün meclislerinde geniş bir haber alma teşkilâtına sahipti. Almanya’da yerlilerden elde edilmiş casusları vardı. İtalya ise, son derece gizli ve daimî bir Türk haber alma servisi ile örülü idi. Fâtih, bu teşkilâtı sayesinde düşmanlarından günü gününe haberdar olur, hareketlerini değerlendirerek tedbirler alırdı.
 
Fâtih, ordu ve donanmasını iyi bir şekilde tekâmül ettirmişti. Ordunun silâhları bir kaç senede yenilenir ve daha mütekâmilleri, eskilerinin yerine konurdu. Osmanlı donanmasının tekâmül etmiş şekilde kurucusu Fâtih’tir. Topçuluğa gerekli ehemmiyeti veren ilk pâdişâhtır. Fâtih’ten önce, top, bütün dünyâda, daha çok sesi ile düşmanı ürkütmek için kullanılırdı. Büyük kaleleri yerle bir edebileceği ve meydan muharebelerinde rol oynayacağı hiç düşünülmemişti. Fâtih, bütün bunları akıl ederek, o târihe kadar görülmeyen sayı ve çapta top yapılmasına yöneldi. Topların balistik ve mukave­met hesaplarını kendisi yaptı. Piyadeye de, öncesine nispetle, büyük önem verdi. Osmanlı ordusu esas bakımından bir süvârî ordusu olmaya devam etmişse de, yeniçeri ve azab gibi piyade sınıfları, Fâtih devrinde daha da önem kazandı.
 
Fatih Sultan Mehmed bir taraftan teşkilat, teknik, askeri nizam ve disiplin, fetihler, imar ve iskan faaliyetleri kültür ve medeniyet hamleleri ile devletine asırlar boyu devam edecek bir süper güç olmanın yolunu açarken diğer taraftan da bu gücü inhitata uğratacak sebepleri de araştırıyor ve en yetkili kişilerin dikkatine tevdi ediyordu.
 
Nitekim bir Edirne yolculuğu sırasında yanında bulunan Molla Kırımi’ye:

    Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz



 


 

    Yazının devamı

    “Kırım vilayeti mamur bir yer imiş. Orada pek çok alim ve fazıl yetişirmiş. Hatta bir ara altı yüz musannif varmış ki hep telifler ile iştigal ederlermiş. Gerçek midir?” Diye sordu. Molla:

 
    “Evet sultanım öyle idi. Ben onların sonlarına yetiştim. Lakin şimdi ne o mamuriyetten eser, ne de o musanniflerden haber var” dedi.
 
    Fatih inkırazlarının sebebini sorunca:
 
    “Bir hain vezir zuhur edip ulemaya adavet (düşmanlık) etti. Aralarına nifak düşürdü. Gitgide ilim ehli ile devlet erkanı arasında husumet ve soğukluk derinleşti. Bu yüzden memleket haraba yüz tuttu. Malumunuzdur ki ilim ve marifet memleketin mamuriyetine sebeptir” cevabını verdi.
 
    Bu cevap üzerine Fatih, vezir-i azam Mahmud Paşa’yı yanına çağırtarak Molla’nın söylediklerini anlattıktan sonra ulemaya ne yolda muamele ve ilimleri nasıl himaye etmek gerektiğini bir kez daha hatırlatmıştır.
 
    Fâtih Sultan Mehmed, doğu Türkleri ile temasa büyük önem verdi. Oğlu Sultan II. Bayezid de Türk medeniyetini ilerletmek hu­susunda babasını takip etti.
 
    Doğu Türklerinin, Tîmûr Han Devri medeniyeti denilen, medeniyet hareketlerinin benzeri, Fâtih devrinde Osmanlılarda tahakkuk etti. Fâtih, batı dillerinden bir kaçını bilmesi sebebiyle Avrupa literatürünü çok iyi takip etmiş, Türklerin her hususta Avrupalılardan üstün bulunması sebebiyle, Avrupa’dan bir şey alma ihtiyâcını duymamıştır.
 
    Londra’da, National Gallery’de, Fâtih Sultan Mehmed’in bir portresi bulunmaktadır. Bu portrenin Centile Bellini tarafından yapıldığı delil olmadığı hâlde iddia edilmektedir. Hâlbuki, National Gallery’de bu portre ile ilgili dosyadaki bilgilerden anlaşıldığına göre, her şeyden önce portre üzerindeki Centile Bellini adı kesin olarak okunamamıştır. Ayrıca Bellini’nin İstanbul’a geldiğinde Fatih kırk sekiz ya­şındadır. Oysa tablodaki Fatih’in yaşı en fazla otuzlu yıllarını yansıtmaktadır. Fatih resmini yaptırmış olsa bu tablonun İstanbul’da bu­lunması lazım gelirken neden iki asır sonra Venedik’te çıktığı meselesi de ayrıca sorgulanması gereken hususlardır. Bellini’nin Topkapı Sarayı için manzara resimleri yaptığı bilinmekle beraber, pâdişâhla görüştüğü ise belli değildir.
 
    Üç oğlu ve bir kızı oldu. Büyük oğlu Mustafa, Konya valisi iken vefat etmişti. Ortanca oğlu Bayezid ile küçük oğlu Cem babalarının vefatından sonra saltanat mücadelesine girişeceklerdir. Hanımı Gülbahar Hatundan doğan kızı Gevherhan Sultan ise Akkoyunlu Uzun Hasan’ın oğlu Uğurlu Mehmed beyle evlenmiştir. Bu evlilikten doğan

    Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz

 



 


 

    Yazının devamı

    Göde Ahmed bey daha sonra Akkoyunlu hükümdarı olacaktır. 

 
    İlmi yönü
 
    Fâtih Sultan Mehmed, askeri ve siyasî dehasının yanında ilmî yönden de Osmanlı padişahları arasında mümtaz bir mevkie sahip­tir. Yorgios Amirutzes’ten Yunanca, Giovanni Mario Angiolello ile Anconitano’dan Latince ve İtalyanca öğrendi. İslâmî ilimlerde, Arap ve Fars dillerinde derin bir vukuf sahibi idi. İlme, sanata ve ilim adamlarına çok kıymet verirdi. Zihniyeti ve tabiatı itibariyle ile­ri hamleden hoşlanan, terakki ve medeniyetten zevk alan bir pâ­dişâhtı. Tıpkı askerî fetihleri gibi, ilim adına açtığı savaşta da bir âlimler, sanatkârlar ordusu kurdu ve bu muhteşem orduya kendisi serdâr oldu. Yeni devletin kurulması plânının icrasında eğitim ve öğretimin tesir ve önemini her şeyden üstün tuttu. Maârif sistemini kânunla tanzim ederek ulemâ sınıfı diye tanınan ve idarenin teme­lini meydana getiren diyanet ve hukuk kurumlarını teşkilâtlandırdı. Devlet idaresini ve bunun ilmîleştirilmesini esas aldı.
 
    Aklî ve naklî ilimlerde söz sahibi olan âlimleri İstanbul’a topladı ve onların talebe yetiştirmesi için medreseler kurdu. Devrinde yetişen bü­yük âlim ve sanatkârlar mühim eserler verdiler. Fıkıh ilminde Molla Hüsrev, tefsirde Molla Gürânî, Molla Yegan, Hızır Çelebi, Matematikte Ali Kuşçu, kelâmda Hocazade, zamanının büyük âlimlerindendi ve ül­kesine dünyânın dört bir tarafından âlimler akın ederdi.
 
    Latifi, Fatih’in ilme verdiği değeri şu sözlerle ifade etmektedir. Ta­rih kitaplarında onun yüce künyesi Ebü’l-hayrat (hayır ve iyilik ba­bası) ve güzel vasıfları Ebü’l-hasenattır. Saltanat dönemi, bilgin ve fakihler devri, hünerliler ve fasihler çağıydı. Alimler zümresine saygı ve hürmetinden dolayı onlarca medrese, tetimme, imaret ve kalıcı eserler yaptırıp bu kadar sınırsız geliri bu itibarlı gurubun geçimi ve kalkınması için tahsis etmişti. Bu ilgi ve rağbet öğrencilerin büyük gayretine ve artmasına sebep olurmuş. O dönemde değer ve itibarı herkes hak ettiğine göre bulurmuş.
 
    Talibi kamil eyleyen rağbet ü itibar imiş
 
Bu yüzdendir ki o dönemdeki bilgin, fakih ve yetenekli insan çokluğu hiçbir padişah devrinde olmamıştır.
 
    Fatih ilim ehline çok hürmet göstermiştir. Onları o kadar saymıştır ki her türlü nazlarına, titizliklerine asabi hallerine tahammül göstermiş onların serbest düşüncelerine mani olmamıştır. Kendisine fahri hoca ve musahip seçtiklerine Hocam diyerek hitap etmiştir. Gerek İstanbul ve Edirne’de oturduğu zamanlarda gerek seferleri esnasında ilim ehlini hep yanında bulundurmuştur. En büyük zevki onların ilmî sohbet ve münazaralarını dinlemek takip etmek olmuştur. Hatta seferlerinde at üzerinde yolculuk yaparken dahi münavebe ile onlardan bazılarını ya­nına çağırtır ve ilmî mübahaselerde bulundururdu.

    Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz

 



 


 

    Yazının devamı

    Sarayında ilmî mübahase olduğu zamanlarda devlet adamlarının ayakta durdukları hakkında rivayetler vardır. Bu durum onun ilmî ve alimleri ne kadar yücelttiğini göstermek için olmalıdır.

 
    Semerkand’da Uluğ Bey rasathanesi müdürü iken efendisinin ölümü üzerine Akkoyunlu ülkesine giden meşhur matematik alimi Ali Kuşçu, Uzun Hasan tarafından Fatih’e elçilikle gönderilmişti. İlim adamlarının kıymetini takdir eden Fatih Ali Kuşçu’ya çok izzet ve ikramda bulunmuş, hediyeler takdim etmiş ve memleketinde kalmasını teklif etmiştir. Ali Kuşçu da vazifesini yerine getirdikten sonra döneceğine söz vermiştir.
 
    Fatih Sultan Mehmed, Ali Kuşçu’nun vaadi üzerine İstanbul’a ha­reketini duyunca hududa kadar istikbal için bir heyet yollamış geçtiği yerlerde ve menzillerde son derece tazim edilmesini istemiştir. Bütün akraba ve yakınlarını da İstanbul’a getiren Ali Kuşçu’nun yanında muhtemelen iki yüz kişi olduğu rivayet olunur. Bu itibarla Fatih bu büyük ilim adamına her konak yeri için bin akçe tahsis etmiştir. Ayrıca geldiklerinde evlat ve yakınlarına da mansıplar vermiştir.
 
    Fatih hocalarından Molla Gürani’yi ve Molla Hüsrev’i herkesten üstün tutardı. Resmi toplantılarda çok defa alimlerle birlikte yemek yerdi. Molla Hüsrev’e camide dahi rast gelse hürmetini bildirmek maksadıyla ayağa kalkardı. Vezirlerine bir yerde Molla Hüsrev’i göstererek, “asrın Ebu Hanife’sine bakınız” demiştir.
 
    Molla Hüsrev’in Fatih yanında ilmî faaliyeti çoktur. Ali Kuşçu ile beraber İstanbul medreselerinin programını tanzim etmiştir. Fatih’in huzurunda olan ilmî münazara ve mübahaselerde hakemlik yap­mıştır. Bütün bunlarda tam tarafsız bir yol tutmuştur.
 
    Fâtih Sultan Mehmed, kelâm ve matematik ilminde devrinin en büyük otoritelerinden biri idi. Bizanslı tarihçi Kritovulos’un hayran­lıkla anlattığı, balistik sahasındaki keşifleri, ortaçağın surlarını yık­mıştır. Bu suretle Avrupa’nın timsâli olan derebeyi şatoları toplarla yıkılarak büyük devletler kurulmuş; neticede büyük güç kaynakları bir araya toplanarak ortaçağa son verilmiştir. Bu suretle Türkler, ortaçağdan yeniçağa Avrupa’dan daha evvel geçmişlerdir.
 
    1453 senesinde Aragon kralına Fatih hakkında verilen malumat arasında padişahın maiyetinde biri Latince diğeri Yunanca bilen iki alimin daima bulunduğunu ve bunların kendisine eski çağlar tarihi­ni okudukları söylenmektedir.
 

    Fatih yalnız müderrislerle değil onların talebeleri ile de alakalanmaktadır. Medresesinden mezun olanların tayin ve terfileri için yanında bir defter tutardı. Başarılı buldukları ile bizzat ilgilenir ye­tişmeleri ve ilimde ilerlemelerine ön ayak olurdu. Bir gün Molla Hüsrev’e: ”sabaha kadar medresede bir odada ışık yanıyor,

    Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz



 


 

    Yazının devamı

saraydan görüyorum şuraya rastlıyor kimin hücresidir” diye sorar. Molla Hüsrev de Manisalıoğlu’nundur cevabını verir.

 
    Ayrıca zaman zaman medreselere giderek alimlerin derslerine de iştirak etmiştir. Müderrislere talebesinin ve dersine gelenlerin yanında maddi ve manevi teveccühünü göstermiştir. Bu hal hocaları olduğu kadar talebeleri de çalışmakta ve öğretim hayatlarında çok teşci etmiştir.
 
    Fatih Sultan Mehmed, alim, derviş ve şairlerle şakalaşmaktan hoşlanır, hatta onların bazı garip telakki edilebilecek tavırları ve sözlerini dahi müsamaha ile karşılanırdı. Nitekim rivayet ederler ki bir gün suret değiştirip (tebdil-i kıyafet) giderken, bir derviş kendisi­ni tanımış, yanına varmış ve:
 
    “Allahü Teala hazretleri yüz yirmi dört bin peygamber yarattı. Ol peygamberlerin her birinin aşkına bana bir akçe ver demiş.” Sultan Mehmed görmüş ki dervişin istediği parayı vermek güçtür. Gülerek:
 
    “Hoş sen ol peygamberlerin her birinin bir bir adın söyle ben de akçeleri vereyim” dedi. Derviş bunca peygamberin adını nereden bilecekti. Ancak on beş tanesinin ismini söyleyebildi. Daha fazla söylemeye kadir olamayınca Fatih dahi akçe vermekten kurtuldu.
 
    Fatih seferler ve harpler hariç Edirne ve İstanbul’da bulunduğu zamanlarda ilmî kıyafetiyle dolaşmaktan haz duyardı. Sarığı sivrice uçlu ve pamuklu bir takkeye sarılmış geniş ve kıvrımları çok ince bir tülbenttir. Fatih’in ilmî kıyafeti o kadar meşhurdur ki onu seferlerinde ve harplerinde gösteren resimleri de bu kılıkla yapılmaktadır. Halbuki o gerek İstanbul muhasarasında gerekse diğer harplerde genç ve gürbüz yapısına uygun zırhlı askerlik elbisesini giyiyor ve başı tolgalı olarak geziyordu.
 
    Fatih’in ilme ve ilim adamlarına verdiği değeri ve onları teşvik edici yönünü işaret etmesi bakımından Hocazade ile münasebeti çok önemlidir.
 
    Arap’ta dahi eşi yoktur!
 
    Hocazade, Bursa tüccarlarından Yusuf efendi isminde birinin oğludur. O devirde ticaretle uğraşanlar “hoca” unvanıyla anıldığından Muslihiddin Efendi de Hocazade diye meşhur olmuştu. Ancak küçük Muslihiddin ilim yolunu tutunca, ticaretle uğraşmasını isteyen babası tarafından dışlanmıştı. Bu itibarla zor şartlar altında okudu. Bursa Sultaniye Medresesinde Hızır beyden okuduğu esnada ilmî yeteneği ve çalışkanlığı ile dikkatleri üzerine çekti. Bu itibarla kendisine çok ihtimam gösteren Hızır Bey daha sonra onu II. Murad Han’a takdim etti. Kestel kadılığının ardından Bursa’daki Esediye medresesi müderrisliğine atanan Hocazade uzun müddet burada görev yaptı.

    Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz

 



 


 

    Yazının devamı

    Fatih Sultan Mehmed’in alimlere muhabbeti ve lütfu ihsanı ün salınca ve çevresine zamanının meşhur alimlerini toplayınca Hocazade Muslihiddin Efendi de onun yanında olmak şerefini kazanmak istedi. Ne var ki yolculuk masraflarını karşılayacak parası olmadığından bir türlü yola çıkma cesaretini bulamıyordu. Bu sırada derslerine katılan bir talebenin sekiz yüz akçesi olduğunu öğrenince bu parayı ödünç alıp yola çıktı. Talebe de yanında ve hizmetinde idi.

 
    Padişahın İstanbul’dan Edirne’ye yolculuk halinde bulunduğu bir sırada kafileye katıldı. Fatih, bir yanında Molla Seyyid Ali, diğer yanında Molla Zeyrek olduğu halde ilmî konularda münazara yaparak ilerliyordu. Vezir Mahmud Paşa Hocazade’yi görünce:
 
    “Hoş geldin. Ben de seni padişaha anlatmıştım. Gel hemen onunla görüş” diyerek önüne düşüp padişahın yanına yaklaştılar. Hocazade hükümdarı selamlayıp elini öptü. Mahmud Paşa onun Hocazade olduğunu bildirerek ilmini övdü.
 
    Prof. Dr. İbrahim Şimşirgil

 



 


 


   Padişah Meslekleri

   Osmanlı padişahları birer meslek sahibiydi...

 
   Tarih, Osmanlı'yı Osmanlı yapan ve bugün bile varlığını sürdürmesini sağlayan padişahların devletin hazinesini çar çur etmeyip, har vurup harman savurmadığını ortaya koyuyor. Öyle ki kendi şahsi ihtiyaçlarını devletin hazinesinden değil kendi uğraşları ile giderdikleri birçok kaynakta belirtiliyor.
 
 
   PARA BİLE KAZANIYORLARDI
 
   Hatta devlet hazinesine dokunulmasını yasaklayan bir kanun çıkarmışlar ve bu kanuna da bütün padişahlar uymuşlardır. Yani her birinin padişah olmalarının yanında ayrıca uğraştıkları, hatta para kazandıkları bir meslekleri de vardı.
 
 
   MESLEKİ EĞİTİMLERİ ŞEHZADEYKEN ALDILAR
 
   Daha şehzadeyken bir padişah olarak ilmi yönleriyle donatılırken aynı zamanda ihtiyaçlarını gidermeleri ve kötü günlerinde yapabilecekleri bir sanat ve becerileri, bir meslekleri olmalı düşüncesiyle mesleki eğitim de almışlardır.
 
 
   I. MAHMUD'UN EL İŞLERİ PAZARDA SATILIRDI
 
Mesela: I. Mahmud, çeşitli el işleri yapar ve bunları pazarda sattırırdı. Aldığı paranın bir kısmıyla ihtiyaçlarını karşılar, diğer kısmını da sadaka olarak dağıtırdı. Hatta onun bu hâline şaşıran bir veziri: “Padişahım, milletin hazinesi sizin demektir. O halde niçin böyle uğraşırsınız?” deyince, padişah şu veciz cevabı verir: “Milletin hazinesini millete harcamak gerek. İnsanın alın teri dökerek çalışıp, kazandığı paranın zevki bir başkadır”.

   Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz

 



 


 

 
   Yazının devamı

   PADİŞAHLAR VE MESLEKLERİ
 
   I. MEHMED (ÇELEBİ MEHMED): Yay ve kiriş ustasıdır. Bu işin piri (ustası) olduğu için kendisi “yay gerdiren” manasına gelen “kürüşçü” adıyla da anılmaktadır. Aynı zamanda avcıdır.
 
   II. MEHMED (FATİH SULTAN MEHMED): Bahçıvandır. Gülleri aşılama ve ağaç yetiştirme konusunda beceriklidir. Aynı zamanda bir kitap kurdu ve koleksiyoncusudur. Haritalar üzerine çalışmalar yapmış ve harita meraklısıdır. Fâtih, ayrıca ok için parmağa takılan yüzükler, kemer tokaları ve kılıç kınları da imal ederdi. Bütün bu özelliklerinin yanında ünlü bir şairdir.
 
   II. BEYAZID: Hattattır. Bu konuda icazeti vardır. Ayrıca okçuluğa meraklı olduğu için, bütün ok imâl edenleri İstanbul’da buluştururmuş. Marangoz olduğu da bilinmektedir. Aynı zamanda şairdir.
 
   I. SELİM (YAVUZ SULTAN SELİM): Kuyumcudur. Çok kitap okur. Bir kitap kurdu olduğu bilinmektedir. Hatta denilir ki çok okumaktan gözleri bozulmuştu. Bu yüzden gözlük takan tek padişahtır. Ayrıca kitap okurken, satırları takipte kullanılan altından hilâller yapardı. Bu hilâllerin uç kısımlarına kıymetli taşlar yerleştirirdi. Ok atmayı sever ve iyi bir yay ustasıdır. Aynı zamanda iyi bir silahşordur.
 
   I. SÜLEYMAN (KANUNÎ SULTAN SÜLEYMAN): Kuyumcudur. İtalyan kuyumculuk sanatının örneklerini uygulayacak kadar işinde mahirdir. Aynı zamanda kunduracı yani kavaftır.
 
   II. SELİM: Hacıların Hac yolunda kullanmaları için hilâl şeklinde asalar yapıp, bunları hacılara dağıttırırdı. II. Selim, aynı zamanda şairdir.
 
   III. MURAD: Ok yapardı. Şairdir. Hüsnü hat sahibidir. Yani hattattır.
 
   I.İBRAHİM: Hacıların asalarına hilâller yapardı. Aynı zamanda bağa işçiliğinde de mahirdi. Yani bağa işçiliği (deniz kablumbağasının kabuğundan yapılan kaşık, tesbih, vb. ürünler) yapardı.

   Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz

 



 


 


   Yazının devamı

   III. MEHMED
: Kaşık ustasıdır. Okçuların kullandığı özel yüzükler yapardı. Padişah, “Yüzükçüler Loncası” üyesiydi. Yaptığı kaşıkların saplarını inci, mercan yakut vb. taşlarla süslerdi ve süslemecilik sanatı olan hakkaklıkta önemli bir yeri vardır. Aynı zamanda şairdir.
 
   I. AHMED: Kaşık ustasıdır. Okçuların kullandığı özel yüzükler (asalar) yapardı. Bu merakı yüzünden “Kemankeşler Loncası (yani okçular- loncası)” üyesiydi. Çerkez kamçıları işlemekte ustadır. Şairdir.
 
   II. OSMAN: Saraççılığa ilgi duyardı. Bindiği atların eyerlerini kendi yapardı. Ancak ne acıdır ki bu padişah, tahtan indirilip, yeniçerilerin eline geçtikten sonra, son yolculuğuna eğersiz bir ata bindirilerek gitmiştir..
 
   IV. MURAD: Güzel yazı yazan bir hattat ve aynı zamanda şairdir. Kemankeşlikte (okçulukta) mahirdir.
 
   IV. MEHMED: Avcılığıyla ünlüdür. Bu yüzden “Avcı Mehmed” diye de anılır. Aynı zamanda şairdir. Bestekârdır. Askerî marşlar yazardı.
 
   II. MUSTAFA: Şairdir. Hüsnü hat sahibidir. Ok atmada ustadır. Şairdir.
 
   III. AHMED: Hattattır. Şairdir. Fakat onu diğer padişahlardan ayıran bir yönü de hanımlar arasında gergef işlemeye meraklı olmasıdır.
 
   I. MAHMUD: Birden fazla mesleği vardır. Kantaşı üzerine mühür kazırdı. Abanoz ve fildişinden hilâller (kürdanlar) yapardı. “Hilâl”i merak edenlere anlatayım. Hilâl, kemik ve şimşir gibi sert ağaçlardan yapılan, kulak ve diş temizliğinde kullanılan, ucu sivri, arka tarafı kaşık gibi enli bir alettir. I. Mahmud bu hilâllerden yapardı. Mücevher işlerdi. Oymacılıkla da ilgilenirdi. Çok yönlü bir padişah olan I. Mahmud, bütün bu yaptıklarını pazarda sattırır, parasıyla ihtiyaçlarını giderir, sadaka verirdi. Aynı zamanda şairdi.
 
   III. SELİM: Şair ve bestekârdır. Aynı zamanda mükemmel bir silah ustasıdır. Tüfeklerin gez ve arpacıklarını ince hesaplarla çok mükemmel yaptığı için kurşunlar hedefi şaşmıyordu.
 
   II. MAHMUD: Üslûp sahibi bir hattattır. Müzisyendir. Kuyumcudur. Sedef işlemeciliği yapar.
 
   I. ABDÜLMECİD: Modern bir ressam, Batı usûlü alafranga besteler yapan bir bestekârdır. Abdülaziz’in oğlu Şehzâde Seyfeddin Efendi ise mahyacıdır. Ramazan mahyalarını o hazırlamaktadır. Aynı zamanda şairdir.
 
   I. ABDÜLAZİZ: Ünlü bir pehlivandır. Kalaycı olduğuna dair belgeler vardır.
 
   V. MURAD: Çok iyi bir piyanisttir. Bestekârdır. Ressamdır.
 
   II. ABDÜLHAMİD: Marangozdur. Bu meslekteki inceliği ve tasarımı rakipsizdir. Ayrıca kakmacılık ve süsleme sanatıyla da uğraşmıştır. Amerika’da açılan bir dünya sergisinde marangozluk ve doğramacılık dalında birincilik almıştır.

 



 


 


Şeyh Edebâli'nin Osman Gazi'ye Nasihatı
 
    
    Oğul;

    “İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, gün batarken ölürler. Unutma ki dünya sandığın kadar büyük değildir. Dünyayı bize büyük gösteren bizim küçüklüğümüzdür.        Hırsımız, bencilliğimiz…”

     Dünya bir garip han, bir hoyrat mekân,
    İnsan bir garip varlık kabına sığmayan…
    Hayat bir yudum su, bir anlık rüya…
    Ömür bir kısa yol tekrarı olmayan…

    Bu yolda nazarımızı sonsuzluğa dikip; büyük yürümek ve büyük ölmek gerek. Bu yolda hırs, diken; benlik ve kibir, engeldir oğul. Sakın ha kendine takılmayasın ve kendinde boğulmayasın. Teklik sadece Allah’a mahsustur, tek başına karara durup hoyrat dünyanın dayanılmaz ağırlığını kaldırmayasın. İşlerini ehil kişilere danışarak tutasın, danışırsan yol alırsın, danışmasan yolda takılıp kalırsın oğul.
    “Güçlüsün, akıllısın, söz sahibisin; ama bunları nerede, nasıl kullanacağını bilemezsen, sabah rüzgârında savrulup gidersin.”
    Bir dem gelir bir tekmeyle dünyaları yıkacak olursun, bir dem gelir yerdeki karıncaya mağlup olursun. Güç hayvanda bile mevcut. Akıl sadece anahtar. Anahtara takılmayasın. Asıl olan anahtarın açacağı kapılardır. Kapıların ardında hazineler, kapıların ardında sırlar vardır. Sırlar ki, ebedi muştuları koynunda barındırır; sonsuza kavuşturur. Aklını kullanıp dünyadayken cennetin kapılarını aralayasın oğul.
    “Öfken ve benliğin bir olup aklını yener! Daima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın, azminden dönmeyesin. Çıktığın yolu, taşıyacağın yükü iyi bil, her işin gereğini vaktinde yap!”
    Öfke ateş, öfke afet, öfke şeytandır oğul. İnsanoğlu dağları devirir; ama öfkesine mağlup olabilir. Öfkeyle savaşı daima taze tutmak gerektir.

    “Yolcu, buruk baş gerek
      Gözde daim yaş gerek
      Huy biraz yavaş gerek
  
   Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz

 



 


 

   Yazının devamı

   Yoksa yollar aşılmaz.”. diyen ne güzel söylemiştir. Öfke benliğin yemi, en lezzetli gıdasıdır. Benlik semirdi mi irade yok olur gider. İradesi zayıflayanın ruhu intihar eder. Posalaşmış bir beden taşımak ne ağır zillet, ötelere kapalı bir ruh taşımak ne büyük ihanet.
    Sabırsız olmaz oğul. Sabırsız menzile varılmaz. Kaf Dağı’na sabırsız ulaşılmaz. “Sabır kara bir dikeni yutmak, diken içini parçalayıp geçerken de hiç ses çıkarmamaktadır.” İnsan ocaklar gibi yanmalı, yanmalı da kimselere gamını ilan etmemelidir. Gözünü ötelere dikesin oğul, hesabını idealine göre yapasın. Şunu da asla unutmayasın: “Her şeyin vakti tayin edilmiştir. Vaktinden önce öten horozun başı kesilir.”
    Vazifen çetin, yükün ağırdır oğul. Hizmette önde ücrette geride olasın. Vazifenin en ağırına talip olmakta kaçınmayasın. Vazifenin ağırlığı Yaratan’ın kullarına ihsanıdır.
    “Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördüğünü söyleme, bildiğini bilme, sözünü unutma, sözü söz olsun diye söyleme.”
    Bizler nefreti eritmek için, muhabbetin asaletini dünyaya yeniden hâkim kılmak için çıktık yola. Bu yolda utanacak bir şeyimiz yoktur. Muhabbet yolunun gizlisi saklısı yoktur oğul. Ama altının değerini de sarraf bilir, sözünü muhatabına göre ayarlayasın. Cahilin karşısında altınlarını çamura atmayasın. Yiğit olan kördür, kötülüğü görmez; sağırdır, kem sözü işitmez; dilsizdir, her ağzına geleni demez. Bildiğini de her yerde ayaklar altına sermez. Yunus gibidir o; yüreği muhabbete, gönül ibresi Hakikate ayarlıdır. O bir defa söz verdi mi, onu namusu bilir.
    “Ananı, atanı say; bereket büyüklerle beraberdir!”
    Anadolu; içinden kıvrım kıvrım ırmaklar akan, ağıtları alev alev ciğerler yakan… “Ana”larla dolu olan…

   Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz

 


 


 


   Yazının devamı  

   Ana çile yumağıdır, oğul dua kaynağıdır. Ana yüreği narin bir ipek, ata bileği Hakk’ın diktiği en sağlam direktir. Ne ananın ince yüreğini yakasın, ne de babanın kapı gibi bileğini kırasın oğul. Yarın yuva kurduğunda ocağınla onlar arasında köprü olasın. Ana ve ata düşmemek için sırtımızı dayadığımız duvardır, yarın duvar yıkıldığında kıymetini anlarsın.“Sevildiğin yere sıkça gidip gelme, muhabbetin kalkar, itibarın kalmaz. Düşmanını çoğaltma, haklı olduğunda kavgadan korkma! Bilesin ki; atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler!”
    Her şeyin ortası makbuldür, sevginin de. Sevdiğini gereğinden fazla sevmeyesin. Sevgini de, sadece yüreğinin eline vermeyesin. En çetin imtihan “sevgi”yle olanıdır. “Kişi ne kadar bahadır olsa da, muhabbete tuş olur.” diyen atanın sözünü aklından çıkarmayasın. Böyle imtihan olmamak, istikbalde neslinden utanmamak için gecelerin bağrında, seherlerin aydınlığında duaya durasın. Senin ideallerin ve geleceğe dair hedeflerin var oğul.
    Gönül adamı ömrünü boşa harcamaz, yüreğini ucuza satmaz, edep tacını başından almaz. Gönül erinin her zaman yüzü yerde, gönlü göktedir. Haklı olduğunda kavga vermesini bilir. Kavgayı sadece bileğiyle değil, ilmiyle ve yüreğiyle yapmasını bilir.

    İyiliğe kötülük, şer kişinin kârı,
    İyiliğe iyilik her kişinin kârı
    Kötülüğe iyilik de, er kişinin kârıymış oğul.

    Sen bizim rüyamız, sen bizim devâmız, sen bizim duamızsın oğul. Daima başın dik, alnın ak, gönlün pak olsun.
    Zümrüt-ü Anka’nı iyi seç ki Kaf Dağı sana yakın olsun. Yolun ebediyete kadar açık olsun.

 



 


 

                  Hakkın Küçüğü Büyüğü Olmaz  

   Osmanlı adaleti her kim olursa olsun haklıya hakkını teslim etmek üzere bina edilmiştir. Arada görülen dengesizlikler sistemin kusuru değil tamamıyla şahsî aç gözlülüklerin ve dünya malına tamahkârlığın neticesidir. Adalet önünde memur da amir de aynı konumdadır. Gayrimüslim de emre âmâdedir padişah da. İşte mükemmel bir vaka örneği.
 
   Fatih Sultan Mehmed, Fatih Camii'ni yaptırırken inşaatta kullanılması için kendisinden habersiz sütunları kestirip kısaltan Rum mimar İpsilanti Efendi'nin elini kestirir. Padişah da olsan mahkeme kapısı  davalıya açıktır ve İpsilanti, Fatih'i zamanın kadısı Hızır Çelebi'ye şikayet eder. Karşısında haksızlığa uğradığını söyleyip hakkının alınmasını talep eden mimara elbette kayıtsız kalacak değildir. Ve celp, çıkarılır, cihân padişahı Sultan Mehmed mahkemeye kadı huzuruna çıkarılır. Mahkeme edilen yere gelen Fatih, oturmak ister. Şimşek gibi bir emirle titrer adeta.
 
   "Beyim oturamazsın. Hasmınla yüzleştirileceksin, ayağa kalk!" Emir büyük yerden. Eyvallah deyip boyun eğmekten başkaca çare yoktur. Daha doğrusu emrin kaynağı büyük. Çünkü şer-i şerif üzere muhakeme olunacaktır. Şeriatın kestiği parmak acımaz diye boşuna dememişler.
 
   Fatih Sultan Mehmed, bir kızgınlık sonucu mimar İpsilati'nin elini kestirdiği için pişman olduğunu söyler Hızır Çelebi'ye. Fakat adalet sisteminde kısas diye bir şey vardır ve kısas gereklidir. Kadı da bu yönde karar verir. Koskoca Fatih'in eli kesilecektir. Bu müthiş olay karşısında İpsilanti neredeyse küçük dilini yutacaktır. Böylesi bir vaka Avrupa'da yaşanacak ve hâkim kralın elini kestirecektir ha! Şaşılacak bir durum. Padişahın da itirazı yoktur. Nasıl olsun. Müjdesine mazhar olmak için gecelerini gündüzüne katıp uğrunda savaştığı hakikat muştucusunun getirdiği dine itiraz etmek olacak iş mi? Olayın dehşetinden uyanan İpsilanti Efendi, "Hayır" der. "Ben davamdan vazgeçtim." İslam adaletinin işlerliği karşısında eriyip biten Rum Mimar, davasından vazgeçer.
Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz.

 



 


 

   
   Fatih'in eli kesilmekten kurtulur. Tazminat ödemeye mahkûm edilir. Kendi gelirinden ödeyecektir. Devletin hazinesinden değil yani.
 
   Mahkeme çıkışı ikili arasında muhteşem bir diyalog yaşanır ki işte  Osmanlı'yı Osmanlı yapan ruh budur.
 
   Fatih:
 
   "Bak hele Hızır Çelebi! Eğer bu padişahtır diye iltimas edip İslam'a uymayan bir hüküm verseydin şu kılıçla başını vururdum."
 
   Karşısındaki kişi de İstanbul'un fethedicisi, peygamber müjdesine ulaşmış padişahtan aşağı kalır tarzda değildir. Ve der ki Hızır Çelebi:
 
   "Eğer sen de padişahlığına güvenip verdiğim şerî hükmü hiçe sayıp tanımasaydın…" dedikten sonra minderinin altında bulundurduğu topuzu çıkarıp "bununla başını ezerdim."
 
   Şimdi bunlar çoğuna masal gibi geliyor. Güya bununla resmi tarih olmazmış. Biz resmî tarihe değil aramızda yaşayan tarihe muhtacız. Ona susamışız.

    Mehmet Akbulut'un "Osmanlı'yı Osmanlı Yapanlar" adlı kitabından alıntıdır. 

 



 


 

    
    Hak Erenlere Nâz Edilmez!

    1989 yılının serin bir Mayıs sonu günüydü. Bindiğim vapur, iskeleden ayrılır ayrılmaz Üsküdar'ın ne kadar arsız, aç martısı varsa hepsi de etrafımızı telâş içinde tavâf etmeğe başlamıştı. Yolcuların vapurda satılan simitlerden bir parça atmalarını ümit ederek, vapurun hızına eş bir hızla, bizi tâ Sirkeci'ye kadar izleyeceklerdi. Martıların türlü pikelerle, akrobatik hareketlerle birbirlerinin ağzından bir lokma simiti kapmak için çırpınmaları ve çıkardıkları canhıraş sesler yolcuları nedense pek eğlendiriyordu. Ama yolcuların martılara simit atmasının temelinde, apaçık, onlara merhametle yem vermek değil de bunların bir lokma simit kapmak için aralarındaki hak hukuk tanımaz vahşî mücadelelerinin temâşâ zevki yatmaktaydı. Böyle bir manzara da bundan haz alanlar da, eski bir Üsküdarlı olarak, merhamet ve sehâvet hislerimi derinden yaralamakta ve bana derin bir hüzün vermekteydi.

    Hem bu manzaraya, hem de havanın serinliğine daha fazla tahammül edemedim. Vapurun kenarında oturmuşken kalkıp içeri girdim. Salonun nısbî sıcaklığından olsa gerek, bir müddet sonra, üzerime bir rehavet çöktü. Niyetim çantamdaki kitaba bir göz atmaktı ama bu rehavet beni, şimdi yerinde yeller esen Salacak Plajı’nın yönüne çekti. Burada geçen gençliğimi, bir kısmı Hakk'ın rahmetine kavuşmuş diğer bir kısmı da hayatın çarkları arasında kim bilir nerelere savrulmuş olan gençlik arkadaşlarımı ve onların hasletlerini tahassürle anmağa başladım.

    Hâtıralara biraz fazla dalmışım ki, vapur Eminönü'ne yanaştığında ben yerimden kalkamadan Üsküdar yolcuları vapura dolmağa başlamışlardı bile. Vapuru terk etmem zaman aldı. Buradan, burnum sıra sıra dizili balık ekmekçilerin dumanlarıyla gıdıklana gıdıklana, Yeni Câmi'ye doğru yöneldim. Evde kahvemiz kalmamıştı. Kurukahveci İhsan'ın koyu kavrulmuş o özel kahvesinden alacaktım. Tam Mısır Çarşısı'nın köşesine gelmiştim ki, içinde yaşadığım ândan beni tecerriid ettirircesine, Pîr Hasan Hüsâmeddin Uşşâkî gönlümü kapladı. Kendimi bir ânda Hazretin, Kasımpaşa'daki o âsûde Pîr Hüsâmeddin Sokağında bulunan türbesinin önünde niyâz eder buldum.

    Kurukahveciye gelmeden bu tatlı yakaza sona ermişti. Kendi kendime: "Himmeti hâzır olsun! Hazret fakîri istiyor galiba. Bugün üniversitede işim olmasaydı giderdim. Ama yarın hiç işim yok. İnşallah, yarın gider ziyâret ederim” diye düşündüm.

    Maalesef ertesi günü fakirhânede kendi ziyâretçilerim bastırdı. Daha ertesi günü bir makaleyi bitirecektim, daha daha ertesi günü bir başka mâzeret çıktı derken Pîr Hüsâmeddin Uşşâkî'yi ziyâret etmek fikri de aklımdan çıktı gitti.

   Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz

 



 


 

    Yazının devamı

    Aradan bir on beş gün kadar geçmişti ki bir sabah namazının son selamında Hazret bu fakiri  yine istila ediverdi. Vurdumduymazlığımdan ötürü büyük bir utanma hissi benliğimi kapladı; kendime pek kızdım: "Yuh olsun sana, e mi! Hani, derviş gönlüne ilk gelen şeyi yapardı? Mübarek, senin gırtlağına basmadı ki! İlk tecellide Hazreti bir ziyaret edeyim! Diyen sensin. Ey beni bu Dünya’nın gaileleriyle oyalayan nefsim, yazıklar olsun sana!” diye nefsimi levmedip durdum.

    Temmuz ayı gelip çattığında ben hâlâ Pîr Hüsâmeddin Uşşâkî'nin türbesini ziyâret edebilmiş değildim. Öte yandan da hayatımın para bakımından en sıkıntı dönemlerinden birinde bulunmaktaydım. Aylık bilançomu dengeleyebilmek için tashihdi, tercümeydi, makaleydi, danışmanlıkdı gibi (milletin, ne hikmeti vardır bilinmez, hakkını bir türlü doğru dürüst ödemekten hoşlanmadığı) kıtipiyoz bir takım geçici işlerin peşinden koşmaktaydım. Mâişet teminine mâtuf bütün bu ıvır zıvır meşgaleler söz konusu ziyâreti yapmam için nefsimin bana koyduğu engellere ne güzel, ne inandırıcı bahaneler teşkil ediyorlardı, bir bilseniz!

    O sıralarda emekli maaşımın eksiğini, Salı günleri, Büyük Larousse/Sözlük Ve Ansiklopedi'nin yayıncısının nezdinde Fizik ve Astronomi ile ilgili bendlerin başkalarınca yapılmış olan tercümelerinin revizyon ve tashihini yaparak kapatmağa çalışıyordum. Büyük Larousse'un idârehânesi ise Levent'te Eczâcıbaşı İlâç Fabrikası’nın arkasındaki bir sokaktaydı. Neyse, uzatmıyayım! Üçüncü uyarı, Temmuz'un başında bir günün akşama yakın bir ânında, Büyük Larousse'da tam "Güneş" maddesini revize ve tashih ederken geldi. Kendi kendime vermiş olduğum bir sözü tutmak hususunda bu kadar gevşek davranmış olmamın hikmetini de bir türlü anlayamıyordum. O akşam eve çok sıkıntılı döndüm.

    Son uyarı ise 21 Temmuz Cuma günü akşamı, geç vakitte, Cağaloğlu yokuşundan Vilâyet'e doğru inerken ve gene hiç beklenmedik bir ânda vuku buldu. Çok yoğun ve yorucu geçmiş olan bir günün sonuydu. Ve cebimde de vapur jötonuna denk bir meblâğdan başka metelik yoktu ki bir otobüse atlayayım da Kasımpaşa'nın yolunu tutayım! Akşamın bu saatinde Cağaloğlu'dan Kasımpaşa’ya kadar tabanvayla gitmeyi de gözüm kesmemişti doğrusu. Me’yûs ve mükedder, kadere rızâ gösterip nefsime gene levme derek eve döndümdü.

    O sıralarda yeni kurulmakta olan bir şirket için İlmî bir rapor hazırlamaktaydım ve bu, bütün gecelerime ambargo koyan bir meşgale olmuştu. 25 Temmuz Salı sabahı yatağıma saat 05.10 da uzanmış ve hemen derin bir uykuya dalmıştım. Saat 06.00 da müthiş bir yağmur sesiyle uyandım. Yatak odamızın pencerelerine vuran yağmur hayatımda hiç tanık olmadığım bir şiddetteydi. "Aman, açık bir pencere kalmışsa kapayayım!" telâşıyla yataktan fırlayıp kızımın yandaki odasına koştum. Yağmurun pencerelere olağanüstü sadmesi orada da aynıydı. Yandaki, perdeleri açık salona geçtiğimde ise buradaki pencerelerin ıslak olmadığını hayretle gördüm. Bu ne biçim bir yağmurdu?

    Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz

 



 


 


    Yazının devamı

    Balkona çıkınca işin vahâmeti bütün dehşetiyle ortaya çıktı. Apartımanın tam önünde su isâle hattı patlamıştı. Büyük bir tazyikle, yaklaşık bir metre çapında bir sütun hâlinde 15 metre kadar yükseldikten sonra dökülen su, sanki bililtizam nişan almışçasına yatak odalarımızın pencerelerine çarpıyordu. 35 m2 lik büyük balkonumuz suyla dolmağa başlamıştı bile! Saat 06.00 civârında patlayan borunun suyu ana vanadan ancak 09.30 da kestirtilebildi. Bu arada bizim balkona yardıma gelen 7 komşu ile bu fakir kulunuz balkonu tamamen doldurmuş ve içeriye de taşmış olan suyun belimize kadar içinde, ellerimizde gaz tenekeleri ile suyu sokağa boca etmeğe çalışmaktaydık. Saat 12.00’de bu iş bittiği zaman evin içinde 30 cm yüksekliğinde bir göl oluşturmuş olan su da istilâ hareketini yavaş yavaş alt katlara doğru kaydırmaktaydı.
    Apartımanın en üst katındaki bizim fakirhâne bu garîbü-l garîb su basması (!) sonucu tam bir perişanlık numunesi hâline gelmişti. Eşim de, suyun şimdi bizimkinden kendi evlerine sızmakta olduğu diğer komşularımız da sinir krizleri geçirmekteydiler. Allah hepsinden râzî olsun! Komşularımız en ağır hasara uğramış ev olan bizimkinden ne kurtarılabilirse onu kurtarmak, etrafa çeki düzen vermek ve eşimi teselli etmek için büyük bir gayret içindeydiler, ben ise yaklaşık beş buçuk saat boyunca belime kadar su içinde kalmış olmanın sıkıntısını çekmekteydim. Bütün vücudum  adetâ kadavra soğukluğuna erişmişti. Bacak, bel, sırt ve kol adelelerimin ise hareket etmeğe mecâli kalmamıştı. Buna rağmen o gün mutlaka Büyük Larousse'daki işime gitmem gerekiyordu. Zirâ o gün aylık ücretimin ödeneceği gündü; ve ne yazık ki cebimde de ertesi günkü mutfak ihtiyacımızı karşılayacak düzeyde para kalmamıştı.
    Saat 14.00 de işimin başındaydım. Neyse ki o gün masama bırakılmış olanlar pek fazla zamanımı almadılar.
18.00’de işim bitmiş, 200.000 lira tutarındaki aylık ücretimi de almıştım. Ancak büroyu terk etmek üzere ayağa kalktığımda eve dönüşün pek de kolay olmayacağını idrâk etmem zor olmadı. Adelelerim kaskatıydı. Siyatik ve romatizma ârâzı ise had safhada ortaya çıkmış bulunuyordu. Yâni kısacası yürümem fevkalâde zor ve ızdırâblı idi. Eve bir telefon edip durum hakkında bilgi aldım. Evde, eşimin ve komşuların bütün gayretlerine rağmen, hâlâ büyük sıkıntılar yaşanmakta olduğunu öğrendim. Eşim, ağlamaklı ve bedbin bir sesle, bütün bu karışıklık söz konusu iken eve nispeten geç dönmemin yürütülen temizlik ve derlenip toparlanma açısından daha isâbetli olacağını ifade etti.
   Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz

 



 


 

    Yazının devamı

    Bu durumda yapılacak iş bir araba çevirip Cağaloğlu'daki İnsan ve Kâinat dergisinin idârehânesine gitmekti. Hem vakit geçirir, hem de arkadaşlarla biraz sohbet ederim diye düşünüyordum. Çevirdiğim taksiye bin bir güçlükle binebildim. Şoförü gençten bir çocuktu. Arabayı hareket ettirdikten sonra "Nereye gideceksiniz, Efendi Baba?" diye sordu. "Evlâdım; zahmet olmazsa beni Cağaloğlu'na götür!" diye cevap verdim. Şoför, müeddeb ve üzgün bir edâ ile başını bana çevirerek: "Efendi Babacığım; kusuruma bakmayın. Bugün, üç senedir görmediğim bir arkadaşımla buluşup akşam yemeği yiyeceğim. Sizi Cağaloğlu'na götürürsem randevuma yetişemem. En iyisi, ben sizi Zincirlikuyu otobüs durağına bırakayım. Siz oradan otobüs ya da başka bir arabaya binersiniz" dedi. "Pekiyi evlâdım" dedim ama keyfim kaçtı. Bu ızdırâbla arabadan inip başka bir arabaya binmem gözümde heyulâ gibi büyüyordu.

    Birden aklıma bir fikir geldi. Eğer bu çocuk randevusuna Beşiktaş'dan geçerek gidiyorsa benim, ücretini ödeyerek, Beşiktaş'da inmem daha iyi olurdu. Eh artık, oradan da Üsküdar'a geçer, rahmetli Sâim Efendi Amca'nın aktar dükkânında torunu Ali Haydar ile bir müddet sohbet eder, saat 19.30*da dükkânın kapanmasıyla eve dönerim diye düşündüm. "Evlâdım; sen arkadaşınla nerede buluşacaksın?" diye sordum. Cevap, soğuk vücûdumu bir anda yakıp kavuran sıcak bir terin boşanmasına ve bütün sızılarımın da yok olup gitmesine yol açtı: "Efendi Babacığım; bilmem bilir misiniz? Kasımpaşa'da Pîr Hüsameddin Sokağının girişinin karşısında bir BP benzincisi vardır. Onun arkasında bir lokanta var. İşte orada buluşacağız".

    Gözümden boşanan yaşları şoföre hissettirmeden, ama boğuk bir sesle: "Hay Allah senden râzî olsun, benim güzel evlâdım! Ben de zâten oraya gitmek istiyordum. Aman acele et! Benim de orada bir randevum var" diye haykırdım. Şoför hayretle geriye dönüp bana baktı. Fakat, ne gördü ise, bana hiç bir şey soramadı. Tevekkülle ve bütün yol boyu süren bir sessizlik içinde beni Pîr Hüsmeddin Sokağı'nın başında indirdiğinde yüzünde hâlâ müthiş şaşkın bir ifade vardı.

    Türbede Hazret'e, cezbe içinde, niyâz ederken gönlüm gene O'nunla doldu. Fakirin, nefsimin bütün oyunlarına rağmen, hangi akla hayâle sığmaz sebepler zinciri aracılığıyla Mubâreği cebren ve idrâk edebilen için de, rahmetle ziyâret etmek mecbûriyetinde bırakılmış olduğumu berrak bir şekilde idrâk ettim. O sırada da Hazret, sanki: "A benim güzel evlâdım; hiç Hakk Erenleri’ne nâz edilir mi? Aldın mı dersini?" diye fakîr abd-i âcize târizde bulunmaktaydı.

    Aradan yıllar geçti. Sâdık dostlarımdan Hasan Argun bey bir gün bana Pîr Hasan Hüsâmeddin Uşşâkî'nin türbesini ziyâret konusunda kaç zamandır derin bir hasret duymakta olduğunu beyân edince, fakîr: "Aman, benim iki gözümün nûru evladım! Git, bir ân önce bu Zât'ı ziyâret et! Aksi hâlde

    Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz

 



 


 

    Yazının devamı

    Hazret'in, seni ayağına zorla getirtecek su'lu bir cilvesine muhâtab olmandan korkarım" deyip başımdan geçmiş olanları kendisine naklettim.

    Hasan bey bunları ilgiyle dinledi. Fakat bunu takip eden 5-6 ay zarfında her karşılaşmamızda, işlerinin müsaade etmemesi yüzünden, henüz daha Pîr Hasan Hüsâmeddin Uşak’ının türbesine gidip de niyâz edememiş olmaktan yakındı. Birkaç ay sonra Hasan beyden bir telefon aldım. Heyecandan tir tir titreyen bir sesle:

    "Efendim; Pîr Hazretleri'nin sizin mâruz kalmış olduğunuz cilvesine benzer bir cilvesine mâruz kaldım. Kafama dank eden bu tecellî karşısında elim ayağım titriyor. Durumu hemen size arz etmek istedim. Bugün evden 25 Etiler'deki büroma gitmek üzere arabama bindiğimde yağmur çiseliyordu. Boğaziçi Köprüsü'ne varıncaya kadar bu ahmakıslatan yağmur tûfanâsâ bir yağmura dönüştü. Arabanın silecekleri, son süratle çalışmasına rağmen, ön cama çarpan yağmur suyunu dağıtıp da önümü rahat bir şekilde görmeme yetmiyordu. Derken, silecekler iflâs edip de durmasınlar mı? Önümü artık göremediğimden ne yapacağımı bilemedim. Her 15 metrede bir arabayı durdurarak dışarı çıkıp elimle ön camın sularını temizleyip arabaya giriyor ve 15 metre sonra aynı işlemi bir kere daha tekrarlamak zorunda kalıyordum. Trafiği aksattığım için diğer sürücülerde yediğim küfürün de hadd-i hesâbı yoktu. Büroma geldiğimde tepeden tırnağa kadar sırılsıklam olmuştum; arabanın şoför mahalli ve koltuğu da sel felâketine uğramış gibiydi. Derhâl Ümraniye'deki tâmircime telefon ederek gelip sileceklerimi tâmir etmesini rica ettim. Bana: Aman ağabey bu yağmurda ve bu trafikte Umrâniye'den kalkıp da Etiler’e nasıl gelir de nasıl geri dönerim? Benim senin yakınında bir tâmirci arkadaşım var. Onun adresini vereyim de sen silecekleri ona tâmir ettir! Şimdi Dolapdere'den aşağıya ineceksin. Kasımpaşa kavşağına gelmeden solda BP benzin istasyonunun karşısında Pîr Hüsâmeddin Sokağı vardır. Oraya sap! Orada türbenin ilerisinde tamirhaneyi hemen göreceksin zâten dedi. Donup kaldım. Şimdi hemen oraya gidiyorum. Önce türbeyi ziyâret edip niyâz edecek, Hazret'in rûhâniyetinden af dileyeceğim" dedi.
    Himmeti hâzır olsun! Pîr Hasan Hüsâmeddin Uşşâkî sevdiği bir evlâdının idrâkini gene sulu bir cilveyle ihyâ etmişti.

    Ahmed Yüksel Özemre’nin “Gel de Çık İşin İçinden” adlı kitabından alıntıdır.

 



 


 


     Nalıncı Baba 
 

     Nalıncı Baba’nın asıl adı, Muhammed Mimi Efendi’dir. Bergamalıdır. 1592’de vefat etti. Cenaze hizmetlerini bizzat padişah gördü ve onu evine defnetti. Kabri üzerine bir kubbe, önüne bir çeşme koydurdu. Bir tekke ile adını yaşattı. Türbesi Unkapanı’nda, eski Cibali Tütün Fabrikası’nın arkasında, Haraçzade Camii karşısındadır.
     Padişahın İşi Ne!
     Murat Han (III. Murat) o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister, sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
     - Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
     - Akşam garip bir rüya gördüm.
     - Hayırdır inşallah.
      - Hayır mı, şer mi öğreneceğiz.
     - Nasıl yani?
     - Hazırlan dışarı çıkıyoruz.
 
     Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri ve kararlı adımlarla Beyazıd’a çıkar, döner Vefa’ya. Zeyrek’ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarlarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatli bakınır. İşte tam o sıra, orta yerde yatan bir ceset gözlerine batar. Sorarlar ‘Kimdir bu?’ Ahali ‘Aman hocam hiç bulaşma.’ derler, ‘Ayyaşın, meyhur’un biri işte!’
     - Nereden biliyorsunuz?
     -Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz. Bir başkası tafsilata girer. ‘Biliyor musunuz?’ der, ‘Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar Çarşısı’nda çalışır, nalının hasını yapar. Ancak kazandıklarını içkiye, fuhşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem nerede namlı mimli kadın varsa takar peşine.’ Hele yaşlının biri çok öfkelidir:
     ‘İsterseniz komşulara sorun.’ der, ‘Sorun bakalım, onu bir kere olsun cemaatte gören olmuş mu?’
     Hasılı mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdil-i kıyafet mollalar kalırlar mı ortada. Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah önünü keser.

     Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz

 



 


 

      Yazının devamı

      - Nereye?
     - Bilmem. Bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
      - Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem. Ama biz gidemeyiz. Öyle veya böyle tebaamızdır. Defnini tamamlasak gerek.
      - İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
      - Olmaz. Rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
      - Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
     - Mollalığa devam. Naaşı kaldırmalıyız en azından.
     - Aman efendim. Nasıl kaldırırız?
      - Basbayağı kaldırırız işte.
     - Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini...
      - Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasılhane bulmalıyız.
      - Şurada bir mahalle mescidi var ama...
     - Olmaz. Vefat eden sen olaydın nereden kalkmak isterdin?
      - Ne bileyim Ayasofya’dan, Süleymaniye’den. En azından Fatih Camii’nden.
    -Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Haydi yüklenelim.
 
     Ve gelirler camiye.  Siyavuş Paşa sağa sola koşturur kefen, tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa. Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzü şakilere benzemez. Hem mânâlı bir tebessüm okunur dudaklarında.
 
     Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin ona keza. Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine hayli vardır daha. Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır ‘Sultanım’ der, ‘Yanlış yapıyoruz galiba’.
     - Nasıl yani?
    -Heyecana kapıldık, cenazeyi sorup araştırmadan getirdik buraya, Kimbilir hanımı vardı belki, belki de yetimleri?
     - Doğru. Öyle ya. Neyse, sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.
     Vezir cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur, nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler, sanki bu vefatı bekler gibidir. ‘Hakkını helal et evladım.’ der, ‘Belli ki çok yorulmuşsun.’ Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar.

     Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz.

 



 


 


     Yazının devamı

     Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, belki hatıralara dalar. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından. ‘Biliyor musun oğlum?’ diye dertli dertli söylenir, ‘Bizim efendi bir âlemdi vesselâm. Akşamlara kadar nalın yapar, ama birinin elinde şarap şişesi görmesin, elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya.’
     - Niye?
    -Ümmet-iMuhammed içmesin, diye.
     - Hayret.
     -Sizin zamanınızı satın almadım mı?
     Sonra malum kadınların ücretini öder eve getirirdi. ‘Ben sizin zamanınızı satın aldım mı, aldım.’ derdi. ‘Öyleyse şimdi dinleseniz gerek...’ O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara. Mızraklı İlmihal, Hüccet-ül İslâm okurdum.
     - Bak sen! Millet ne sanıyor hâlbuki.
    -Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. ‘Öyle bir imamın arkasında durmalı ki...’ derdi, ‘Tekbir alırken Kâbe’yi görmeli.’
     - Öyle imam kaç tane kaldı şimdi.
     - İşte bu yüzden Nişanca’ya, Sofular’a uzanırdı ya. Hatta bir gün ‘Bakasın Efendi!’ dedim,
     ‘Sen böyle böyle yapıyorsun; ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada’.
     - Doğru öyle ya?
    -‘Kimseye zahmetim olmasın!’ deyip mezarını kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. ‘İş mezarla bitiyor mu?’ dedim. ‘Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?’
     - Peki o ne dedi?
     - Önce uzun uzun güldü, sonra ‘Allah büyüktür hatun.’ dedi, ‘Hem padişahın işi ne?’

      Cevdet Kılıç “Bilgelik Hikayeleri” adlı kitabından alıntıdır.

 



 


 


         Hürmet

     Osmanlı kültüründe bir incelik örneği olarak, çarşıya inerken veya eve dönerken, büyüklere hürmet sadedinde (maksadınca) bir yaşlı zatın yanından geçip gidilmezdi, ancak onun “Geç oğlum ben yavaş yürüyorum .” deyip müsaade etmesinden sonra gidilirdi.

 



 


 

      Misafir

      Osmanlı kültüründe  eve misafir geldiği zaman; ev sahibi, onların ayakkabılarının burunlarını dışarıya doğru değil de içeriye doğru baktırırdı. Böyle yapmakla “biz sizin misafirliğinizden çok hoşnut kaldık, evimizi yeniden şereflendirmenizi bekleriz” demek isterlerdi.

 



 


 

      Saadethane

      Osmanlı evlerinin odaları yüksek tavanlıydı. Tavanın yüksek oluşu insan ruhunu hem yüceltir, hem de ruha ferahlık ve sükûnet verirdi. Mahallenin merkezinde mutlaka bir mescit bulunur, evlerin kapı ve pencereleri karşılıklı birbirine açılırdı. Komşular pencereden pencereye “sohbet” eder, birbirlerine karşı muhabbetlerini arttırırlardı. Ayrıca evde biten herhangi bir şeyi komşudan istemenin en kestirme yolu yine bu pencerelerdi:

      -“Hû komşu, misafir geldi der ve bir içimlik kahveniz var mı?” Diye başlayan sohbetler genelde koyulaşır, vakti unutturur, ama komşuluğu da ilerletirdi. Tek veya çift katlı olan Osmanlı evlerinin bir tarafı, genellikle sokakla caddeye bakardı.

 



 


 

       Ağaçlar Zikreder

     Osmanlı kültür ve hayatında “Ağaçlar zikreder” düşüncesiyle, ağaçlar yeşertilmeye çalışılırdı. Mesela kurak günlerde ücretle adam tutulup sokaktaki ulu çınarlar sulatılır, göçmen kuşların yorgunluk atması için saçak altlarına kuş sarayları yaptırılırdı.

 



 


 


    Süprüntü

    Çevreyi kirletmek  bir Avrupalı alışkanlığıydı. Osmanlı insanı, “kul hakkı” sayıldığı için yerlere çöp atmaz, ortamı kirletmezdi…

 



 


 

      Hanımefendilere Karşı Saygı

      Osmanlıda; her kadın toplumsal edebin bir gereği olarak anne, teyze, hala ve bacı olarak görülürdü. Onları rahatsız edecek en küçük davranışta bile bulunulmaz, bulunanı toplum müthiş yadırgar. Büyükler derhal müdahale ederlerdi.

 



 


 

     İnsalığa Bak!

Osmanlılardaki iyilik duygusu hayvanları dahi kucaklamıştır. Birçok köyde eşekler haftada iki gün izinli sayılırdı.

 


 


 

 
     Yâ Malik’ül Mülk
 
     İnancımızdan beslenen kültürümüzde hayat geçicidir. Osmanlı kültüründe bu farkındalık şöyle tezahür ederdi:
    
     Ecdadımız, yaşadıkları evlere yalnızca Allah’ın izin verdiği süre zarfında sahip olabileceklerini çok iyi bilirlerdi. Bu kalbi iman ve itaat ile evlerin duvarlarına ‘Ya Malik’ül Mülk’ yazarlardı, ‘Ey Allah’ım bütün mülk senindir. Ben kapının bir kölesiyim, her şey senden, benim aslında hiç bir şeyim yok’ manasına gelirdi.

     Günümüzde ise bu tür güzel hasletlere rastlamak çok güç.

 



 


 

            İtiniz
      Osmanlı kültüründen günümüze ulaşmayan hasletlerden sadece biri:

      Kapı tokmağında ‘Ya Fettah’ yazılıydı. Bu bütün kapalı kapıları açan ve sıkıntıları gideren anlamına geliyordu. Akşam eve sıkıntılı gelen bir baba kapıda bu yazıyı okuyunca belki de biraz rahatlıyor ve sıkıntıları giderilebiliyordu. Şimdi birçok işyeri kapısında ‘İtiniz’ yazıyor.

       Bu da medeniyette geldiğimiz son noktayı gösteriyor.

 



 


 


     Sofra Âdâbı

     Osmanlı kültüründe yeme içme ahlakının ne denli önemli olduğunu şu örnekle idrak edebiliriz:

     Evde çocuklar dahil kimse ayakta yemek yemezdi, önce eller yıkanır, sofraya birlikte oturulur, evin en büyüğü başlamadan yemeğe kimse başlamazdı. Büyükanne veya büyükbaba yemeğe başlarken herkesin hatırlaması için besmeleyi yüksek sesle çeker, sofradan kalkılırken “hayırların fethi, şerlerin def’i için Fâtiha Suresi okunurdu.

 

 



 


 



     Hemhâl
 
     Osmanlı medeniyeti; altı asrı üç kıtada kucaklayan, akl-ı selim, kalb-i selim, zevk-i selim sacayağı üzerine oturmuş bir denge, giyim, kuşam, yeme, içme, aile, mahalle ve şehir hayatıyla, insana saygı medeniyetidir. Osmanlı’nın aile, mahalle ve şehir hayatı, hoş bir nostaljinin ötesinde, insana insan olmanın zevkini ve keyfini doyasıya yaşatan bir güzellikler hazinesidir. Osmanlı medeniyeti kelimeler üzerine bina etmemiş, güzellikler, hayatın bütün safhalarına işlenmiş ve yaşanmıştır.
     Mahallede birisi öldüğünde, cenaze evine ilk önce kıble istikâmetindeki komşusundan olmak üzere, bir hafta, on gün yemek yollanır, kimse onlara işittirecek tarzda gülüp, eğlenmezdi. Böylece komşunun acısına ortak olunurdu.
     Aynı hasletleri günümüzde muhafaza edebiliyor muyuz?

 



 


 


    Tükürük Vakfı
 
    İslam ahlakı ile yoğrulmuş kültür hayatımızda temizlik ayrı bir öneme sahiptir ki;
    “Allah pak ve temizdir, paklık ve temizliği sever; kerim ve cömerttir, kerem ve cömertliliği sever. Öyle ise avlularınızı ve boş sahalarınızı temiz tutun…”(Hadis-i Şerif)
    “ Temizlik İmandandır” (Hadis-i şerif)
    Hadis-i Şerifleri bu önemli konuyu desteklemektedir. Bu konuya bir cerrah titizliği ile yaklaşan temzilik kavramını kendisinde titizlikle yaşayan ve başkalarına yaşatma gayretinde olan nice şahsiyetler bunun için elini taşın altına koyup birşeyleri değiştirmeyi ve yaşatmayı amaçlamışlardır.
    Örnekleri tarihimizde görmek mümkündür:
    Tükürük Vakfı
    Özgün yazılarıyla İstanbul kültürüne büyük katkıda bulunan merhum Prof. Dr. Süheyl Ünver’den öğrendiğimize göre yere tükürenlere fena halde kızan bir adam Beyazit civarında bir vakıf kuruyor. Adı “Tükürük Vakfı” olan bu orijinal kuruluşa bir dükkân veriyor. Bir adam görevlendiriyor. Bu adam, elindeki kül torbalarıyla dolaşıyor ve tükütük görünce hemen külle ötrüyor. Belli ki insanların ayıplarını, kusurlarını açığa çıkarmamak fazilet kabul edildiği gibi, böyle maddi çirkinlikleri de gözlerden uzaklaştırmak icap ediyor.
    Fatih sultan Mehmet ’in “tababetle ilgili” vasiyetnamesinde ise konu hakkında şunlar söyleniyor:
    “Ben ki İstanbul fatihi abd-i aciz Fatih Sultan Mehmed , bizatihi alın terimle kazanmış akçelerimle satın aldığım, İstanbul’un Taşlık mevkiinde kain ve ma’lumü’l hudut olan 136 bab dükkanımı aşağıdaki şartlar muvacehesinde  vakf-ı sahib eylerim. Şöyle ki:
    Bahis edilen bu gayr-i menkulatımdan elde olunacak nemalarla İstanbul’un her sokağına, ikişer kişi tayin eyledim. Bunlar ki ellerindeki bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü olduğu halde günün belirli saatlerinde bu sokakları gezerler. Bu sokaklara tükürenlerin, tükütrükleri üzerine bu tozu dökeler ki yevmiye 20’şer akçe alsınlar.”
 
    Dursun Gürlek’in Kültür Dünyamızdan Manzaralar adlı kitabından alıntıdır.

 



 


 

    Gürültü Kirliliği 

    Ünlü tarihçimiz İsmail Hami Danişmend, “Garb Menbalarına Göre Eski Türk Seciye ve Ahlakı” adındaki eserinde; Avrupalı seyyahların ve yazarların bize dair söyledikleri sözlere, kaleme aldıkları yazılara genişçe yer veriyor. Mesela İtalyan yazar Edmondo de Amicis’in İstanbul sokaklarında karşılaştığı manzaraları bize naklediyor.

    “ Şurası bir gerçektir ki, İstanbul’un Türk halkı, Avrupa’nın en nazik en kibar topluluğudur. İstanbul’un en ıssız sokaklarında bile bir yabancı için hiçbir kötülüğe uğrama ihtimali yoktur. Halk arasında şarkıdan, kahkahadan, bağırıp çağırmadan eser yoktur.  Sokakları tıkayarak herkesi rahatsız eden  "tecemmular " (kuru kalabalık)  görülmez.”
    Yukarıdaki satırlardan da anlaşıldığı üzere, İtalyan yazar, sokağa yansıyan Türk ahlâkını, gözlemlerine dayanarak bize aktarıyor, sâdece câmilerin değil, çarşıların ve yolların bile kutsal mekânlar kabul edildiğini, büyük bir hayranlık duygusuyla dile getiriyor. Yazarın sözleri arasında geçen kuru kalabalık anlamındaki  “tecemmular görülmez “ cümlesi o zamanlar, sokaklarda rahat hareket edildiğinin göstermektedir. Gelip gidenleri çileden çıkaran manzaralar görülmüyormuş. İzdiham değil, intizam söz konusuymuş.
    Şimdi isterseniz, biraz da günümüze bakalım. Ne acı bir gerçektir ki, bugün sâdece sokaklarda değil; gemilerde, otobüslerde, tramvaylarda alt ve üst geçitlerde bile büyük bir kargaşa, önü alınması mümkün olmayan bir başıboşluk yaşanıyor. Özellikle alt ve üst geçitlerde görülen izdiham insanların sinirlerini alt üst ediyor. Ne yazık ki kalabalıklarda ortaya çıkan bu kabalıklar, huzur ve sükûn mekânları olan câmilerde bile görülüyor. Allah’ın evleri olan mabetler dahi bir nevi curcuna ortamları hâline geliyor. Ezanlar okunurken bile gevezelik yapmaya devam eden bazı densizler, ağızlarındaki sigaraları câmi avlusunda söndürerek içeri giriyorlar. Sık sık çalan cep telefonlarıyla câmiyi âdeta stüdyoya çeviriyorlar. Sâdece cep telefonları mı, sözüm ona kilitle açılıp kapanan modem (!) ayakkabılıkların hoyrat eller vasıtasıyla çıkardıkları sesler de, mabetlerde gürültü kirliliğine sebep oluyor. Namazdan çıkan cemaatin kapılarda meydana getirdiği izdiham ise, âdâb, erkân, saygı gibi kavramları çoktan yitirdiğimizi acı bir tablo hâlinde gösteriyor. Yazık ki, dün sokaklarda bile görülmeyen tecemmulara, bugün ibadethanelerde dahi rastlıyoruz.
    Dursun Gürlek’in “Kültür Dünyamızdan Manzaralar” adlı kitabından alıntıdır.

 



 


 

BABA ÖĞÜDÜ
 (Evliya Çelebi’nin babasından aldığı öğüt)
 
    Bir gün "Hoş geldin Bursa seyyahı, sefa getirdin" dedi babam. Oysa benim nereye gittiğimi kimse bilmiyordu. Ya da ben öyle zannediyordum. 
    "Babacığım! Bu fakirin Bursa’da olduğunu nereden bildiniz?" deyince babam: 
    Sen 1050 senesi Muharrem ayında kaybolduğun gece, ben nice etkili dualar okudum. O gece rüyamda seni gördüm. Bursa’da, Emir Sultan Tekkesi’ndeydin. Ağlıyordun. Gezi için izin istiyordun. O gece nice canlar, sana izin vermem için bana yalvardı. Ben de izin verdim. Birlikte Fatiha okuduk. Bak oğlum, bundan sonra sana bol bol seyahat görünüyor anladığım kadarıyla. Ama öğüdümü dinle, dedi. Elimden tutup ayağa kaldırdı. Sağ eliyle sol kulağımı bükerek: 

    Oğul! 

    Sakın ola besmelesiz yemek yeme. Adam yoksul olur. Sırrın varsa en yakınına bile söyleme. İyi adını kötüye çıkarma. Kötüye yoldaş olma. Zararını çok çekersin. Sen daima ileri yürü! Gözüm benim, geri kalma. Ekili tarlaya basma. Dost payına göz dikme. Bir şey koymadığın yere el uzatma. İki kişi konuşurken dinleme. Ekmek ve tuz hakkını gözet. Davetsiz bir yere gitme. Gidersen, güvendiğin yere, dürüst kimseye git. Sır sakla. Topluluklardan duyduğun sözleri aklında tut. Evden eve söz taşıma. Dedikodu etme, ahlaklı ol. Herkesle iyi geçin. İnatçı ve kötü sözlü olma. Yaşlılara saygı göster. Senden büyüklerin önünde gitme. Her zaman temiz ol. Haram ve yasak olan şeylere yaklaşma. Beş vakit namazını bırakma. İlim ve erdeminle meşhur ol. 

    Oğul! 

    Büyük adamlarla, vezirlerle beraber olursun. Dünya için bir şey isteme ki kendinden nefret ettirme. Eline geçen malı boş yere harcama. Tutumlu ol ki kimseye muhtaç olma. Su uyur, düşman uyumaz. Uyanık ol. Allah yardımcın olsun. Bu öğüdümü kulağına küpe et, deyip enseme bir pehlivan tokadı vurmasın mı? 

    Yürü! Sonunda hayır ola! Fatiha, dedi. 

    Tokadın etkisinden kurtulup gözlerimi açınca evimizin içi nurla dolmuştu. Hemen babamın elini öptüm. Bana on iki kitap hediye etti. Bir miktar da para verdi.



 


 

          Üftade Hazretleri

  Aziz Mahmud Hüdayî Hazretleri’nin mürşidi Üftade Hazretleri. Bu mübarek şahsiyet, esas adı Mehmed olduğu halde kendisini ‘Üftade’ olarak tanıtır ve bu isimle meşhur olur. Mehmet Efendi, Bursa’da bir camide Allah rızası için müezzinlik yapar. Bir gün caminin mütevellisi kendisine maaş bağlamayı teklif eder, o da kabul eder. Fakat o gece rüyasında kendisine, ‘Sahip olduğun makamdan üftâde oldun düştün.’ denir. Bu uyarı üzerine maaş almaktan vazgeçer. Burada önemli olan husus, ikazı dikkate alan Mehmet Efendi’nin ‘Üftâde’yi kendisine lakap olarak seçip ‘Ben hiçbir değeri olmayan kimseyim.’ diyerek tevazu ipine tutunmasıdır.”

      Üftade: Düşkün,düşmüş biçare

 

 



 


 

     
       Üsküdar’da Bir Attar Dükkânı
 
      Üsküdar’da, hasbi dostlukların ve derin  muhabbetlerin mevcut olduğu ve yaşandığı bir “Attar Dükkânı” vardı. Bu dükkan sadece ihtiva ettiği envai çeşit meta’ ve sahiplerinin müstesna şahsiyetleri bakımından değil, pek çok ehl-i  irfan, ehl-i  san’atin de bir toplantı ve sohbet mahalli olması bakımından ilgi çekerdi.
      Bu dükkân nice manevi sohbetlerin, nice dostlukların, nice himmetlerin, nice hayırların, nice tefekküre şayan ibretlerin, nice rahmani füyûzâtın, nice irşadların sebebi ve mihveri, benimde manevi eğitimimin ve kültürümün en mühim kaynaklarından biri olmuştur.
Üsküdar’ın manevi ve dünyevi değerlerinin gereğince yaşandığı bu Attar Dükkanı’nında satıcı ile alıcı arasında geçen şu güzel davranışlar takdire şayandır.
      Çok değil bundan 35 yıl öncesinde günümüz insanına hayal gibi gelen, insana yaratılanların en şereflisi olduğunu hatırlatan nice şahsiyetler mevcuttu.1960’ların Üsküdar’ında dünyevi ve manevi hayatına kendi çapında ağırlığını koyabilmiş, meziyetlerini çocuklarına bırakabilmeyi başarmış bir Saim Efendi Amca vardı. Mustafa Düzgünman Ağabey ise, dükkânında kendisinden, kıymet taşıdığı o yıllarda, 50 kuruşluk çekilmiş karabiber almak isteyen- buraya dikkat: tanımadığı- müşterisine, bayatlayınca kokusunu kaybedeceğini hatırlatarak, 25 kuruşluk vermeyi teklif edebiliyor; kasasına daha fazla girecek paranın cazibesine kapılmıyordu!
       Yine Müşterinin hakkının geçmemesi için, malın ambalajlandığı kağıdın aynısını terazinin ağırlık kefesine dara olarak konur ve daha da garantili olsun diye ayrıca tartılan malın birkaç gram daha ağır çekmesine özen gösterilirdi. Aktar Hocalar ’da her şeyin çok cüz’i bir karla satılmasına rağmen, kul hakkına hürmet ve riayet titizliğinin lütfettiği bereket dolayısıyla bu dükkândan iki aile, yani cem’an 9 kişi, kimseye muhtaç olmadan geçinirlerdi.
 
      Prof. Dr Ahmet Yüksel ÖZEMRE’nin “Üsküdar’da Bir Attar Dükkanı” adlı kitabından alıntıdır.

 



 


 

      Devlet Adamları ve Hocalar

      Biz Türk milleti olarak hocaları çok seviyoruz ve bu sözün kapsam alanını hayli geniş tutuyoruz. Cami görevlisine de , öğretmene de “hoca” diyoruz. Ustalara , üstadlara da aynı gözle bakıyoruz. Büyüklerimize “ Akıl hocası” sıfatını layık görüyoruz. İhtiyar, yaşlı, alim, fazıl, muallim, vali, tecrübeli, önde gelen kim varsa hepsini “hoca” yapıyoruz. Kaleme aldığı iki yüzden fazla eserle bu milletin çocuklarına ,gençlerine okumayı sevdirdiği için Ahmet Mithat Efendi’den bile “ Hace-i Evvel “,yani İlk hoca diye bahsediyoruz.

      Efendim “hoca” lafı kültür dünyamızda son derece önemli bir yer işgal ediyor. Hoca hakkı , ana baba hakkıyla bir tutuluyor. Özellikle Osmanlı padişahları hocalarına büyük saygı gösteriyorlar. Fatih Sultan  Mehmed en büyük mutluluğu hocalarıyla yan yana gelince, onlarla baş başa kalınca tadıyor. Bilhassa Akşemseddin  Hazretleri’ne hem en büyük muhabbeti gösteriyor, hem de ondan çekiniyor. Bir gün veziri  Mahmud Paşa’ya  “ Bu pîre hürmetim ihtiyarsızdır. Diğer şeyhler yanıma gelince korkudan elleri titriyor. Halbuki Akşemseddin’i  görünce heycandan benim ellerim titremeye başlıyor diyor.”

      Yavuz İbn-i KEMAL gibi bir alimin, atının ayaklarından sıçrayan çamurla kirlenen kaftanı temiz kabul ediyor, bunu mezarımın üstüne koyun diye vasiyette bulunuyor. Kanuni , sefere giderken bile hocasına sesleniyor: “Halde haldaşım, yolda yoldaşım, sinde sindaşım, ahiret karındaşım,” diyerek Ebussuud Efendi’nin gönlünü hoş  etmeye  çalışıyor. Atatürk ,” Bu kahraman hoca bize lazımdır!” diyerek Bediüzzaman Said Nursi’yi taltif için Ankaraya çağırıyor. Mareşal Fevzi Çakmak ,  hocasının yanı başına gömülmeyi arzu ediyor, ölünce şeyhi Küçük Hüseyin Efendi’nin ayak ucuna defnediliyor.

      Anlatabildim mi hocam?!

     Dursun Gürlek

 



 


 

Hicaz'da Bir Cengaver :Fahreddin Paşa

Osmanlı zor günlerini yaşarken o adeta savaşın içinde hicreti yaşadı. Birinci Dünya savaşında dört bir yandan saldıran bütün dünya ülkelerine karşı Osmanlı askeri bir çok cephede savaşmak zorunda kalmıştı. Düşmanla birlikte her türlü imkânsızlıklarla da savaşan Osmanlı Devleti'ne karşı bu kargaşayı fırsat bilen hâinler de birer birer isyân etmeye başladılar. Bu isyancılardan biri de, İngilizlerle anlaşan Mekke Şerifi Hüseyin idi. İsyan haberi İstanbul'dan duyulunca 4. Ordu kumandanı Cemâl Paşa, 28 Mayıs 1916'da Medine'ye, oraya yakışan cengaver bir kumandan  Fahreddin Paşa...
3 Hazîran 1916'da Medîne'ye ulaşan tüm demiryollarını ve telgraf hatlarını imhâ ederek şehrin ulaşımını ve iletişimini kesip, çölün ortasında hapseden Şerif Hüseyin ve 4 oğlu, Fahreddin Paşa'yı ve askerlerini de Medîne'ye hapsetmiş oldu. 5-6 Hazîran gecesi Medîne karakollarına da saldıran âsîler 50 bin kişiden fazla, buna karşılık bütün Hicaz bölgesindeki Türk askeri ise sâdece 15 bin kişiydi.
Mekke Muhâfızı (Vâlisi) Gâlip Paşa'nın hâkimiyeti sağlayamaması sebebiyle âsîler 16 Hazîran 1916 da Cidde'ye, 7 Temmuzda Mekke'ye, 22 Eylülde Taif'e girdiler. Fahreddin Paşa'nın savunduğu Medîne dışında tüm Hicaz yarımadası isyancıların eline geçti. Tek direnen şehir Medîne idi. Şerif Hüseyin'in en büyük destekçisi olan İngiliz ajanı Lawrence, çöl bedevîlerini parayla kandırıyor, Sultan Hamid'in yaptırdığı Hicaz demiryollarından kim bir parça demir söküp getirirse, getirdiği demirleri altunlarla satın alıyordu. Böylelikle Medîne'yi Sûriye'ye bağlayan demiryolu hattı tamamen tahrip oldu. Böylece şehre erzak ve silâh sevkiyâtı engellenmiş oldu. Aynı hızda telgraf telleri de tahrip edilerek pâyitaht İstanbul'la iletişim kopartıldı.
İsyancılar Medîne Kalesi'ni de kuşatınca Türk askerleriyle çetin bir mücâdele başladı. Bu sırada Mısır ve Filistin cephesindeki Kanal Harekâtı da devâm ettiği için Osmanlı Devleti, Hicaz için takviye güç gönderemiyordu. İstanbul hükümeti, kuşatma öncesi Fahreddin Paşa'dan, kaleyi tahliye etmesini istemiş fakat Paşa'dan şu cevâbı almıştı: "Medîne Kalesi'ndeki Türk Bayrağı'nı ben indiremem. Bunun için başka birini vazifelendirmeniz gerekecek."
Kızgın güneşin altındaki cehennem sıcağında bir damla suya hasret kalmış Türk askeri peygamber şehrinin, İngilizler ve uşaklarının eline geçmemesi için var gücüyle savaşıyor, birçoğu düşman kurşunuyla değil, şartların zorluğuyla ruhunu teslîm ediyordu. Her gün en az 5 asker hastalıktan, açlıktan, güneş çarpmasından vefât ediyor, Cennetül-Bâkî mezarlığına defnediliyordu. Buna rağmen başta Fahreddin Paşa olmak üzere hiçbir Türk askeri, Medîne'yi terkedip gitmeyi düşünmüyordu.

(Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz)



 


 

(Hicaz'da bir cengaver :Fahreddin Paşa'nın devamı)

Fahreddin Paşa bu hengâmede ilk iş olarak Peygamberimizin türbesindeki kutsal emânetleri korumayı düşündü. İngilizlerin, Rasûlüllah'ın türbesini yağmalamalarından endişe etmesi sebebiyle, Osmanlı sultanlarının her sene hac kâfileleriyle Ravza-i Tâhire'ye gönderdikleri hediyelerle birlikte türbedeki kutsal emânetleri toplayıp, 2.000 kişilik bir muhâfız alayıyla İstanbul'a gönderdi. Şu an Topkapı Sarayı Kutsal Emânetler ve Hazîne Dâiresi'ndeki birçok emânet, Fahreddin Paşa'nın Medîne'den gönderdiği emânetlerdir.
Medîne ve çevresinde 100 kilometrelik bir emniyet şeridi oluşturan Fahreddin Paşa, son derece kısıtlı imkânlarla 2 yıl 7 ay boyunca Medîne'yi savunmaya devâm etti. Bu süre zarfında hiçbir yardım gelmediği için askerler çekirge yiyerek hayatta kalmaya çalıştılar.
Birinci Cihan Harbi sonunda imzalanan Mondros mütarekesine göre Medîne'yi teslîm etmesi gereken Fahreddin Paşa anlaşmaya karşı gelerek, gücünün son raddesine kadar İngilizler ve onların kuklası olan bedevî isyancılara direndi.
Dünya ile irtibâtı tamamen kesilen ve çölün ortasına hapsedilen Medîne'yi teslim etmemekte direnen Fahreddin Paşa, büyük ihtiyat tedbirleri almış, tarlalar ve hurma bahçelerini koruma altına almış, el-Ayun'da 6 ton buğday ektirmiş, kuyular açtırmış, çeşmeler yaptırmış, tek bir hurmanın dahi dışarıya çıkmasına izin vermemişti. Fakat öyle bir zaman geldi ki; etrâfı kuşatılan ve hiçbir yerden yardım alamayan şehirde askerler ve yerli halk, açlık, susuzluk ve hastalıktan kırılmaya başladı. Cephâne iyice azalmıştı. 9 Ekim 1918'de verilen bir emirle, et yerine pirinç lapası, ekmek yerine de peksimet verilmeye başlandı. İlaç ve gıdâ yokluğu, hastalıkları salgın hâline getirmiş, ilaç olmadığından iskorpite karşı soğan sarımsak yenmesi ve sirke içilmesi, sıtmaya karşı da günde 2 kez kinin içilmesi emredilmişti. Hattâ Fahreddin Paşa, emrindeki askerlere şu tâlimâtı yollamak zorunda kaldı: "Tek bir hurma dahi Medîne dışına çıkmayacak. Ölen hayvanların kemiklerinden, kemik tozu üretilecek, temizlikte sabun yerine kül kullanılacak. Çok mecbur kalınmadıkça tek bir mermi dahi atılmayacak. Mümkün olduğunca hançerle kılıçla mücâdele verilecek. Bedevîlerden yiyecek ve giyecek satın almak için uğraşılacak."
Hattâ Medîne'de çokça bulunan çekirgelerin yenmesini tavsiye eden Fahreddin Paşa, çekirgeleri hekimlere tetkik ettirdiğini söylüyor, bedevîlerin dayanıklı olmalarını çekirge yemelerine bağlıyordu. Fakat zor günler had safhaya varınca şehri tahliye etmekten başka çâre bulamayan Fahreddin Paşa ilk iş olarak (Medîne'ye sığınmış olan) Mekke Emîri Şerif Ali Haydar Paşa ve âilesiyle birlikte 3-4 bin kişilik yerli halkı Medîne'den uğurladı.


(Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz)



 


 

(Hicaz'da bir cengaver :Fahreddin Paşa'nın devamı)

   YA RESÜLALLAH! BİZ SENİ BIRAKAMAYIZ


   O günlerde sürekli Peygamber Efendimiz'in türbesine gidip ağlaya ağlaya duâ ediyor, kutsal toprakların kurtuluşu için Allahu Teâlâ'ya yalvarıyordu. 1918 Nisanının ikinci Cuma günü Mescid-i Nebevî'de hutbeyi bizzat kendisi okudu. Bu O'nun son hutbesiydi. Başına beyaz sarığını, göğsüne Türk bayrağını sararak Peygamber mimberine çıkıp, tıpkı Peygamberimizin hitâbı gibi başlamıştı hutbesine:
   "Ey İnsanlar! Size 1300 yıl öncesinin bu kubbeleri çınlatan ilâhî mukaddes sesiyle hitap ediyorum. Ve mübârek kabrinde hayatta olan Peygamber-i Zîşânımız Hz. Muhammed (SAS) huzurunda ahd-i peymân ederek diyorum ki; Biz ne kadar kuvvetli düşmanlar karşısında bulunursak bulunalım, Allahü Teâlâ'nın izni ve Resûlü Ekremi'nin şefaati ile zerre kadar fütur getirmeden, mukaddes bildiğimiz mücadelemize devâm edeceğiz… Ey bütün târihi eşsiz kahramanlıklar, şan ve şereflerle dolu Osmanlı ordusunun yiğit zâbitleri! Ey her cenkte cihânı tir tir titretmiş, aslâ kimseye boyun eğmeyerek dâimâ nâmus ve din borcunu kanıyla ödemiş cesur Mehmetçiklerim! Kardeşlerim! Evlâtlarım! Gelip hep berâber Allah'ın ve işte huzurunda huşû ve vecd içinde gözyaşları döktüğümüz Peygamberinin karşısında hep berâber aynı yemini tekrâr edelim ve diyelim ki:
   Fahreddin Paşa son cümlesini söylerken sanki o anda gök gürlemiş, yer yerinden oynamıştı. Ahd-i Peyman nidâları kubbelerde çınladı. Minberden inerken dizlerinin bağı çözülen paşa, kendisini "Mehmetçiklerim" dediği askerlerinin kollarında buldu.
   Mehmetçik" tabiri, ilk defa Medine Muhâfızı Ömer Fahreddin Paşa tarafından kullanılmıştı. Türk askerinin Resulullah Efendimize nisbetini ifâde eden bu güzel isim, o günden bugüne halkımız ve ordu tarafından yürekten benimsenerek kullanılagelmiştir.


(Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz)



 


 

(Hicaz'da bir cengaver :Fahreddin Paşa'nın devamı)

    İDAMA MAHKUM EDİLDİ

    Fahreddin Paşa, Mondros mütarekesinden sonra Medîne'yi teslim etmemekte etmemek için 72 gün direnmişti. 27 Ocak 1919 da İngilizler tarafından savaş esîri olarak Mısır'a götürüldü. 5 Ağustosta Malta'ya sürgün edildi. Malta'nın Fort Salvadore Kışlası'nda 2 yıl 33 gün tutuklu kaldı. Esâret yıllarında dahi, İngilizlerin tüm zorlamalarına rağmen askerî üniformalarını hiçbir zaman üzerinden çıkarmamıştı. İngilizlerin, İstanbul'da savaş suçlularını yargılamak için kurdurduğu Nemrud Mustafa Divân-ı Harb'i diye isimlendirilen mahkeme tarafından îdâma mahkûm edildi. 8 Nisan 1921 de Malta'dan kurtulan Fahreddin Paşa, Berlin'de karşılaştığı Enver Paşa'nın dâvetiyle Moskova'ya gitti. 2 Ağustos 1921 de Sarp sınır kapısından Türkiye'ye döndüğünde Kâzım Karabekir Paşa tarafından askerî merâsimle karşılandı. Ankara'ya geldiğinde de Mustafa Kemâl, etrafındakilere "Sağlığında adını tarihe altun harflerle yazdıran kahraman" diye takdim etmişti Fahreddin Paşa'yı. 9 Kasım 1921 de Afganistan büyükelçisi oldu. 12 Mayıs 1926 da tekrar Türkiye'ye döndü. Askerî Yargıtay Divanı ikinci başkanlığı da yapan Paşa, 5 Şubat 1936 da tümgeneral rütbesinden emekli oldu. 22 Kasım 1948 de 80 yaşında iken trenle Ankara'ya gittiği esnâda Eskişehir yakınlarında kalp krizi geçirerek vefât etti. Vasiyeti üzerine Rumelihisarı Aşiyan Mezarlığı'na defnedildi. 4 çocuğundan ikisi askerliği seçerek general oldular.


(Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz)



 


 

(Hicaz'da bir cengaver :Fahreddin Paşa'nın devamı)

KENDİSİNE VALİ DEĞİL MUHAFIZ DEDİ

Fahreddin Paşa her ne kadar Osmanlının son medîne vâlisi olarak bilinse de, hiçbir zaman bu unvânı kullanmamıştı. Zîrâ, Medîne peygamber şehriydi. Bu sebeple oraya gönderilen vâliye dahi, şehrin hâkimi anlamına gelen vâli unvânını edebe mugâyir gören ecdad, "Medîne Vâlisi" yerine "Medîne Muhâfızı" unvânını kullanmıştı. Yine bir başka saygı buudunu da sancak dikme mevzuunda görüyoruz. Osmanlı Devleti Sultan Abdülaziz dönemine kadar Mekke ve Medine'ye Osmanlı sancağı dikmemiştir. Zîrâ onlar bu iki kutsal şehrin hâkimi değil, dâimâ hâdimleri olarak görmüşlerdir kendilerini.

Fahreddin Paşa'ya Çöl Kaplanı lakâbını veren, Hicaz Savaşları esnâsında Arap bedevîsi kisvesinde, bedevîleri peşine takarak Türklerin amansız başdüşmanı olan İngiliz câsus Lawrence idi. Lawrence, yardımcıları Şerif Hüseyin, Faysal ve Nuri Said ile birlikte Şam'daki Türkleri katlettikten sonra şöyle bir îtirafta bulunmuştu: "Evet, onları isyana ben kışkırttım. Ama böylesine vahşîce kan dökeceklerini hiç tahmin etmemiştim. Bâzı mahalleleri gezerken, silahsız Türk askerlerinin nasıl öldürüldüklerine bakamadım. Tiksindim bu vahşetten." Şerif Hüseyin ise çok arzu ettiği krallık tacına kavuşamadan bir süre sonra kendini sürgünde bulmuş, Osmanlı'ya isyan ettiği için çoktan pişman olmuştu.



 


 

    Yürüyüş Şekli

    Nasreddin Hoca işinde çalışırken oradan geçen bir adam sorar:
    -Hocam, falan köye kaç saatte gidebilirim?
    Hoca, bu soruya cevap vermez. Adam aynı soruyu üç kere tekrarlar.    
    Ama  herhangi bir cevap alamaz ve yoluna devam eder. Uzun bir aradan sonra Hoca adama "Gel" diye seslenir. Adam Hoca'nın yanına gider. Nasreddin Hoca bu sefer adama,
   -Sen tam üç saatte oraya varırsın, der. Adam sinirlenir,
   -Madem biliyorsun, şunu baştan niçin söylemedin? diye öfkeli konuşunca Nasreddin Hoca şu cevabı verir:
   -İyi de, ben senin nasıl yürüdüğünü nereden bilebilirim ki demiş Nasreddin Hoca
 
   Hiç sorduk mu kendimize hayatta nasıl yürüdüğümüzü?

 


 


 

    Osmanlıda Nezâket (İncelik)

   Osmanlıda  bir evde hasta varsa o evin penceresine kırmızı çiçek konurdu. Onu gören satıcılar sessizce geçer, çocuklar başka sokakta oynardı.



 


 

    Osmanlı devletinde vakıf kurumunun işleyişi ne şekildedir?

    İslâm toplumlarında sistemli "karşılıksız hizmet" "Vakıf" müessesesi ile sağlanır. İslâm hukukuna göre vakıf, “Yararları insanlara ait olmak üzere Allah'a adanan ve zaman süresi ile tahdîd edilmeksizin temlik ve temellükten habs ve men' edilen mal”dır. İslâm vakıflarında gâye "kurbet" kasdıdır. Yâni vakfın Allah rızâsı için yapılması ve hizmetin "sevab ve ibâdet" nitelikli olması gereklidir. Böylece vakfedenin irâdesi peşinen yönlendirilmiş olmaktadır. Diğer taraftan vakıf bir başka kutsal kavram olan "bekâ" fikrine istinat eder. Görüldüğü gibi esas açısından bir hukuk kurumu  olan Osmanlı vakıflarının kendine özgü kavramları ve özel bir hukuk terminolojisi vardır. Hayır müesseseleri biçiminde kurulmuş vakıflarda intifâ hakkından (kullanım), diğerlerinde ise bağışlanan malın gelirinden yararlanılır. Bu nedenle vakıfnamelerde bağışlayanının ağzından naif konuşma dili ile yapılmış anlatımın yanında güçlü bir hukuk dili ile yapılmış açıklamalar birlikte bulunur.
    İslâm inancında bir Müslüman ölümünden sonra devam eden bir hayır bıraktığı takdirde "sevab defteri" kapanmaz. Vakıf ise nass'ın koruması altına alınmış "ebedî" bir hayırdır. Dolayısıyla Osmanlı ülkesinde Padişahları başta olmak üzere Sadrâzamlar, devlet ricâli ve ümerâ ile diğer varlıklı kişiler sayısız vakıflar yapmışlardır.

    1.AMAÇ

    Vakıflar yalnız ibadet, eğitim, sağlık ve ulaşım gibi toplumsal temel ihtiyaçları konu almaz. Genelden özele doğru insanların toplum hayatı içinde yolculara yardım etmek, esirleri azad etmek, dul kadınlara yardım, fakir kızlara çeyiz temini, düşkünlere bakılması, mektep çocuklarının gezdirilmeleri, muhtaç kadınların çocuklarını bir yerde toplayarak onlara süt annelerin tayin edilmesi, yetim fakir çocukların korunması, hizmetçilerin kırdıkları kapkacak ve testi gibi malzemelerin ödenmesi, kimsesiz fakirlerin cenazelerinin defni, zayıf  hayvanların otlayıp beslenmeleri için çayırlar ve hatta, yollara atılan pisliklerle balgamların kaldırılması, duvarlara, helâ kapılarına yazılan çirkin yazıların sildirilmesi gibi akla gelebilen tüm toplumsal ihtiyaçları gidermek, sıkıntıları hafifletmek amacıyla sürekliliği olan nakdî, aynî gelirler ve arazîler vakfedilmiştir.
    Nitekim zorhâne,  cündî, pehlivan tekkeleri gibi kuruluşlar, ya da Fatih Sultan Mehmed'in vakfiyesi olan "Okmeydanı" ve benzerleri, kemankeş zaviyeleri gibi vakıflar, çağdaş anlamıyla spor faaliyetleri yapılan vakıf müesseseleridir. Orduya nişancı, okçu, binici yetiştiren bu vakıf tesislerinde eğitilen sporculara maaş bağlanıyordu.
    Sel, yangın, hastalık, fakirlik, vergi borçlan gibi zarûretlerin giderilmesi, âcizlerin doyurulup giydirilmesi, tedâvi edilmeleri, iş yapacaklara sermâye bulunması, borçtan mahkûm olanların borçlarının ödenmesi için "avârız vakıfları" olarak bilinen bir vakıf kategorisi vardır. Bu bağlamda yalnız İstanbul'daki imâretlerde günde 30.000 kişiye parasız yemek veriliyordu.
    Vakıflar başlangıçta tayin ve azilleri kadı tarafından arz edilen vakıf mütevellileri ile idare olunmuşlar, kadı ve vakıf müfettişleri tarafından denetlenmişlerdir.
    Padişah vakıfları ise önceleri Sadrâzam, vezirler, daha sonra Şeyhülislâmlar, nihayet (Saray'da Padişahın vekili sayılan) babüssaâde ağaları tarafından idâre edilmiş ve denetlenmişlerdir.
    Bunlar dışında "avârız vakıfları" gibi bazı vakıflar mahiyetleri icâbı devlet murakabesi olmadan yalnızca mütevellilerin idaresinde yönetilirler.
    Bu toplum faydaları dışında, geliri kısmen ya da tamamen vâkıfın evlâd ve ahfâdına tahsis edilmiş, mülkiyetin dağılmaması için bir tür vasiyetnâme mahiyetinde vakıflar da kurulmuştur. Bunlara "zürrî" vakıflar denilirdi.

   (Yazının devamı için diğer sayfaya geçiniz.)



 


 

    Osmanlıda Vakıf Kurumunun İşleyişi (Devamı)

    Vakfiyeler

    Osmanlı hükümdarlarına ait bilinen ilk vakfiyye Orhan Bey’ e aittir. Vakıf yapmak isteyen dileğini "vakfiyye" denilen bir senetle belirtir. Kadıya müracaat ederek senedi mahkeme siciline kaydettirir. Bu vesika artık "vakıf senedi" dir. Tescil işleminden sonra kanunlaşır. Üstelik İslâm Hukuku'na göre "Vâkıfın şartı, şârî'in nassı gibi" yâni Kur'ân âyetleri hükmünde olur ve değiştirilemez. Artık Padişah dahil herkes bu senedin hükümlerine uymak zorundadır.
    Diğer taraftan Padişahlar bile bu yoldan gitmeye, yâni kendi vakfiyyelerini mahkeme siciline kayıt ve tescil ettirmeye mecburdur. Aksi halde vakfiyyelerinin "naslar" niteliğinde hükmü olmaz. Yalnızca Padişahı bir emir niteliğinde kalır.
    Bir vakfiyyede önce kurucunun adı, künyesi, lâkâbı, şöhreti, unvânı gibi kendisini iyice belirleyen bilgiler bulunur. Daha sonra ne maksatla bu vakfı kurduğu, isteklerinin neler olduğu açıklanır. Bu isteklerinin yerine getirilebilmesi için kurulan vakfa terk ve tahsis edilen gelirlerin neler olduğu, nerelerden ne miktar para veyâ mal temin edileceği belirtilir. Bu gelirlerin hangi oranlarda nerelere ve kimlere sarf edileceği açıklanır. Nihayet Allah rızâsı için yapmak istediği bu arzusunu yerine getirmeyenlere, parasını yiyenlere yahut başka yerlere sarf edenlere uhrevî bir cezâ şartı olarak uzun beddualar edilir.



 


 

     Mehterân Nedir?
 
    Mehterhane Yeniçeri Ocağı'nın parçası sayılır. Bütün İslâm devletlerinde hükümdarlık simgesi olarak "tabılhane" , Osmanlılar'da "Mehterhane" adıyla kuruldu. 
    Mehterhane'nin, Anadolu Selçuklu Sultanı III. Keykubad'ın Osman Gazi'ye "Beylik" verdiğini belirtmek üzere tabl (davul) ve alem gönderdiği ve 1299 tarihinde kurulduğu kabul edilir. 
   Mehterhanenin amiri olan mehterbaşı zurnazenbaşı, yardımcısı olan tablzenbaşı, başmehter ağa, zilzenbaşı, boruzenbaşı ve nakkarezenbaşı üzerlerine al renkli çuha biniş ve çakşır, ayaklarına sarı mest giyerler, başlarına da yine al destar sararlardı. Mehter başçavuşu kapaklı kollu, sarı dar entari ve sarı mest giyer, başına yeşil destar sarardı. Diğer mehterân lacivert ya da siyah renkli çuha biniş ve al renkli çuha ya da bez çakşır, ayaklarına da al mest giyerler, başlarına yeşil destar sararlardı. 
    Savaşta askerî düzende, saflar hâlinde yürüyen mehterin heybet veren bir görünüşü vardır. Padişah seferde iken mehter takımı iki misline çıkarılır ve saltanat sancaklarının arkasında durup tabılhane çalarak konak yerine kadar giderler, her ikindi zamanı Otağ-ı Hümayun (eğer Padişah katılmamışsa Serdar-ı Ekrem'in çadırı ) önünde nevbet vururlardı. 
    Mehterin aynı makamdan birçok parçayı ard arda çalmasını " nevbet vurma" denirdi. Nevbet vuracak mehterân, nakkareciler bağdaş kurmuş, diğer sazlar çalanlar da ayakta yarım ay biçiminde dizilirlerdi. Mehterbaşı  elinde çevgân olarak yarım halkanın ortasında durur. İçoğlan başçavuşu'nun "Vakt-i sürür ü sefa mehterbaşı, hey hey "  diye bağırmasıyla nevbet vurulmağa  başlardı. Nevbet, gülbank çekilerek dualarla bitirilir, sonra mehterler "temennâ" derlerdi. 
    Önceleri günde beş kez her namazdan önce nevbet vuran Mehterhâne-i Hâkâni, Fatih Sultan Mehmed döneminde yalnız ikindi namazlarından önce çalmaya başladı. Bunun dışında cülûslarda, kılıç alaylarında, zafer müjdesi geldiğinde, arife Dîvânlarında, şehzade ve sultanların doğum ve sünnet düğünlerinde de çalardı. On yedinci yüzyılın sonunda ve On sekinci yüzyılda Topkapı Sarayı'nda Demirkapı denen yerde, ayrıca Eyüpsultan, Kasımpaşa, Galata, Tophane, Beşiktaş, Rumeli Hisarı, Yeniköy, Kavak, Beykoz, Anadolu Hisarı, Üsküdar gibi semtlerde geceleri yassı namazından sonra ve halkı sabah namazına kaldırmak için güneş doğmadan hemen önce nevbet vurulur, böylece subaşılar ve kadılar uyandırılırdı.
 


 



 


 

Hayvanlara gösterilen şefkat

Kendinden önceki bâzı İslâm büyükleri gibi, Kethüdâzâde Ârif Efendi de Ebû Hüreyre meşrebinde bir zatmış. Dolayısıyla kedileri çok severmiş. İsmâil Sâib Hoca gibi, onların gıdâsına çok dikkat edermiş. Uşağı Seyid Ağa’ya her gün bir sırık ciğer aldırır, kedilerini beslermiş. Sâdece kedilere değil, köpeklere de şefkatli davranırmış. Evinden çıkarken cebini ekmek parçalarıyla doldurur, köpeklere verirmiş. Bir gün Uzuncaova’daki evinin kapısında bir köpek görmüş. Cebinden çıkarıp birkaç ekmek parçası vermiş. Ancak hayvancağız ağzına aldığı ekmeği yemeyip kuyruğunu sallayarak yola düşmüş. Hazret de, bunda bir iş var diyerek köpeği  takip etmeye başlamış. Hayvan arada bir dönüp arkasına bakıyormuş, efendi geliyor  mu diye adeta kontrol ediyormuş. Derken Ihlamur deresindeki köprüye varmışlar. Meğer orada, köprünün hemen altında yavruları varmış. Kethüdâzâde’yi, yavrularını göstermek için çağırmış. Efendi de,bu yavrular büyüyünceye kadar her gün Ihlamur’a ekmek götürmüş!

 



 


 

                             DİN İÇİN

      Le Monde muhabiri, 1922’de Türkiye’ye gelir. Memleketin Kurtuluş Savaşı yıllarıdır. Anadolu aç sefil ve perişandır. Analar dul, çocuklar öksüz kalmıştır. Muhabir, ülkeyi gezip görecek ve gazetesinde haber yapacaktır. İstanbul’dan trenle Eskişehir’e gelen muhabir, istasyonda çuvalın dibini delip başlarını, yanlarını delip kollarını çıkarmış, ayakları çıplak üç tane çocukla karşılaşır. Yaşları 7,8 ve 9 olan üç çuval içinde, üç çocuk!..

   Yanlarına yaklaşır ve birine sorar:
   -Evladım baban nerede!
   -Babam Çanakkale’de öldü, der.
   -Niye öldü?
   -Din için.
   -Nereden biliyorsun?
   -Hoca efendi söyledi.
   Muhabir bir diğerine döner ve ona da aynı soruyu yöneltir.”Ya senin baban” deyince, “Benim babam Yemen’de öldü. Vatan için” der.
   Üçüncü çocuk da buna benzer cevapları vermiştir.
   -Peki size kim bakıyor?
   -Burada bir ebe annemiz var, o bakıyor derler.
    Derken yaşlı bir kadın, istasyonun yakınlarındaki kulübesinden çıkarak çocuklara seslenmeye başlar:
   -Gazanfer!.. Muzaffer!.. Mücahid!.. Çorba yaptım, gelin için…
   Le Monde muhabiri Avrupa’ya döner, gazetesine şöyle bir başlık atar;
   Elde yok, avuçta yok,
   çuval içindeler,
   aç ve sefiller,
   ama isimleri,
   Gazanfer,
   Muzaffer
   Ve Mücahid…
   bu millet yenilmez” der.



 


 

                 SELİM (SULTAN, İKİNCİ)

    Kim Çoban?


    İhtiyar bir derviş, Sultan İkinci Selim’in saray kapısına gelerek yüksek sesle bağırır:
    -Çobanı göreceğim!...
    Saray adamları önüne çıkarlar:
   -Haydi işine git. Senin çoban dediğin dağlarda olur.  Burası Padişah sarayı…
   Derviş bu, kimseyi umursamaz, sözlerini tekrarlar:
   İlle de çobanı göreceğim!
   Bunan üzerine İkinci Selim, adamın sesini duyar ve dervişi huzuruna aldırdıktan sonra sorar:
  -Ben neden çoban oluyormuşum, söyle bakalım?
   Derviş ona bir bakar ve başını çevirir:
  -Yanlış düşünmüşüm. Ben seni hakikaten millet’in çobanı sanmıştım. Fakat görüyorum ki, çomarlara bile söz geçiremeyen bir zavallı imişsin. Seninle görülecek işim yok. Allah’a ısmarladık….



 


 

GAZİ OSMAN PAŞA

    Askerlik Tarihi

    Gazi Osman Paşa 93 Harbi'nden sonra İstanbul'a döndüğü zaman, kendisine büyük saygısı olan Sultan Hamit Plevne savunmasının dünya askerlik tarihinde bir harika olduğunu söyler. çok mütevazı olan şanlı Paşa, şu cevabı verir: "Bu harika tabirinizi kulunuz olarak bir iltifat-ı şahane telakki ediyorum efendimiz! Askerlik tarihinde Plevne savunması cengaver Mehmetçiğin Jengâver Moskoflara karşı üstünlüğünü gösteren bir olaydan başka bir şey değildir!..."

     Paşa'nın "cengaver"e nazire olarak kullandığı "jengâver" deyimi Farsçada "lekeleyici, paslı, küflü" anlamındadır. Böylece Gazi Osman Paşa, hantal ve küflü Rusların askerlik tarihini kirlettiğini zarif bir ifade ile beyan eder.



 


 

    Osmanlı Zarâfeti
 
   Veren elin, alan elden üstün olduğunu daima hatırlatan dinimiz, bu arada iyilikte ve ihsanda bulunmanın usûlünü, âdâbını ve erkânını da belirtiyor. Sağ elinin verdiğinden sol elinin haberi olmasın, diyor. Yardımların mümkün olduğu kadar gizli ve sessizce yapılmasını, fakirin fukaranın incitilmemesini sıkı sıkı tenbih ediyor. Ecdadımızın bu tenbihlere, tavsiyelere çok önem verdiklerini görüyoruz. Dolayısıyla geçmiş büyüklerimizin sosyal yardımlaşmayı; tıkır tıkır işleyen, görevini hakkıyla yapan, herkesin takdirini kazanan ciddî bir müessese haline getirdiklerine şahit oluyoruz.
 
   Bunun canlı örneklerinden biri olarak da sadaka taşlarını görüyoruz. İstanbul'un belli sokaklarına, köşe başlarına yerleştirilen bu sadaka taşları, o devrin bir nev'i emniyet sandığı, fakir fukara fonu gibi çalışıyordu. Bu fona para bırakanlar da, buradan para alanlar da belli değildi. Muhtaç kimseler istedikleri zaman geliyorlar, ihtiyaçları kadar para alıyorlar, gerisine asla el sürmüyorlardı. Heyhat! Bugün tarihe karışan sadaka taşlarıyla birlikte kalplerimiz de iyice taşlaştığı için, artık vermenin zevkini onlar kadar tadamıyor, İslâm'ın büyük oranda "ihsan" demek olduğunu bir türlü idrak edemiyoruz.
 
   Ebu'l-Ulâ Mardin ve Cemal Kutay gibi kalem erbabından öğrendiğimize göre, eskiden hemen hemen her bakkalın bir "zimem defteri" vardı. Bugün olduğu gibi, o zamanlar da bakkallar veresiye defterleri kullanıyordu. Hayırsever zenginler, özellikle Ramazanlarda mahalle bakkallarını dolaşıyorlar, zimem defterlerinde bulunan borçların, bazen bir miktarını bazen de tamamını sildiriyorlardı. Meselâ hayırsever zengin, esnaf defteri çıkartıp gösterince, baştan, ortadan veya sondan şu kadar sayfanın hesabını çıkarınız diyor, belirlenen yekûnu hemen oracıkta ödüyor, sonra çekilip gidiyordu. Borcu ödenen şahıs, borcunu ödeyenin kim olduğunu bilmediği gibi, borcu sildiren adam da, kimi borçtan kurtardığını bilmiyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, böyle bir incelik ancak Osmanlıya yakışırdı!



 


 

     Osmanlı'da Kul Hakkı

      Osmanlı kanunlarına göre, değirmencilerin tavuk beslemesi yasakmış. Çünkü tavuklar müşterinin ununu ve buğdayını yiyerek kul hakkını ihlâl edebilirlerdi. Tavuğun vereceği bu zararları gidermek, tabiî ki değirmenci için zor bir işti. Dolayısıyla değirmencilerin, o da sâdece vakti öğrenmek için bir tâne horoz     beslemelerine izin veriliyordu. 
      Dikkat ediyor musunuz? Tavuk beslemek yasak, horoz beslemek -o da bir tâne olmak kaydıyla- serbest. Çünkü horozun, namaz vaktini, özellikle sabah namazının vaktini bildirmek gibi bir görevi var.



 


 

      Ak Sakallı

      Sultan 2. Murad, Varna Savaşı'nın 1444 yılında zaferle sonuçlanması üzerine savaş yerini dolaşırken yerde yatan ölü düşman askerlerini komutanlarından Azep Bey'e gösterir ve şöyle der:
     " Azep, çok garip. Bu kadar ölü içinde bir tek ak sakallı görmedim.  Hepsi de genç, delikanlı."  
     Azep Bey, Padişaha şu cevabı verir: "Padişahım, içlerinde bir tek ak sakallı olsaydı, başlarına bu büyük felâket gelir miydi?"



 


 

     Nerde O İkinci Muratlar

Arif Nihat Asya, sık sık verdiği konferanslarından birinde çok sevdiği ve gençliğe de sevdirdiği ‘’Fetih Marşı’’nı yine heyecanla okur. ‘’Kızım sen de Fatihler doğuracak yaştasın!’’  mısrasına büyük bir ürpertiyle seslendirirken arka sıralardan  genç bir kızın sesi duyulur: "Nerde O İkinci Muratlar!’’